106-) 106-) Men kefera Billahi min ba`di imanihi illâ men ükrihe ve kalbuhu mutmeinnun Bil iymani ve lâkin men şereha Bil küfri sadren fealeyhim ğadabün minAllah* ve lehüm azâbün azîym;
Kalbi imanla mutmain olduğu halde, (küfre) zorlanan müstesna, kim imanından sonra (B sırrı gerçeği ile) Allah’a kafir oldu ve küfre (B sırrı gereği, küfr olarak) sadr (göğüs, kalb) açtı ise, işte onlar üzerine Allah’dan bir gadab (iner)... Ve kendilerine aziym azab vardır.
Kim örttü “B”illahi’yi, imanının akabinden…Zorlanan başka, kalbi Bil iymani ile mutmainken…Ve lakin kim açtı Bil küfre sadrı…Onlar üzerinedir, Allah’tan gadap…Ve onlarındır, aziym olan azap…
Kalbi “Bil iymani” ile mutmain olmuş biri… İmanından dönmesi için zorlanıyor… Hayatta kalmak için iman etmediğini söyleyebilir… “Bil iymani” kalbindedir, imanın manasını(Bil iymani) kalbinde taşımaktadır… Allah kalptedir, Allah özdedir… Ve lakin bu kişi, Bil küfre sadrını açar ise… İmanından sonra “B”illahi’yi örtmüş olur… Kalbi Allah’tan uzak düşer ve aziym azabı tadar…
Kalbi “Bil iymani” ile mutmain olmuş… Kalp bedene kan pompalar, bedene hayat sağlar… Şuur da manaya can katar, şuursuz hayat anlamsız olur… Bedendeki kalbin karşılığı insandaki şuurdur… Kalp nasıl ki bedendeki organlara kan pompalayıp onların çalışmasını sağlıyorsa, şuurda insanın beynindeki kuvvelerin kullanılmasını sağlar… “Şuurlu insan” derler; yani beyninin kuvvelerinin bilincinde olup, onları bilinçli kullanan insan… “Şuursuz insan” derler; yani beyninin kuvvelerinin bilincinde olmayıp, onları bilinçsizce kullanan insan…
Kalbi “Bil iymani” ile mutmain olmuş… Şuuru “Bil iymani” ile tatmin olmuş… Kalbi mutmain olmuş, “Bil iymani” ile… Şuuru tatmin olmuş, “Bil iymani” ile… Şuuru hakikatindekine imanla/manasındakine imanla dolmuş… Hakiki imanı/imanın hakikatini(Bil İymani) kendinde, şuurunda, manasında bulmuş… İmanı ötedeki bir tanrıda bulmamış… İmanı; dışındaki bir tanrıya değil, şuurundaki(kalp) özelliklere(esmalar) olmuş… Kendi hakikatine(B) iman etmiş(iymani)… İmanı kendinde bulmuş(Bil iymani), ötedeki bir şeyde değil…
Allah mümin kulun kalbine sığar… Onun kalbi mutmain, Bil iymani ile… O mümin kul “amentü Billahi” der… O mümin kulun kalbinde “Billahi” var… Onun şuuru Billahi ile dolmuş… Yani; Onun şuuru Allah manasının hakikati/içeriği olan esmaları bulmuş… O şuurunu esmalara çevirmiş… O ötedeki bir şeye iman etmiyor… O şuurundaki Billah’a(manasındaki Allah’a) iman ediyor, o Bil iymani(kendindeki imanı) ile iman ediyor… Amentü Billahi, iman ettim “Allah manasına/manadaki Allah’a(=Billahi)” demek olur… “B”, kişiyi manaya yönlendirir… Yani; ben Allah’lığı/mutlaklığı manada buldum (maddede değil!), demek olur…
Mutlak kalıcı olanı(illallah!) şuurumda, şuuruma ait özelliklerde(esmalar) buldum(kalbin Bil iymani ile tatmin olması, Billahi!)… Şuurumun Rab işlevi ile her şeyi bana algılattığını fark ettim… Şuurun bu Rab işlevini ortaya koyarken kullandığı kuvveleri fark ettim… İşte bu kuvveler beyinden açığa çıkan esmalar adı altındaki manalardır… Her hareket öncesi beyinde bir mana oluşur, beyin hep çalışır… İyi-kötü, doğru-yanlış hep bir şeyleri algılar(Semi), idrak eder(Basir), manalar oluşturur(Kelam), diler(Mürid), bilir(Alim), işler(Kadir)… tüm esmalara şuur HAYYat verir… Şuur olmazsa hiçbiri bilinmez, kullanılmaz, yaşanılmaz, var olunmazdı…
Beynin kuvveleri/işlevleri esmalar adı altında açıklanmış manalardır… Öyleyse şuurlu insan, beynindeki esmaları bilinçli kullanan insan demek olur… Şuursuz insan ise, beynindeki esmaları bilinçsiz kullanan insan demek olur… Şuursuz insan esmaları bilinçsiz, yetersiz, yersiz, amaçsız, yanlış kullanan insandır… Kalp bedene can kattığı gibi şuur da manalara can katar… O halde şuur manalara can kattığı için, Hayy esmasının yansımasıdır…
“Ve lakin kim açtı Bil küfri sadrı”… Bil küfri sadrı… B manasıyla sadrı örttü… Buradaki B; bedendeki sadrın(göğsün) işlevinden manaya yönelin ve bu manayı kendinizde bulun işareti verir… Biz de maddeden manaya yönelmeye çalışalım… Bedende göğsün altında kalp vardır, göğüs kalbi korur… Göğüs daralınca, kalp sıkışır, nefes almak güçleşir… Göğüs genişken kalp rahat çalışır…
Kalp şuurdur, sadr bilinç… Sadrı geniş yani bilinci güçlü insanın şuuru berrak olur; algılaması, idrakı, akletmesi, değerlendirmesi sağlam olur… Kuvveleri nefes alır, can bulur, hayat bulur… Bilinçli insan; beyne girdileri doğru alır, doğru değerlendirir, doğru çıktılar verir… Sadrı daralmış yani bilinci zayıf insanın şuuru bulanık olur, algılaması, idrakı, akletmesi, değerlendirmesi zayıf olur… Kuvveleri nefes alamaz, cansız olur, hayat bulamaz, ölü olur… Bilinçsiz insan; beyne girdileri yanlış alır, yanlış değerlendirir, yanlış çıktılar verir…
Kendisine Fatiha Oku’nası asıl ölüler bedenleri diri, manaları ölü olan insanlardır… Fatiha Oku’mak için öncelikle içinden(B ile) kendisine Besmele Oku’ması gerekir… Yani, besmeleyi önce kendisinde bulması gerekir… RahmanirRahiym olan Allah manasının Rab işlevini şuuruyla kendi manasında bulması gerekir…Kendi manasındaki esmaların şuuruna varıp, bunları bilinçli olarak kullanması gerekir…Bilinci ne kadar güçlü olursa insan o oranda şuurlu yaşar… Şuurlu yaşam; özelliklerinin(esmaların) farkında olarak yaşamaktır… Bunun için de özelliklerine ait bilgilerle bilinçlenmek gerekir…
Manasına ait esma bilgisiyle bilinçlenen sadrını genişletmiş olur… Ki şuuru Bil iymani ile yani hakikatindekine/manasındakine/esmasına iman ile tatmin olmuş olur, Billahi’yi(Allah manasını) hakikatinde bulmuş olur… İmanını hakikatinde yani şuurunun özelliklerinde yani bilincinin manasında bulamayan, Billahi’yi kendisine örtmüş olur… Küfr örtmektir, iman açığa çıkarmaktır… Billahi her şeyin özünde/manasında vardır… Kimi bu manayı şuuruna örter(Bil küfri), kimi açar(Bil iymani)…
Öz manasını bilincine örten(Bil küfri sadr!), bilincinde öz manasını açığa çıkarmayan, bilinci öz manasıyla hallenmeyen, yani Billahi’yi bilincine örten, hakikatindeki Allah manasının(Billahi) bilincinde olmayan, şuurunda Allah manasını açığa çıkarmayan(Bil iymani), manasının Allah manası ile var olduğunun şuurunda olmayan, bilincini hakikati olan Allah manasına yöneltmeyen, manasında Allah’ı bulmayan… Elbette bu halinin doğal sonucu olarak Allah’tan manen(mana olarak) uzaklaşmış olur ki Allah gadabı denen budur…
Allah gadabı, kendindeki Allah’a ait özelliklerden gafil olmanın sonucu, kişinin kendisinin kendisine gazabıdır… Allah kimseye zulmetmez, ancak insan kendisine zulmeder… Hakikatini tanımadığı ve zannındaki tanrısına Allah ismini etiketlediği için… Ve hakikati kendinde aramaz, ötesine öteler, kendinden açığa çıkanları fark edemez… Billahi’yi şuuruna örter ve kendisini kurtaracak bir tanrı arayışına girer… Halbuki; kendisi kendisini ancak kurtarabilir, çünkü zulmü de kendisi kendisine yapmıştı… Kendisini küçük biri sandı ve büyüklüğünü fark edemedi…
Kendisinin hakikatinden ve güçlerinden habersiz acizliği kendisine hal edindi… İşte aziym olan azap budur… Çünkü, bu hal içinden çıkılması çok zor bir durumdur… Kendi hakikatine inanmayan, nasıl olur da hakikatine ait özellikleri açığa çıkarabilir… Bir ömür boyu et-kemik beden zannıyla kendisini sınırlamış biri nasıl olur da sınırsız özelliklerini açığa çıkarabilir… Özden inanılmayan hiçbir söz gerçekleşmez…
107-) Zâlike Bi ennehümüstehabbul hayated dünya alel ahıreti, ve ennAllahe la yehdil kavmel kafiriyn;
Bunun sebebi, onların (B sırrınca) dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah’ın kafirler kavmini hidayete erdirmemesidir.
İşte, onlar ki dünya hayatı sevgisini istediler, ahiretten daha çok ve Allah ki kafirler kavmine hidayet etmek yok… Yani Allah, insanın özünde kendisine örttüğü manayı açığa çıkaracak ötede bir tanrı değildir… Örten insan olduğundan, açan da insan olacaktır… İnsanda olacak olan, insanın manasından olacaktır… Manası el verenlerde açılacak, manası yetmeyenlerde örtülü kalacaktır…
Bi ile işaret edilen hakikatlerini dünya hayatı sevgisine yönlendirdiler, ahirete yönlendirmediler… Bi ile işaret edilenin hakikatine, “manaya” yönelmediler… Dünya hayatına, maddeye yöneldiler… Kendilerini et-kemik beden sevgisi sardı… Onun ahiretini/sonrasını/bilinç-kudret boyutunu/mana alemini değerlendirmediler… Varlığa madden yöneldiler, manaya yönelmediler… Maddenin özü olan mana alemindeki işleyen sistemi fark edemediler… Sınırlı maddi vücutlarını, sınırsız mana vücutlarına tercih ettiler… Ve hakikatlerini kendi bilinçlerine örttüler… Mana vücutlarını madde vücudu zannıyla örttüler… Kendi kendilerine zulüm ettiler…
Böylelikle Allah manasını kendilerine/şuurlarına örttüler… Muhakkak ki Allah/Allah Sistemi hakikatlerini kendilerine örtenleri hidayete ulaştıracak bir tanrı değildir… Böyle bir tanrı yoktur, sadece Allah, amentü “B”illah, “Bismillah”… “Noktandan Be’yin” kadar şuurunda açığa çıkan Allah manası… Nokta özde aynı ise de B açılımı herkeste farklı, Beyinler adedi kadar… Kiminde Be öyle açılır ki uzar Elif olur… Kiminde Be öyle büzülür ki nokta içre nokta olur… Kimi de Be’siz biçare ömür sürer… İnsana Be’dir çare…
112-) Ve darebAllahu meselen karyeten kânet amineten mutmeinneten ye`tiyha rizkuha rağaden min külli mekanin fekeferat Bi en`umillahi feezâkahAllahu libaselcuı vel havfi Bima kânu yasneun;
Allah bir karyeyi (şehri) misal verdi: Amin (güvenli) ve mutmain idi... Onun rızkı her mekandan (yerden) bol bol geliyordu... Fakat o (o şehrin ehli) Allah ni’metlerine (B işlevi ile) küfr/nankörlük etti (hakikatına ait Rahmani sıfatlar ile sünnetullaha uymayan fiiller yaptı)... Allah da kendilerine (B gerçeğince), yapıp-ürettikleri dolayısıyla açlık ve korku libasını tattırdı.
“Bi en’umillahi”… Allah nimetleri… Başında “B” var… Maddi nimete değil, mana nimetine yönelin işareti var… Maddi nimetler bedene hayat verdiği gibi, B ile Allah nimeti manaya hayat verir… Hakikatimiz olan bu nimetler esmalardır… Kim esmaları kendine örttü, kendini et-kemik beden sandı, açlık ve korku ile yaşar oldu… Çünkü hakiki varlığının esmalar olduğunu, esmaların kalıcı olduğunu, esmalardan nimetlendiğini unuttu… Esma varlığından koptu, kendini beden sandı…
Ötedeki bir tanrı onlara açlık ve korku elbisesini giydirmedi… Onlar yapıp-ettikleri dolayısıyla kendilerine açlık ve korku elbisesini giydirdiler… Allah’ın rızkı her yerden bol bol gelmektedir… Şükür nimeti(vereni) görmektir, küfr örtmek… Şükür nimeti arttırır, bolluk bolluğu çeker… Küfür nimeti örter, örten kendine örter… Sistem bu şekilde amin(güvenli) ve mutmain işler, mutmain derecesinde emin olmuş manaya göre işler … Kimisi bolluğa emin olmuştur, ona bolluk işler… Kimisi darlığa emin olmuştur, ona darlık işler… Laftaki sözle değil, kalpteki mutmainliğe göre manada işler… Ve Allah kulunun kalbine göre işler…
Açlık ve korkuya düşen açlık ve korkuyu(açlık korkusunu) kendine çekmeye başlar… Ve bu mana yeterince güçlenince Allah Sistemi de bunu bir istek olarak alır ve kişiyi korkusuyla yüzleştirir… Çünkü Allah kimsenin korkusuyla kalmasını istemez, korkusuyla yüzleşip ondan arınmasını ister… Ve kişi sisteme korkusunu yayarak, korktuğunu kendisine çekmiş olur… Sistem her yoğun düşünceyi bir istek olarak değerlendirir ki kul kendisiyle yüzleşip tüm yüklerinden arınsın… Kişiyi o hale getiren mal sevgisidir, maldan arınmadan bu korkuyu üzerinden atamayacaktır… Sistem ona malını kaybettirir ki, kaybetmeyi tatsın ve korkusundan arınsın…
115-) İnnema harrama aleykümül meytete veddeme ve lahmel hınziyri ve ma ühille li ğayrillahi Bih* fe menidturre ğayre bağın ve la adin feinnAllahe Ğafurun Rahıym;
(Allah) size yalnızca meyte’yi (İslami esasla zebh edilMEyerek kendi kendine ölmüş, kanı içinde kalmış tezkiyesiz hayvan; leş), kan’ı, domuz eti’ni ve (B sırrınca) Allah’dan gayrı adına boğazlananı haram etmiştir... Ama kim muzdar olursa (zarurette kalırsa) zulmetmeden (arzulamayarak, helal saymayarak) ve haddi aşmadan (bunlardan yiyebilir)... Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.
“Ve ma ühille li ğayrillahi Bih”… Bir şeyi Allah’tan gayrı görmek, manen onu(Bih!) boğazlamaktır, onun hakiki manasına(Bih!) hayat vermemektir… Her şeyi Allah’tan görmek gerekir, Allah’ın gayrı yoktur, her şey Allah’tandır… Allah’ın gayrı zannı haramdır, gizli şirktir… Allah’ın olmayan gayrını vehminde var edip, vehmindekini Allah’a şirk koşmaktır… Bu haramdır, çünkü gerçekte karşılığı yoktur, akıldan uzaklaşmaktır, zanna kapılmaktır, hakikatinden kopmaktır, kendinden gaflettir…
İnsanın manasına yönelmeyip, onu yalnızca kanlı bir beden olarak görmek, burnunun doğrultusuna gidip her pisliği yiyip kendisine et yapan domuz bakışıdır… Gerçekte tekliğe delil teşkil eden insan bedeni, bu bakışın elinde meyte’ye döner… Bu bakış, insan bedeninin hakikati dillendirişini oku’yamaz, bu manaya bilincinde hayat veremez… İnsana şah damarından yakıyn olanın manasını göremez…
Kan, bu domuz bakışı için sadece insanın bedeninde dolaşan sıvı bir maddedir… Bu bakış kandaki(genler..) İslam’ı(teslimiyeti..) fark edemez… Ete domuz bakışı, manasını oku’yamadığından bedeni leş(meyte!) konumuna indirgemiş olur… Halbuki beden etiyle(molekül, hücre, atom, elektron, kuant,…) dahi tekliğe yöneltir…
Ve Tekliğe yönelen anlar ki gerçek varlığı et-kandan öte bir varlıktır… Ama, hayatını sürdürmek için, azami derece beden aracının ihtiyaçlarını da karşılamalıdır, beden zannına kapılmadan… (Ama kim muzdar olursa zulmetmeden ve haddi aşmadan...!) Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir. Yani; Allah manasını tefekkürle gıdaya yönelmek, maddedeki manayı(esmayı!) düşünmek, kişiyi maddeden şuuren örter(Ğafur!), kişiyi şuuren korur(Rahiym!)…
Asıl haram olan kendini kanlı-etli bir beden sanmaktır… Kendisini kanlı-etli bir beden sanan; onun manasını(Bih!) yani bedeninin işleviyle kişiyi Tekliğe taşıma manasını bilincine örtmüş olur… Bu durumda beden o kişinin bilincine bir mana katamamıştır, onun için beden manen ölüdür, kanı-eti ile kendisine Teklikten manen bir şey ifade etmeyen faydasız bir leş misali gibidir…
İşte bedene bu bakış haramdır, madden yaklaşım haramdır, manasını örtmek haramdır… Çünkü, kişiyi mana varlığından koparıp, madde varlığa hapseder… Sınırsız vücuttan alır, sınırlı vücuda kilitler… Kendisini, bilincini madde ile sınırlar ve manasındaki gücü açığa çıkaramaz… Çünkü artık kalbi Billahi’ye mutmain değildir, bundan amin(emin) değildir, kendisini madde sanır, maddeyi hallenir…