Haşyet duyulası olay; her birim başlı başına bir alem. Her birinin RAB'bi var, kitabı var, kitaptan algılayışları ve uygulayışları var, kendi doğruları, yanlışları, değer yargıları var... Sadece insanlık alemini bile düşündüğümüzde, aynı Kuran okunsa da, anlayışlar farklı olabiliyor. İşte bu yazı; her an yeni bir şen de olan ALLAH' ın bu kulda, şu anki bilgi/düşünce ve idrak haliyle açığa çıkardığı yorumdur. Asla başkasını bağlayıcı kesin bilgiler ihtiva etmeyip, kişi için Kuran' dan anladığından daha kesin ve bağlayıcı bilgi olmadığı kanaati ile, sadece fikir vermek amacıyla yazılmıştır. Elbette doğrusunu ALLAH, ehli şeklinde açığa çıkışı bilir...
Konuya, Mehdi bekleyenler ve Hz. İsa’ nın (as) yeniden yeryüzüne inip, Hz. Muhammed’ e (sas) tabi olmasını bekleyenlere bir düşünce alternatifi sunmakla başlayalım;
Bu olayın ille de fiziki olarak gerçekleşeceğine inanıyorsanız da, hala daha olmamışsa veya yakın geçmişte olmuşsa, bunun gerçekleşmesine şahit olamayanlar için ne düşünürsünüz ? Asırlarca süren bekleyişe, sadece 50 senelik dilime rast gelen insanlar mı şahit olabileceklerdir sizce ? Yoksa Kuran' da geçen Resul misallerinde olduğu gibi, misalde anlatılan idrakin, herkes tarafından yaşayacağı/yaşadığı olaylar olması gibi, söz konusu bu iki olay da, her alemde gerçekleşiyor mu ? Bunlar dünya tarihinde sadece zahir olarak bir kere yaşanacak şeyler olmayıp, batini olarak, içsel hissediş olarak, her kişinin kemale uzanışı sırasında yaşayacağı bir süreçte mi aynı zamanda ? Bu sorunun cevabını akılda tutarken, başka konu ile devam edelim...
Kendini, bazı şeyleri çok iyi biliyorum diye niteleyen biri, aslında söz konusu şeyleri o kadar çokta bilmiyor olabilir. Yine kendini dürüst, iyi kalpli, zeki gibi tanımlayanlarında, dışarıdan bakılınca öyle olmadıkları gözlenebilir. Aynen bunun gibi şu anda dünyada ben Muhammedi’yim, İsevi’yim yada Musevi'yim diyen kişiler de kendilerini öyle sanmalarına rağmen, gerçekte farklı olabilirler. Çoğumuz biliriz ki Resullere çeşitli idrak seviyeleri şeklinde bakınca;
Musa idrakında; ALLAH kişiden ayrı bir yerdedir. Her şeyden münezzeh anlayışı ile ALLAH ötelenmiştir. (Tenzih)
İsa idrakında; ALLAH her yerde olduğu gibi, birimin de özündedir. Böylelikle ALLAH berilenmiştir. (Teşbih)
Muhammed idrakında ise iki görüşünde birleşmesi vardır. Ne ötede, ne beride olmakla sınırlıdır. Alemlerden Ganidir, ama hiçbir şeyde O' ndan gayrı değildir. (Tevhid) [Bununla beraber Tevhid' i sadece ötelememe ve berilememe anlayışlarını birleştiren değil, Zat-Yarattıkları, mana-suret, hakikat-şeriat gibi yapılan ayrımı da birleştirme olarak düşünülebilir]
İşte kişiler, nüfus kağıdında yazanla veya çevrelerinde yaşanan dinlere göre ezberci değerlendirme ile değil de, yaşadıkları idrak/anlayış/iman ve yaşama geçirdikleri olarak değerlendirilirse, görülecektir ki birçok müslümanım diyen aslında Musevi anlayışta, kısmen daha azı da İsevi anlayışta iken, diğer dinlerde olduğunu sanıp ta durumun tam tersi olduğu sonuçlar ile de karşılaşılabilir. Bununla beraber Kuran' daki sıralamaya uygun olarak gelişen süreçler, günümüzde herkes tarafından yaşanabilmektedir. Çoğunlukla Musevi bakışa sahip olarak, ALLAH' ın tüm eksikliklerden münezzeh/süphan oluşunu tek başına ele aldığımız, ötelediğimiz bir anlayıştayızdır. Bu hali ile ALLAH diye isimlendirdiğimiz bizden ayrı ve ötedeki bir tanrıdır. Bunun üzerine İsevi anlayışla muhatap oluruz. Denir ki; yukarıda değil, her yerde demene rağmen, ötede sandığın tanrı anlayışını tekrar düşün... Sen o “her yer” dediğinden ayrı mısın ? Sende olan O dediğin... Aslında her yerde, her şeyde olan O. Senin kendini O' ndan gayrı bir varlık hissetmen sadece varsayım/vehim. Sen çek kendini aradan, ortaya çıksın yaradan. Bu anlayış ile beraber kişide değişim başlarsa, varlığında ALLAH' ı hissetmeye başlarsa, ihtimal ki; varsaydığı benliği kabullenişinden arınabilir. İşte bu nokta, aslında gelinmesi başarı olarak kabul edilen bir nokta olsa da; Muhammedi idrak olmayıp, tam kamil değildir. Çünkü bu seferde öteleme hiç olmadığı için, ALLAH sadece kendinden açığa çıkanlarla sınırlanmış olur, her ne kadar sınırsız denilse de. Aslında kabul edilmesi her ne kadar zor gelse de, ötedeki bir tanrı anlayışından kurtulunmuş olmakla ile birlikte, sadece berideki, kendinden açığa çıkan bir tanrı anlayışına saplanılmıştır bir nevi. Artık bundan sonra ister kişinin samimiyeti deyin, ister nasibi, olur da Muhammedi idrak ile muhatap olunabilirse, o zaman Tevhid kurulmuş, Alemlerin O' ndan gayrı olmaması ile birlikte, O' nun Alemlerden gani oluşu idrak edilmiş ve ALLAHUEKBER deme aşamasına gelinmiş olur. Hz. Muhammed (sas) ın; seni layığı ile sena edemedim itirafı ile, Hz. Ebubekir (ra) ın; ALLAH' ı idrak, idrak edilemeyeceğini idraktir itirafları, bu hissedişlerin açığa çıkışıdır. Zaten Kabe putlardan temizlenirken, son ve büyük olan ALLAH putunu ne Hz. Muhammed (sas), ne de Hz. Ebubekir (ra) kırmıştır. Onun yerine ben B' nin altındaki noktayım diyen Ali (ra) kırmıştır. Şahı velayet belki bu sözü söylediği andaki, halini itiraf etmiş, olaya bakış açısını açıklamıştır. Bu anlayışa göre hüküm veriyorum diye. Bu bilinmez ama geride kalan, altında üstünde nokta olan, olmayan onca harfin varlığından haberdardır büyük ihtimal. İlim şehrinin kapısı olduğunu unutmayalım... Hepsine selam olsun, himmetleri üzerimize olsun...
Bu arada Resulullah' ın Hac ile ilgili dediği “Kim kendisini Beytullah'a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur” (Küt.Sit 1150) uyarısını ve “...Gitmeye imkânı olan herkese Beyt`i hac etmek, insanlar üzerindeki Allah hakkıdır...” (Ali İmran 97) ayetinin ALLAH hakkıdır vurgusunu, belirttiğimiz idrak seviyeleri kıstası ile yorumlarsak, taşlar biraz daha yerine oturmuş olur. Musevi anlayışta sadece öteleme ve bedensel algı, İsevi anlayışta sadece berileme ve şuursal algı var ki; ikisi de kamil değil Tanrısal ya da en iyi ihtimalle Rab'sel. İkisinin bileştiği Tevhid sembolü olan ve Muhammedi muhabbetin açığa çıkmasına aracılık eden Kabe ziyareti; ALLAH kavramının idrak edilmesi için gerekli ve ALLAH' ın insan üzerindeki hakkı...
Ayrıca bununla beraber; Özde bulma/miraç çalışması olan salat vaktinin habercisi Ezanda da, ikame edilmesi arzulanan salatta da, en çok kullanılan kelime ALLAHUEKBER' dir. Dünyada her an susmadan, durmadan, dolaşan hatırlatma... Salattaki her kullanılışından sonra Süphanlığa vurgu/atıf/hatırlatma vardır çeşitleriyle. Süphane Rabbuyel ALA/AZİM tespihlerini düşünelim. Süphan ALLAH denilir, ancak Süphan Rab şeklinde bir kullanıma hiç şahit olmadım. Dolayısıyla RAB' bin azimliği, alalığı ve süphanlığının vurgulamasından çok, Rabden ala ve azim olanın süphan olmasına dikkat çekiliyor gibi... Bu durumda ortaya; Rabbimden, rububiyetimden benden açığa çıkışından ALA/AZİM olan, süphandır; sadece bununla sınırlanmaktan beridir. Yada Rububiyetimle, benden çıkışla kısıtlanamaz olan ALA/AZİM dir şeklinde bir anlam çıkıyor. Tüm bunlarla pekiştiririz ki; hiçbir açığa çıkış noktası, tümü ihata edemez. Açığa çıktığı kadarı ile kendi zatını idrak etse de, mutlak manadaki ZAT' ı idrak ve ihata etmesi mümkün değildir. ALLAH Ekberdir demek; ALLAH' ın hiç bir şekilde ihata edilemeyeceği, bilinemeyeceği kavranamayacağı demektir diye yorumluyorum. Bu durumda her halükarda kavradığımız algıladığımız dışında bir şeyler kalacaktır, ama bunu Tanrı diye düşünmeden, Samediyet içinde düşünelim. Yani ALLAH kendini mert' ten açığa çıkışı ile seyretmek istiyor, bu çıkış mert' in algıladığı alem ise sadece 1 evren... Bu evren mert' ten/algıladıklarından oluşmuştur. Mert suretiyle açığa çıkan o evrenin ALLAH' ı denemez RAB' bi denilebilir, başka evrenlerin olduğu bilindikçe. Mert aleminin Rab' bi, sonra o alemin gözünden Ahmed' in, Mehmet' in, Mustafa' nın Rabbi var, bununla beraber Ahmed' in aleminden bakışla da mert' in alemi var...vb. İşte bu sonsuz evrenlerin ve bu evrenlerden diğer sonsuz evrenler seyrinin, başka bir deyişle Evren içre evrenlerin her birinin Rab'bini kuşatan, düzenleyen, eğiten ALEMLERİN RABBİ kavramı var ki; buna ALLAH diyebiliriz. Ama burada dahi ALLAH derken ALLAH isminin varlığa bakan boyutundaki anlamı ile, yani bir nevi RAHMAN gibi. Zatı' da kapsayan, varlığın olabilecek diğer sonsuz alternatif potansiyeline bakan boyutu ile değil.
Başka bir ifade ile; Kuantum potansiyeli yada esma alemi dediğimiz, sonsuz özelliklerin potansiyel olarak bulunduğu bir alem... Burada her türlü ilim ve kudret var potansiyel olarak. Biz bu potansiyeli ister farkında olarak, ister olmayarak nasibimizce kullanarak bir yaşayış açığa çıkarıyoruz. Biz derken tabi gene Ayşe, Fatma tecellisindeki ALLAH :) İşte bu durumda hem alemlerden Gani oluşu, hem de alemlerin O' ndan asla gayrı olamayacağı ve ALLAHUEKBER kavramı bizde yerleşmiş oluyor. Burada belki en fazla denebilir ki Hz. Muhammed’ in (sas) Rabbi, Alemlerin RAB' bi idi... O bile deminki tanımdaki esmaları veya potansiyeli maksimum şekilde müşahede etse de, hala daha ALLAH' ı layığı ile sena edemediğini farkında ve Sen bu değilsin diyor... Elbette Hamd (değerlendirmek) ancak ALLAH' a mahsustur.
Hal böyle iken olaya bizde baktığımızda; ilk başlarda Muhammedi'yim sanılarak, Musevi idrakte yaşanırken, İsa' nın yeryüzüne inmesini ALLAH' ı özde bulma, kendinden açığa çıkanı algılama evresi olarak düşünürsek, İsa' nın Hz. Muhammed' e tabi olmasını da, yanlış ve eksik idrakler fark edilmiş olarak, bilinçli olarak Muhammediliği idrak ediş ve yaşayış aşamasına geçilmesi olarak yorumlayabiliriz.
Unutmayalım, varsaydığımız benliğimiz, fiillerimiz, düşüncelerimizin hepsinin Faili ve Hakikati ALLAH olduğu gibi, zanlarımız, egomuz diye kabullenişimiz, kesrette takılıp, dünya hayatı diye hor gördüğümüz hissedişlerimiz de ALLAH' tan. [Hz. İbrahim' in ve oğlu (İbrahim' den açığa çıkanlar) kıssasını şöyle değerlendirirsek; İbrahim bilincindeyken, yani ne yana baksak ALLAH veçhini görür halde iken bile, bizden açığa çıkan fiilleri ve söylemleri kendimize (bedensel benlik) mal edebiliriz. Bu durumda kişi bunu fark edip uyandığında, bu kendine mal ettiği fiilleri kurban etmesi gerektiğini düşünür. (3 kez rüya diye tabir edilen) Hemen olmasa da belli bir süreç sonunda bunları kurban etmeye karar verir, yine samimiyetle... Tam kurban edecekken; İkisi de (hükme) teslim olup Onu (İsmail'i) yüzüstü yatırdığında... Biz Ona: "Ey İbrahim!" diye seslendik. "Gerçekten rüyanı doğruladın. Doğrusu biz muhsinleri (müşahedelerinde Hak'tan gayrı bulunmayanları) böylece cezalandırırız."Muhakkak ki bu apaçık bir belâdır (öğretici, idrak ettirici deneyim)!Ona, bedel olarak çok büyük kurban verdik.(Saffat 102-107) Ayetleri ile anladığım kadarıyla; Senin bu fiilleri, söylemleri kendine sahiplenmenin faili de ALLAH' tı hitabı ile karşılaştı. Bunun sonucunda İsmail' i kurban etmesine gerek kalmadı. Çünkü çok daha büyük bir kurban çıkmıştı ortaya. O da sadece fiilleri ve söylemleri değil, düşündükleri, ben kabul edişleri, hissiyatları da olmak üzere her şey ALLAH' tandı. Ne İbrahim kaldı, nede İbrahim' den bir şey, küllen koca bir kurban oldular] Kesret algılaması/yaşantısı, Zat boyutundan gayrı olmadığı gibi hor görülecek bir şey değil. Aynı TEK' in farklı halleri. Suret, Mananın Zahiri, Hakikat, Şeriatın Batını... Ahad ve Samed' dir ALLAH. O sebeple ALLAH ismi bir yandan Zat boyutu için kullanılırken, bir yandan da varlığı oluşturan esmaların küllehası olarak kullanılır. Her algılamanın Hak olduğunu hatırladıktan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; nasıl ki her şey mutlak manada kulluğunu yerine getiriyorsa, aynı şekilde hiçbir açığa çıkış mahalli de, irade olunmuş açığa çıkış işlevinin dışında bir algılama ve yaşama mecbur değildir, zaten mutlak kulluğu gereği bu mümkün de değildir. Algılamak, şahit olmak, zahirde seyretmek amacı ile yaratılan birim bunu yapmak için vardır, ne ALLAH yaşayışı/algılayışı/zatından bakışı nede irade edilen amacın dışında başka bir şey için... Bu durumda Veli dediğimiz kişiler, bizim algıladığımız bedenleri, düşünceleri, söylemleri ve fiillerinin kesinlikle ALLAH' ın açığa çıkartışı olduğunun farkındadır. Hatta farkında olan bizzat ALLAH' tır. ALLAH' ın bu şekilde; yani insan suretinde olması ile beraber, hakikat örtülmemiş biçimdeki açığa çıkış gerçekleştirdiği mahalle Veli denir. Ancak bu çıkış ta yine ALLAH' ın sonsuz tercihinden sadece bir tanesidir. Dolayısıyla bu düşünce ile bakıldığında, hiçbir şeye olduğu gibi Veli' ye de ALLAH denilemez. ALLAH sadece veli olmaktan da ganidir. Nasıl ki; Kuran da ALLAH Kelamının, bu boyutta Hz. Muhammed' den açığa çıkışıdır ve ALLAH Kelamı Kuran ile sınırlanamaz, aynı şekilde Veli' den açığa çıkışta, ALLAH ile sınırlandırılamaz. Ancak bununla beraber, her birimde açığa çıkanın ALLAH olduğunu bilsek te, Veli' lerdeki çıkış örtülmeden ve farkındalıkla olduğu için, onlardan çıkanın ALLAH' ın en farkındalıklı şende çıkışı olmasından ötürü, ona göre değerlendirilmesi için denmiştir Veli ALLAH’ tır diye. Yoksa Veli' de aynen diğer her şey gibi ALLAH’ ın açığa çıkışının kuludur.
Şimdi bir de Hz. Muhammed' in gözümün nuru dediği, dinin direği dediği, miraç sonrası müjde diyerek nitelediği salata tekrar bakalım. Teklif edilen vakitlere... Örneğin Sabah namazı. Karanlıktan (algılamayı örterek, kişinin vahdet bilincini yaşadığı zamandan) aydınlığa geçiş arasında. Eğer ki kişi kesret halini yaşamaya başlamışsa, vahdet halini unutmasın diye bir hatırlatma. Bununla beraber Vahdet halini yaşayan birinin vakit ile bağlı olduğunu hissederek, çalışma yapması gerektiğini hissederek Kesret yaşamına dönerek, kesret gerekliliğini ve güzelliğini unutmaması gerektiğinin hatırlatması. Burada kaynağını bilmediğim ama anlatılan bir olay geldi aklıma; Hz. Ömer güneşe bir baktı... Işığı sönmek üzereydi... Namazı geçerken yaptı bunu... Rasulullah gülümsedi ve dedi; Ömer az daha baksa, arzı karanlığa boğacaktı... Biraz önce anlattığımız mana ile bakarsak bunu şöyle yorumlayabiliriz: Güneş doğmadan önceki karanlıkta, Ömer zatı ile baş başa iken, daha doğrusu hakikat hissedişi yüksek iken, sabah olup güneşin yükselmesi ile kesret yaşamının canlanması ile, varsaydığı Ömer algısını kendinde hissetmeye başlıyor. Güneş etrafı aydınlattıkça, bedensel benlik kabulü hissi artıyor ve o celali ile buna gem vurmak istiyor. Yani neredeyse o benliğe karşı etki ile, sürekli hakikati müşahede alemine girme durumunu gerçekleştirecek... (Arzın karanlığa boğulması) Ancak bunun olması ALLAH' ın istediği bir şey değil, öyle olsa belirli bir rububiyet altında açığa çıkışı yaratmaz, kesreti yaratmazdı. O zaman Ömer anladı ki; Hakikat diye nitelediğimiz işin manasal boyu kadar, şahadet alemi dediğimiz yaşam ve hissiyatta hakikat Bu hissedişte ALLAH' tan, dilemesi ve oldurması… O zaman, o nazar bitti ve güneş rahat rahat doğdu diye düşünüyorum. Kesret, Hakikat dediğimiz mananın suretidir. Aynı mıdır ? Süphan ALLAH..! Gayrı mıdır ? Süphan ALLAH..!
Aynı mantıkla öğlen namazının da Güneş tam tepedeyken değil de batmaya başladığı sırada kılınmasının hikmetini ve bunun gibi diğer vakitlerin de nelere göre düzenlenmiş olmasını, hatta aynı mantıkla namaz kılınmayan keraat vakitlerinin neler ifade edeceğini düşünülebiliriz. Bu vakit namazların peşinden okunulması tavsiye edilen surelere de dikkat etmek faydalı olacaktır. Mesela öğle namazının peşinden okunan Fetih... O kesret algılamasının içinde, her birim ayrı ayrı gibi müşahede edilirken, aslında fark edilir ki; iyi dediğin, kötü dediğin, dindar dediğin, gaddar dediğin hepsi ALLAH ne şekilde davranmalarını istemişse, ne için yaratmışsa onu yapıyorlar. Görürsün ki hepsi de kulluk halinde... Bu surenin bu vakitteki namaz sonrası okunmasındaki hikmet kavranılmaya çalışılırsa sanırım fayda sağlayacaktır.
Netice itibarı ile, duam odur ki ; Ötelemeyle, berilemeyle, mana ve suret ile, iyi, kötü, güzel ve çirkin, kafir ve mümin diye bölmeden, sınırlamadan, tevhid ile birleyelim ve birlenelim, iki cühan nuru Muhammed’ i olalım...