Yusuf'a dair dedik ki, O; baba ocağından Mısır'a giden, düşleri ve hayalleri geniş, ufuk çizgisi engin bir insandı..
Yusuf'un baba ocağı şunlardan ibaretti:
Ya bir köy; ya bir kasaba; ya bir şehir veya ülke; ya da siyasi bir kimlik; belki de bir dinin üyesi olmak, kimbilir belki de bir tarikata, ya da BİR GRUBA dahil olmak vs vs.. Gerisini siz tamamlayın !
Demek istiyorum ki, Yusuf'un baba ocağı; Yusuf'un düşünü dünyasının SINIRLILIĞI VE DARLIĞINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİ!...
Anlayacağınız olay şu:
Yusuf; baba ocağı darlığı terkipselliğinden, Allah'ın engin ve kutsal şehri olan Mısır genişliğine, terkipsizliğine doğru bir yolculuğa çıktı!..
Zaten kıssaya bakarsanız şayet görürsünüz ki, Yusuf baba ocağı olan o darlık mekanından Mısır'ın o bolluk ve bereketli genişliğine vardığı vakit; seneler sonra ailesiyle buluşsa bile onların yanına dönmemiş, bilakis ailesi O'nun huzurlu mekanına gelmişti...
Aziyzin yanına gitmişti Yusuf.. Yani, tüm terkipsel yanlarını, varlıktaki çokluğu; tevhidin zıttı olan tafsil dairesini terk edip, tevhide doğru yol almıştı..
Baba, üvey kardeşler ve öz kardeş gibi ayrı ayrı tafsili görüşlerden uzaklaşıp da; tüm bu zıtlıkları yok eden kendi derunundaki Allah genişliği ve BÜTÜNLÜĞÜNE (Mısır) doğru MEŞAKKATLİ VE DESTANSI bir yol gitmişti Yusuf'um...
Kendi şuurunun terkipsizliğinde güzel bir delikanlı olunca Yusuf, Mısır'ın çok güzel kadını olan Züleyha'yı da kendisine aşık etmişti!..
Aziyzin karısı, kraliçelerin kraliçesiydi Züleyha..
Züleyha ve Aziyz birbirlerinden kopuk iki ayrı insandı!...
Aziyz yokluğun kralı, Züleyha ise çokluğun kraliçesiydi.. Yusuf'um ise ikisinin arasındaydı ki, Züleyha'ya daha yakındı!!..
Züleyha, Yusuf'u kendi dünyasına, çokluğa ve varlığa, Aziyzin soyut dünyasından, Züleyha'nın somut dünyasına, farklı farklı renklere, kokulara, kumaşlara.. Yani Allah'ın zahiri zenginlikleri ve güzelliklerine çeken güzel gözlü, güzel yüzlü cazibeli bir kadındı!..
Züleyha; ''zahiri ve zahiri nimetleri terk ederek, Allah'ı kendi batınında bulan Yusuf'a; Allah'ın nimetleri ve sonsuzluğu aynen zahirde de mevcuttur''u hatırlatan bir kraliçeydi (!)
O güzel Yusuf'umun yıllarca ve yıllarca zindanda kalması; Allah'ı bulma uğruna terk ettiği tüm kuvveleri ve zahirden uzaklaşmasından başka birşey değildi!..
Gayb'ında Allah'ı bulup da, zahirin nimetlerinden, Allah'ı zahirde bulamamasından ibaretti zindan !!!
Batın zindanında çok ama çok kalır Yusuf, taa ki kral bir gün karmakarışık rüya görünceğe değin!..
O karmakarışık rüya, Yusuf'uma zahiri de anımsatır ve zahirin nimetlerini çözümlemeye başlamasına vesile olur!..
Yedi zayıf ineğin, yedi besili ineği yediğini şöyle yorumlar:
Nicedir benim ilahi yedi sıfatım var! Meğer ben onları da terk etmişim de onlar zayıf ve güçsüz kalmış.. Niyedir ki ben şimdiye kadar onları fark etmemişim !!... Ya da, batıni yolculuğumda onları da terk etmişim !!
Yedi başak rüyetini de şöyle yorumlar:
Nicedir benim bir bedenim varmış! Meğer ben bedenimi sırf şeytan sanmış da, bedenimin meleki kuvvelerinden mahrum kalmışım !!!
İşte böyledir bu güzel serüven..
Sonra tahta oturur Yusuf.. Yani ZAHİRLE BATINI BİRLEŞTİRİR.....
Rivayetlerde derler ki; Mısır'ın kadim kralı Reyyan b. Velid Yusuf'u tahta oturtur ve tacını O'na verir, sonra Rabbine ibadet için bir köşeye çekilir..
Daha sonra ise kral ölür. Züleyha ile Yusuf evlenir ve iki çocukları olur.. Çocukların birisi Mişa birisi de Efrasim'dir. Yani iki oğlan çocukları olur!...
Rivayetlerde de görüldüğü gibi Hz. Yusuf zahirden çıktığı yolculuğunda tekrar zahire dönmüş ve kral olmuştur..
Bir gün Bağdatlı Cüneyd'e sorarlar, ''Ya Cüneyd son nedir'' diye.. O da der ki, ''Elbette ki başa dönmektir''....
M. Arabi'de der ki, ''Ne alemler gezdim, ne makamlar kuşandım ama anladım ki en güzeli bir kul olmakmış''!...
Bizden bir selam, bir Fatiha onlara...