Öncelikle, “dua” yı sadece el açıp, isteklerimizi akıldan geçirme yada dile dökme olarak sınırlandırmaktan vaz geçerek, fiili dua ile hal duası dediğimiz bütünlükle ele almalıyız. Nasıl ki bir bebek büyüyünceye kadar hiç el açıp amin dememesine rağmen, tüm ihtiyaçları en mükemmel şekilde karşılanıyorsa, aynı şekilde erişkinin de, el açıp istemediği bir çok ihtiyacı, farkında olsun olmasın karşılanmaktadır.
Eğer ki O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmüyorsa, kainatta hiçbir şey boş ve gereksiz değilse, bu demektir ki her şey bir ihtiyaca binaen yaratılmıştır. Eğer ki bir şeye ihtiyaç varsa, o ihtiyaç sahibi el açsın yada açmasın hal duasında bulunmuştur. Dolayısıyla yaratılan tüm mevcudat, sıfatlarla yapılan tüm tanımlamalar ve tüm fiiller, duaya aracılık eden birimler tarafından, bilinsin yada bilinmesin, dua sonucu olmuştur. Ancak, olan her olayı mutlak olan gerçeği ile değil, kendinize göre tanımlar ve yorumlarız. Bizin belli bir amaçla sergilediğimiz tavır, başkası tarafından hiç alakası olmayan şekilde yorumlanıp, sen bunları şunun için yaptın...vb. olarak algılamıştır birçok kez. Dolayısıyla etrafta olan her şey bize göre algılandığından, gördüğümüz her şey yarattığımızdır. “Dünyanızdan” hitabı ile işaret edilen, bize göre olan, bizim zannımız olan değerlendirmelerden çıkabilmenin yolu olan “Yorumsuz Seyir” yaşamını, yazının ana konusu dışına çıkmamak adına bir kenara bırakalım...
Şimdi, gördüğümüz her şeyin bizim duamız ile yaratıldığının, adeta “kün feyekün” (ol der, olur) emrinin, bizim üzerimizden açığa çıkışına şu ayet ile bakalım: Hâlbuki sizi de, yaptıklarınızı da, Allah yaratmıştır! (Saffat 96) Ne kadar açık değil mi ? İhtiyaç halinde oluşumuz ve farkında olsak ta olmasak ta, fiili yada hal ile ettiğimiz duayı ve neticesini yaratan Allah’ tır. Bu bilinçle yaşayıp, el açıp dua ederken, ettiğimiz duanın Allah’ ın istemesi olduğunu fark edip, O bir şeyi dilerse olur eminliği ile sadakallahülazim (Allah doğru söyledi) diyebiliyor muyuz ? Yine bu bilinçle başımıza gelen tüm olayların ve bizim yaptıklarımızın tümünün, bizden açığa çıkan dualardan olduğunu fark edip, yine bu eminlikle her olaydan sonra sadakallahülazim diyebiliyor muyuz ? Bunları dersek eğer, hiçbir şey için keşke demeyiz, pişmanlık yaşamayız. “Olanın olduğundan başka türlü olma ihtimali yoktu” eminliği ile, dışarıdan hiçbir şeyi yada kimseyi suçlamadan yaşarız... Suçlasak eğer; dışarısı da gerçekte bize göre olduğuna göre, suçlayacak bir şey görüyorsak, kendimizi suçluyoruzdur, farkında olmasak bile...
Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim! Muhakkak ki kibirleri yüzünden ibadet etmeyenler, boyunları bükük olarak cehenneme gireceklerdir." (Mümin 60) Buradaki “ibadet” kelimesi bir çok mealde kulluk diye geçse de, ayetteki orijinali itibari ile ibadettir. Çünkü kulluk edilmemesi gibi bir durum mevcut değildir. Her şey kulluğunu icra etmektedir. Ben buradaki “ibadet” kelimesinden, kulluğunu nasibince fark edip, bunu kabul edip, buna uygun yaşayan şuurlu kulluğu anlıyorum. Herkes kendinden açığa çıkan dua ile yaptıklarının sonucunu yaşayacaktır. Zaten hal duasını baz alırsak dua etmeyen yoktur. De ki: "Eğer yönelişiniz olmazsa Rabbim size önem vermez! Gerçekten yalanladınız... Yakında kaçınılmaz sonucunu yaşayacaksınız!" (Furkan 77) Gerçektende, isteklerinizi gerçekleştirmediğiniz sonsuz gücünüz olsa da, ne önem teşkil eder ki ? İnsan’ ın duası, Allah’ ın isteği olduğundan, kendinden dua açığa çıkmayan insanın da bir önemi kalmaz...
Diyeceğim o ki; Nasılsa farkında olsanız da, olmasanız da bir şekilde dua ediyorsunuz. Öyle ise olabildiğince farkında olarak, şuurlu olarak dua edin, bu duanın failinin bilincinde olarak... En azından en başta şuurlu duada bulunmanın duasını edin. Unutmayın; Rabb-ül âlemîn olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz! (Tekvir 29)