Her birimizin bir ismi var, her şeye bir isim takmışız. Bu isimlerle o şeyi etiketlemişiz. İsmi manaya değil, yapıya vermişiz; ismin manası için değil kişiyi tespit amaçlı etiket için kullanıyoruz. O isimlerle(Mehmet, Ali, Veli gibi) tanışıyoruz, birbirimize sesleniyoruz, birbirimizi ayırt ediyoruz, sosyal hayatı karışıklıksız yaşamaya çalışıyoruz... İsim adeta resim olmuş bize, manası için değil, etiketleme işlevi için kullanıyoruz. Mevcudattakilere bu amaçla isim takıyoruz. Sosyal hayat içinde isimleri bu amaç için kullanıyoruz.
Bu mantık bilincimize yerleştiği için, hayatımızda bu şekliyle yer aldığı için, O’nu da öyle düşünüyoruz. O’na da kendi isimlerimiz gibi, aynı mantığın eseri olarak isim etiketlemişiz. Ve bu ismi kendimize resim etmişiz, O’nun isminin manasına işaret olduğunu, O’nun bizim sosyal hayatta kullandığımız amaçla aynı manada bir isim taşımadığı ya fark edemiyor, ya unutuyor alışkanlıklarımızı devam ettiriyoruz. O’nun da bizim gibi etiketli bir ismi var sanıyoruz. Halbuki O’nun bizimki gibi etiket işlevli bir ismi yok, O’nun bizim gibi bir isme ihtiyacı yok.
O’nun isimle kastettiği mana. İsim mana taşır. İsim kelimesi manaya işarettir yani isim mana demektir. “İsmillah”; ismi Allah yani manası Allah, yani Allahlık vasfı olan, yani Allahlık özelliğine sahip olan demektir. Allahlık özelliğine ise sınırsız-sonsuz manaları ile El-Esma sahiptir. İçeriğindeki manalar ile El-Esma Allahlığın tüm özelliklerini taşır. “O’nun ismi Allah’tır” ın anlamı “O’nun manası/vasfı Allah’tır, O yani El-Esma Allahlığın gerekli tüm özelliklerine sahiptir” demektir.
Dikkat edilmesi gereken çok önemli bir diğer husus O’nu ötelememek adına, bu esmaları “amenu Billahi” şuuruyla B manası kapsamında kendimize(zatımıza, aslımıza, özümüze, hakikatimize, manamıza) dönük olarak değerlendirmemiz gerekir. Yoksa O bir tanrı değildir ki dışarıdakine dönülsün de o isimler ona etiketmiş gibi düşünülsün ve o dışarıdakine sesleniliyormuş gibi yapılsın.
Her esma bir mana taşır, manaya yöneltir, her şey O’nunla(El-Esma) var olur(var algılanır). Esmaları “Amenu Allahi” anlayışı ile değerlendirmek ise O’nu ötemizde bir tanrıymış gibi hissedip, kendimize O’ndan(El-Esma) öte bir varlık vermemize sebep olur. Bizi ikilemde bırakır, aldanırız.(Kur’anda “Amenu Billahi” geçer, Amenu Allahi geçmez!). B manası ile El-Esma’ya dönüldüğünde ötedeki bir tanrıya değil, varlıkta her an varlığın öz manasında(B manasının yönlendirmesi) tek bir değerlendirici olan Allah’a(Allahlık vasfına sahip gerçek varlığa, El-Esma!) iman oluşur.
Ankebut 61-63) Yemin olsun ki eğer onlara: “Semaları ve Arz’ı kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı kim musahhar kıldı (boyun eğdirdi) ?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler... Nasıl çevriliyorlar peki?.Allah, kullarından dilediğine rızkı bast eder (yayar, açar) ve (dilediği) ona kısar da... Muhakkak ki Allah Bi-külli şeyin Aliym’dir.Yemin olsun ki eğer onlara: “Sema’dan su’yu tenzil edip de, ölümünden sonra onunla (B sırrınca) Arz’ı kim diriltti?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler... De ki: “El-Hamdu lillah= Hamd, Allah’a aittir!”... Hayır, onların ekseriyeti akletmezler.
Onlar da bu sorulara cevap olarak “Allah” diyorlar ama iman etmiş kabul edilmiyorlar. Müslüman’ım diyenlere sorulduğunda her “Müslüman’ım” diyenin vereceği cevabı veriyorlar. Ama Müslüman olarak kabul görmüyorlar. O halde kendi Müslümanlık anlayışımızı sorgulamamızın, aramızdaki anlayış farkını tespit etmemizin gerekliliği ile karşı karşıya kalıyoruz. Bizim o “Allah” diyenlerden bir anlayış farkımız olmalı ki onlardan ayrılıp gerçek Müslümanlığa erelim. Acaba onlar Allah ismi ile neyi kastediyorlar, bizler Allah ismi ile neyi kastediyoruz? Onlar Allahlığı kime veriyor, biz Allahlığı kime veriyoruz?
Hepimiz Allah diyoruz, ama Allah isminin içeriğini ne ile doldurmuşuz? Allah ismini, Allahlığı neye, kime layık görmüşüz? Onlar varlığın dışına ittikleri hayali bir şeye Allahlığı uygun görmüşler. Biz de acaba Allah ismine Allahlığı ön görerek isime mi etiketlemişiz, ismi mi Allahlaştırmışız?! Allahlığı; varlığı açığa çıkaran, varlıkta açığa çıkan “El-Esma(Tek Esma Vücudu)” olarak varlıkta değil de ötelerde varlığı-yokluğu belli olmayan hayali bir şeye mi uygun görmüşüz?! Eğer öyleyse temelde onlarla anlayışımız aynı demektir, öyle veya böyle sonuçta her ikisi de ötelemektir...
Onlar da Semaları, Arz’ı, kendilerini yaratan; Semadan su inzal edip ölümünden sonra Arz’ı dirilten bir yaratıcıyı kabul ederler, Allahlık vasfına sahip bir varlığın olduğunu kabul ederler. Ama Allahlık yükledikleri o tanrıyı sadece yaratmakla sınırlarlar. Sadece yaratma işlevini gerçekleştiren başka işe karışmayan bir tanrıya inanacaklar. Onlar; semaları yaratmış sonra semaları kendi haline bırakmış, arzı yaratmış sonra arzı kendi haline bırakmış, kendilerini yaratmış sonra kendilerini hallerine bırakmış, yani maddeyi yaratmış sonrasında maddeyi kendi haline bırakmış, sadece yaratma işlevi gören gerisine karışmayan bir tanrıyı Allah olarak kabul ederler
Yani Allahlık vasfını zanlarındaki böyle bir tanrıya verirler. Kendilerine(ve maddeye) O’ndan ayrı bir varlık, irade… verip; O’nu ötelemeye çalışarak, O’nu işlerine karıştırmamaya çalışırlar. Onlar her an her şeyde değerlendirici olması gerekenin ancak Allah olması gerektiğini(Allahlık vasfının sahibi olması gerektiğini) akletmezler. Her an-her şeydeki El-Esma’nın değerlendiriciliğini, hükümranlığını, her an devam eden yaratıcılığını görmezler. Allahlığın El-Esma’ya ait olduğunu bilmezler ya da bilmezden gelirler. Zanna uyup, vehime kapılıp kendilerine O’ndan ayrı bir varlık vermek dünyasal menfaatlerine, şahsi çıkarlarına daha uygun geleceğini düşünürler.
Varlıkta değerlendirmenin(El-Hamd) Allah’a ait(Lillah) olduğunu akletmezler. Yani Allah vasfına sahip olması gerekenin varlıkta her an değerlendirmesinin, hükümranlığının geçerli olması gerektiğini kabullenmezler. Klasik manasıyla başlangıçları yaratan bir tanrıya Allahlık verirler. Yani Allahlık vasfına sahip olması gerekende başlangıçları yaratıma işlevinin de olması gerekir. Allahlığın bu kısmi işlevini kabul ederler ama Allahlığın her şeyi her an sürekli yaratan(yenileyen) genel işlevini akledemezler.
Çünkü onlar “El-Hamdu Lillah” demezler. Yani onlar; Allahlık vasfına sahip olması gerekenin(Lillah) her an her şeyde mutlak tek değerlendirici(El-Hamd) olması gerekliliğini kabullenemezler, bunu akledemezler. Bu özellik olmadan madde aleminin devamına imkan olamayacağını akletmezler. Madde aleminin varlığını sürdürmesi için her an yaratılması gerekliliğini fark etmezler. Bunun için de Allahlık vasfında mutlak değerlendiricilik(El-Hamd) özelliğinin olması gerekliliğini anlamazlar. El-Hamd özelliği sayesinde mevcudatın her an tek değerlendirici sayesinde sürekli yaratıldığını anlamıyorlar. Onlar Allahlık vasfının gereklerini akletmiyorlar, onlar maddenin varlığının devam etmesini sağlayan özelliği(El-Hamid esması!) bilmiyorlar, onlar varlıklarının devam etmesini bir işaret olarak alıp, kendilerindeki El-Esma’nın varlığını göremiyorlar. Bundan dolayı onlar zanlarına uyup vehmettikleri tanrıya Allahlık biçmeye kalkıyorlar.
Bu anlamda onlara de ki; “El-Hamdu Lillah:El-Hamd Allah’a aittir.” Allahlık vasfına aittir(Lillah) yani Allahlık vasfına sahip olması gerekenin El-Hamd(El-Hamid) olması gerekir. El-Hamid özelliği olmayan Allahlık vasfına sahip olamaz yani El-Hamid özelliğine sahip olmayan Allah olamaz. Siz yanlış bir Allah manası düşünüyorsunuz, Allahlık vasfına yüklediğiniz özellikler eksik ve yanlış. Sizin Allah olarak düşündüğünüz tanrı anlayışınız Allahlık vasfının gereklerine sahip değil. Allah olan(Allahlığa sahip olması gereken) her şeyi bir kere değil her an yaratmada ve yenilemektedir. El Hamid(bilinen değerlendirme, mutlak değerlendirme, oluşun devamlılığını sağlama) Allahlık vasfınının gereğidir, bu özellikle her şey her an yaratılır.
Kainat her an yeniden yaratılır, eskisi gider yenisi gelir. Yaratılanın her birine bir alem dersek , hepsine alemler denir. Alemlerin Rabbi Allah’tır. Yani Allahlık vasfının özelliği, her an yaratımdır. Öyleyse “El-Hamdu Lillahi Rabbil Alemiyn”in yorumu; her an alemleri, kainatları yaratması için Allahlık vasfında mutlak(sınır tanımaz) değerlendirici olması gerekir. Kainatın varlığını sonraki ana taşıması için yeniden yaratılması gerekir. Bu yaratılanların toplamına alemler dersek aradaki geçişin uyumluluğunun sağlanması ve devamı için varlığı özden(El-Esma) yönetmelidir(değerlendirici, El-Hamd). Akıl böyle düşünmeyi gerektirir, ama onlar bunu akletmezler.
“Nasıl çevriliyorlar peki?”. Neden Allahlık vasfına sahip olması gerekende El-Hamid özelliğinin de olması gerektiğini akletmiyorlar. El-Hamid özelliğine sahip olmayan Allahlık vasfına sahip olamaz, onlar Allahlık vasfının gereklerini tam bilmiyorlar ya da bilmezlikten geliyorlar. Kendilerinde O’ndan ayrı bir varlık, bir irade… var sayarak sınırsız tek varlık, sınırsız tek irade,…özelliğini taşıması gereken Allahlık vasfına sınır koymaya çalışıyorlar. Allahlık; El-Hamid esmasına da sahip olan El-Esma’ya aittir. El-Esma manasıyla Allahlığın tüm özelliklerine sahiptir, yani O(El-Esma) Allah’tır.
“Nasıl çevriliyorlar peki?” Cevap; “El-Hamdu Lillah” yani varlıkta aslı, hakikati kendisi olması dolayısıyla mutlak değerlendirme Allahlık vasfına sahip olana(El-Esma) aittir. “O(Hu) Allahdır(Allahlık vasfına sahiptir) ki ilah/tanrı yoktur(Allahlık vasfına sahip başkası yoktur) sadece O(Allahlık vasfına sahiptir)” ifadesinden sonra O’nun ne olduğunu açıklayan El-Esma veriliyor, Hz. Muhammed’in ihsa edenin(sayanın yani toplayanın yani bu özelliklerin hepsini tek bir vücud görenin ) cennetle(Allahlık sahibini bulacağı, mutlak tek esma vücudunu yani El-Esmayı bulup, tanrı inancından arınacağı) müjdeliyor bir hadisinde.
ZUHRUF 9-) Yemin olsun ki eğer onlara: “Semaları ve Arz’ı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları, Aziyz ve Alim olan yarattı” diyecekler. 87-) Yemin olsun ki eğer onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Allah” diyecekler... (Hakk’tan) nasıl çevriliyorlar peki?.
Evet, onlar bu sorulara “Allah” diyorlardı, yani Allahlığa sahip bir varlığın olması gerekliliğini kabul ediyorlardı. Yani yaratıcının yaratılmayan olması gerektiğini, ölümsüz olması gerektiğini, kalıcı olması gerektiğini kabul ediyorlardı. Sözüm ona bunu sağlamak için de Allahlık verdikleri şeyi mevcudatın ötesine iteleyip varlığı-yokluğu belli olmayan ismi var kendi ötelerde hayal edilen, varlıktan uzak, maddeden korunmuş(!), böylelikle arı tutulmuş(!), uzaklarda(!) bir ilim sahibi(Aliym) olarak düşünüyorlardı. Onlara göre madde vardı ve onlara göre Allahlığa layık gördükleri şey Allahlığın özelliklerine sahipti. Onların Allah’ı El-Esma değildi. Zanlarına tabi olarak vehimlerin ürünü olan, varlıktan uzak hayali bir tanrıya Allah vasfını etiketliyorlardı. Madde ve ötesindeki tanrı anlayışı ile varlığı ikiye bölerek, şirk koşuyorlardı.
Hâlbuki madde denen şey esmaların var algılattığı hayalden başka bir şey değildi, asıl var olan El-Esma’ydı, El-Esma her an Aziyz’di, arı-duruydu, gerçek anlamda maddeye dönüşmüyordu, yaratılmış olmuyordu, madde kiriyle kirlenmiyordu. Ve Allahlığa sahip olan El-Esma; açığa çıkardığı her şeyin kaynağı olan Aliym olarak her an-her yerde işlevdeydi(her şeyi ilmiyle var kılan, var algılatandır.). Ötelerde yer alıp da ötelerden maddeyi kontrol eden hayali(!) bir ilim sahibi(Aliym) olan bir tanrı değildi.
Onlar da Allahlık özelliğine sahip bir yaratıcı peşindeydi. Ama onlar maddeyi gerçek var kabul edip, Allahlık özeliğini ötelerindeki asla bilinmez hayali bir tanrıya vererek varlığı ikilediler. Onu öteleyerek gerçek manasını kendilerine örterek, eksik ve yanlış mantık yürüterek şirke düştüler. Kendilerini ve her şeyi ondan öte var kabul edip El-Esma’nın Allahlığını(Allah manasına/vasfına sahip olduğunu!) göremediler. Varlıkta ikiliğe düştüler(madde ve tanrı şeklinde!), kendileri(madde) ve tanrı anlayışıyla şirke düştüler. Kendilerine O’ndan(El-Esma) ayrı bir varlık olarak düşünerek ötede bir tanrı inancına düştüler. Kendilerini O’ndan ayrı var sanmakla kendilerini O’na ortak koştular. Zanlarındaki tanrıyı var sanarak zanlarındakini O’na ortak koştular, zanlarında O’nun varlığını, iradesini, kudretini, ilmini… sınırlamaya çalıştılar.
Öyleyse sorun isim koyma veya Allahlığı inkar değil, Allahlığın nereye verileceğidir. Onların Allah vasfına uygun gördükleri tanrı ötede hayali bir tanrı. Maddeden ötede ve hayali olduğu için tanrıları kalıcı, ölmüyor, bozuluma uğramıyor, yaratıyor... Yani kafalarındaki Allahlık özelliğini kendilerince karşılıyor. Billah’a iman etmeyip Allah’a iman edenin de kafasındaki tanrı manası onlarla benzerdir. Maddeyi kabul eder ve onun ötesinde(maddeden uzakta) bir Allah var sayar ki bu ötedeki tanrı anlayışıdır. Buna Allah der yani Allahlık vasfını zannındaki bu tanrıya yükler.
Billah’a iman eden ise Allahlık vasfını her şeyin manasında(B) yer alan El-Esma’ya verir. Maddenin yoktan var edildiğini yani yok olarak varlığını sürdürdüğünü yani maddenin hayal olduğunu, El-Esma sonucu efal olarak var algılandığını(El-Esma’nın yansıması, gölgesi olduğunu!), gerçek var olanın El-Esma olduğunu, maddenin hayal olduğunu bilir. Ama tanrı zannında olan maddeyi gerçek, tanrısını hayal olarak hisseder, bu his ile yaşar.
“Lillahi” yani “Allah’a aittir” derken her şey ve Allah diye iki ayrı şey var da her şey Allah’a ait manasında değil! Her şey aslının(özünün/zatının/hakikatinin) esmalar olması açısından El-Esma’ya aittir, Yani Allahlık(Allah manası) El-Esma’ya aittir.. Her şey EL-Esma ile var algılanır; zatı( aslı, özü, hakikati) El-Esma’dır. Yani “Lillahi”yi B manası kapsamında El-Esma’ya dönük olarak değerlendirip, bu manada bir aitliği anlamalıyız. El-Esma’nın zatı yani kendisi El-Esma iken bir de “El-Esma’nın(Allah’ın yani Allah manasına sahip olanın) zatı(hakikati) nedir” diye tefekkür etmek yanlıştır. El-Esma yaratılmamıştır ki zatı(aslı, özü, hakikati) olsun! El-Esma’nın zatı yani kendisi yine kendisidir yani El-Esma!
Bizim gibi ismi olmadığı için, bizim gibi isimlenmediği için O(Hu) denmiştir. O lafzı; esmaların tek vücud olarak bir varlık olmasına işarettir. El-Esma da aynı manaya dönüktür. Çünkü O, El-Esma’dır. El-Esma; Esma vücududur ki esmalar O’ndandır yani El-Esma’dan. El-Esma’yı tek bir vücud, tek bir varlık olarak görebilsek, kabullenebilsek, El-Esma’yı gerçek, öz, asıl, zat, varlık olarak görebilsek Allahlığın da O’na(El-Esma’ya) ait olduğunu anlayacak bunun ötesinde bir de zatının arayışına girmeyeceğiz.
Zatın anlamı bir manasıyla kendisi bir manasıyla özü/aslı/hakikati demektir ki El-Esma’nın kendisi manasındaki zatı kendisidir yani El-Esma. Allahlığın tüm vasıflarına sahip olan El-Esma yaratılmamıştır ki aslı, özü, hakikati manasında bir zatı olsun. Ama madde ve mana ikilemine düşmüş olarak yaşayan bizler, maddemizi var sandığımızdan maddemizin mana açığa çıkardığını düşünürüz. Halbuki manaları manalar açığa çıkarmaktadır, açığa çıkanlar madde olarak algılanmaktadır, değerlendirilmektedir. Bu yanlış bakış açımızdaki hatalı mantığı aynen El-Esma için de düşünüp, El-Esma’yı açığa çıkaran bir zat arıyoruz. El-Esma esmasını açığa çıkarak tek varlıktır, tek vücuttur. Tek ve gerçek olandır.
HUves Semi’ul ‘Aliym;HUverRahmanurRahîym;HUvel Hayy’ül Kayyum;HUvel Alıyy’ül Azıym;HUvel Aziyz’ul Hakiym;HUvel Hakiymül Habîyr;HUvelLatıyfül Habiyr; HUvetTevvabur Rahîym;HUvel Ğaniyy;HUvel Ğafurur Rahîym;HUvel Kaviyyul Aziyz
HUvel Aliymul Hakiym;HUvel Vahıdül Kahhar;HUvel Hallakul Aliym;HUves Semiy’ul Basıyr;HUvelHakku;HUvel Aliyyül Kebiyr;HUvel Ğaniyyül Hamiyd;HUvel Aziyzur Rahıym;HUvel Aziyzül Aliym;HUvel Aliymül Kadiyr; HUvel Aziyzül Hakiym;HUver Rahıymul Ğafur;HUvel Fettahul’ Aliym;HUvel Kaviyyül Aziyz;HUvel Veliyyül Hamiyd;HUvel Hakiymül Aliym;HUvel Berrur Rahıym;Huvel`Evvelu; vel`Ahıru vezZahiru velBatın;HUvel Latıyful Habiyr;HUverRahmanu;HuvelĞafurulVedud…(Kur’an-ı Kerim ayetlerinde geçen ifadeler)
HU(O) El-Esma’dır. O(Hu) Semiy’dir, Aliym’dir, Rahman’dır, Rahiym’dir, Hayy’dır, Kayyum’dur, Aliy’dir, Azıym’dir, Hakiym’dir, Habiyr’dir, Latiyf’dir, Tevvab’dır, Ğaniy’dir, Ğafur’dur, Kaviy’dir, Vahid’dir, Kahhar’dır, Hallak’dır, Basiyr’dir, Hakk’dır, Kebiyr’dir, Hamiyd’dir, Kadiyr’dir, Fettah’dır, Veliy’dir, Berr’dir, Evvel’dir, Ahir’dir, Zahir’dir, Batın’dır, Vedud’dur… O, El-Esma’dır. El-Esma O’dur. Durum bu iken bir de “El-Esma’nın Zatı nedir?” diye sormak abesle iştigaldir. Her şeyin zatı, yani aslı, özü, hakikati El-Esma iken, El-Esma yaratılmamış yaratan iken, Allahlık vasfında buna yer yokken, bir de El-Esma’nın zatını(aslını/özünü/hakikatini) sorgulamak El-Esma’ya bir yaratıcı arayışına girmek demektir.(Ki “Allah’ı kim yarattı?” sorusuyla aynı anlama gelir!)
“Allah’ın zatını tefekkür etmeyin”, yani Allahlık özelliği verdiğiniz El-Esma’yı yaratan bir zat düşünmeyin. “El-Esma’nın zatı nedir?” diye düşünmek El-Esma’ya yaratıcı aramak demektir. Çünkü, yaratmak denen şey kendinden açığa çıkarmak, algılanır kılmak demektir. Yaratım, olmayan bir şeyden bir şeyler ortaya çıkarmak demek değildir. Var olandan(El-Esma) algılanır kılarak açığa çıkarmak demektir. “El-Esma’nın zatı nedir?” demek bir El-Esma var bir de zatı var ve El-Esma o zattan açığa çıkıyor yani yaratılıyor manasına gelir. O zat El-Esma’yı yaratmış olur, yani açığa çıkarmış, algılanır kılmış olur ki bu durum muhaldir, yanlıştır, Allahlık vasfına uymaz.
Klasik manada anlaşılan “yoktan var etme” madde(ve diğer boyutlar) için söylenir. “Yoktan var oldu” ifadesini; “madde yok olarak vardır; madde yoktur, var sanılır; madde gölge, hayal gibi vardır,” şeklinde anlamak gerekir. Kur’anda HU geçen ayetlere bakıldığında o ayette veya üst ayetlerde Allah veya esma isimlerinin geçtiği ve HU’nun Allah(El-Esma) olduğu görülür. Hz.Muhammed’in 99 esma açıklaması bile HuvAllahu… ile “O Allah’dır...” ile başlayıp esmaların açıklandığı görülür ki Allahlığa layık olan El-Esma(Esma Vücudu)dır.