"Fil Ashabını Görmedin Mi?"

19 / Temmuz / 2010 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com

105 – FÎL

Saim Yusuf

"Euzü Billahi mineş şeytanir racim"1

Bismillah`ir-Rahman`ir-Rahîm2

1-) Elem tera keyfe feale Rabbüke Bi ashabil fiyl;
Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı, ashab-ı fil`e?

2-) Elem yec`al keydehüm fiy tadliyl;
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

3-) Ve ersele aleyhim tayren ebabiyl;
İrsâl etti üzerlerine tayrân ebabil`i (Ebabil kuşları).

4-) Termiyhim Bi hıcaretin min sicciyl;
Atıyorlardı onlara, kurumuş çamurdan taşlarını.

5-) Fecealehüm keasfin me`kûl;

Nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı.


www.ahmedhulusi.org

 

***

 

1-) Elem tera keyfe feale Rabbüke Bi ashabil fiyl;
Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı, ashab-ı fil`e?

 

 “Görmedin mi?” diyor! Demek ki görülmesi istenen, görülmesi gereken, görülebilen bir haber veriliyor. “Görmedin mi?”! Yani, “Görsene! Görmelisin! Görebilirsin!” der gibi. O geçmiş tarihte olan Fil Vakası’nı, gören gördü. Doğduğu yıl gerçekleşen o olayı ne Hz. Muhammed(AS) gördü, ne de ondan sonra gelen kuşaklar gördü. Biz de o olayı sadece okuduk, duyduk, görmedik, göremeyiz. İslam evrensel bir dindir, Kur’an evrensel bir kitaptır. İçinde ibretlik tarihi olaylar yer alsa da bir tarih kitabı değildir, her ana ve herkese seslenir. Muhatabı, O’nu o an okuyandır, her an okuyana seslenir. Şimdi de bize sesleniyor, “Görmedin mi?” diyerek!

 

Allah görmediğimiz o vakaya dönük “Görmedin mi?” şeklinde boş bir suali bize sormayacağına göre, acaba bu suali nasıl değerlendirmemiz gerekir? Üstelik “Görmedin mi?” sualinde gösterme isteği, görme gerekliliği, görebilirlilik işareti varken! Burada RabbiNin Bi-ashabı-fil’e yaptığını görebileceğin, görmen gerektiği mesajı veriliyor. Yoksa, “Görmedin mi?” ifadesi “Hayır, görmedim!” şeklinde geçiştirilecek cevap beklenesi bir soru da içermiyor. Aslında “Görmedin mi?” ifadesi ile, gör, görebilirsin, görmelisin iması var!

 

“Görmedin mi?” ifadesine zamansal bir sınır da konmamış, “her an görebilirsin, görmelisin, gör!” der gibi. Peki, öyleyse bizden her an görmemiz istenen şey nedir, görmemiz gereken, görebileceğimiz şey nedir? RabbiN nasıl yaptı? RabbüKE, RabbiN, yani senin RabbiN! Demek ki olay seninle alakalı, çünkü RabbiN denmiş, senin RabbiN! Seni teRBiye eden yani şekillendiren(ahlaki terbiyenin ötesinde, daha kapsamlı olan, yapını şekillendirip seni sürekli var eden Rab işlevi!) senin esma boyutun, senin rububiyet merteben! Sen Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Yani, sen RabbiNin yaptığını görmelisin, görebilirsin, gör manası var! Sen RabbiNi, Rububiyet mertebeni, seni şekillendirip var eden Rab işlevini görebilirsin, görmelisin, gör! Boşuna denmemiş, laf olsun diye denmemiş,” NefsiNi tanıyan, RabbiNi tanır” diye! Boşuna, laf olsun diye “şahidim, görüyorum, şehadet ediyorum…” demiyoruz “Eşhedü…” ile…

 

Pekala, RabbiN kime, ne yaptı ve senin bunu görmen niye bu kadar gerekli? Öncelikle şunu aklından çıkarma ki senin RabbiN senden başka kimseye bir şey yapmaz. Herkesin Rabbi kendine yapar. Allah’a giden yollar nefsler adedincedir. Ve nefsini tanırsan, anlarsın nefsinin hakikatinin RabbiN olduğunu! “Nefsini(Ben dediğini) tanıyan, RabbiNi(Ben’in hakikatini) tanır” deniyor. Öyleyse her nefsin Rabbi özde aynı olmakla birlikte(Rabbül Alemiyn olan Allah), nefs indine göre, Allah’a giden yollar adedince nefs kadar Rabb söz konusudur.

 

Senin RabbiN senin esma terkibi boyutundur ki her an sana şekil veren, seni yaratan işlev konumundadır. Aynen bu mantıkla, beni RabbiM, onun Rabbi de söz konusudur. Ama, hepimizin Rabbi, alemlerin Rabbi olan Allah’tır, her nefs bir alemdir, Allah indinde ise Nefs Tektir. Sözün kısası, konu senin RabbiN olduğu için, olay da seninle ilgili, RabbiNin sana yaptığı bir şeyle ilgili! Olay seninle ilgili olduğu ve bundan dolayı görebileceğin için zaten “Görmedin mi?” denmiş, RabbiN denmiş! “Gördün mü?” denmemiş, “Görmedin mi?” denmiş! Sanki gizliden gizliye bir serzeniş var! “Niye görmedin, niye görmüyorsun, artık görsene!” der gibi! 

 

“Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı, (Bi) ashab-ı fil`e?” demiş ve o meşhur “B” yi getirmiş “ashabil fiyl”in önüne koymuş, gör diye! “Ashabil fiyl”, kısaca “fil ashabı, fil halkı” demek. Ve önündeki “B” de bu “fil halkı”nın sende oluşuna işaret ediyor, yani sendeki “fil halkı”! “Bi ashabil fiyl” sendeki “fil halkının hakikati”! Baştaki “B”; “Fil halkı” ifadesini “mecaz olarak al, kendinde, hakikatinde gör” der gibi! Bilinen manasıyla fil, iri cüssesinden dolayı hantal bir hayvandır, ağır ve yavaş hareket eden bir hayvandır.

 

Buraya bir bilgi takviyesi yapalım. Hayvan Arapça enam demektir, insan bedenine de işaret eder. Çünkü, insan bedeninin ihtiyaç, dürtü, fonksiyonları bakımından hayvan bedenlerinden pek farkı yoktur. İnsanı insan yapan, hayvandan ayıran insan aklıdır. Bedenin işlevi, ihtiyaçları, dürtüleri çerçevesinde insan bedeninin hayvan bedeninden pek farkı yoktur. Bundan dolayı enam sözü insanın bedenine işaret olarak alınarak ayetler yorumlanmıştır, Üstat Ahmed Hulusi tarafından. Hatta Üstat tarafından insan bedeni sergilediği vasıflar yönünden şeytan, dabbe, arz, eş gibi vasıfları ile de yorumlanmıştır. Allah kendisinden razı olsun, bizi de ezber bozan ilmini hakkıyla değerlendirebilenlerden eylesin.         

 

Biz de burada geçen fil ifadesini insanın maddi, hayvani bedeni şeklinde yorumluyoruz. Çünkü insanın maddi bedeni ruh bedenine kıyasla bir filin hantal bedeni gibi ağır ve yavaştır, yapısı ve özellikleri dolayısıyla. Rabbimiz öz manaya ulaşmamız için ne güzel benzetmeler veriyor. Maddi beden ile ruh beden arasındaki farka işaret etmesi gayesiyle, insanın maddi hayvani bedenine, bir hantal hayvan olan filin bedenini misal getirmesi ne kadar yerinde bir seçimdir. Şimdi, gördük mü fili, hala “Görmedin mi?” fili? Demek ki her an görüyormuşuz ki fili, “Görmedin mi?” denmiş, “ gözünün önünde, görmüyor musun?” der gibi! Bizdeki Fil maddi bedenimizse, o halde filin ashabı da bedenimizin halkı olan uvuzları, duyuları, organları, yani maddi bedenimizin tüm parçalarıdır. Bu halk birleşik olarak o bedeni oluşturur, o bedene hizmet eder ve en önemlisi o kişiye kendisini beden sanmasını empoze eder, onu bedensel yaşama yönlendirir.

 

İnsan bedeni halkı konumunda olan beş duyusu ile insana beden olduğu yolunda sürekli aldatıcı mesajlar gönderir. Bundan dolayı, bu aldatıcı özelliğinden dolayı maddi bedenin şeytan ifadesi ile yorumlanması ne kadar isabetlidir. Allah sonsuza kadar razı olsun, Ahmed Hulusi’den. Kur’an’da Havva ismi geçmez Adem için, eşi ifadesi geçer ki, Adem’in ruhunun(manasının) eşi olarak bir de beden bilinci oluşmuştu onda.

 

Şeytanın apaçık bir düşman olduğu Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetlerinde yer alır(Yasin-60, Bakara-168, Bakara-208, En’am-142, A’raf-22, Yunus-5, İsra-53, Zuhruf-62 gibi…). Maddi bedenin şeytanlığı/aldatması insanı bedensel yaşama sürüklemesi, kendini bir beden sanması, bedene dönük vehmi bilincin yer etmesi dolayısıyladır. Bedenin ihtiyaçları asgari oranda, gerektiği kadar karşılanmalı, aşırıya gidilmemeli, beden için yaşanmamalı, bedene esir olunmamalı, bir şuur varlık olduğumuz, Allah’ı tanımak ve kendimizde bulmak için var olduğumuz unutulmamalıdır. Aksi halde sonsuza kadar kendimizi bir beden sanar ve o beden hapishanesinde sıkışmış olarak beden kabrinde, hayvani hayatı yaşar dururuz.

 

Üstte parantez içinde isimlerini verdiğimiz ayetlerde genel olarak “Muhakkak o/şeytan sizin için/insanlar için apaçık bir düşmandır” ifadesi yer almaktadır. Dikkat edin “apaçık bir düşmandır” diyor, apaçık haliyle bir düşmandır, düşman apaçıktır, düşmanlığı da apaçıktır. Yani kendisi, yapısı, apaçıktır ve size düşmanlık yapmakta yani gerçekten saptırmakta, aldatmakta, zarar vermektedir. Bedensel dürtüleri istikametinde yaşayıp, kendini beden sananlar, bedeniyle eşleştirenler, bedeni için yaşayanlar, hakikatinden uzak düşenler,  hakikatinden sapanlar için; artık bedenleri apaçık bir düşmandır. Bedenleri artık şeytaniyet işlevi görmektedir, onları aldatmakta, özleri olan Allah ile hallenmekten uzaklaştırmaktadır.

 

Ki bunun sonucu bedensel anlayışın içinde sıkışacak, iman edemediklerinden öz kuvvelerini açığa çıkaramayacak ve karşılaşacakları altında ezileceklerdir. Şu anda kendini beden sanıp, bedeninin istek ve arzularıyla eşleştiren, bedene dönük benliğini yüceltmek için şan, şöhret, para peşinde koşup zorluklar altında ezilenler gibi. Ama, bir gün bunlar elden çıkacak, bunun acısını tadacak, bunların ötesinde kendilerinde güzel bir hal bulamayacak, kendi varlıklarına ait koca bir hiç kalacaktır. Artık ne ile övünüp şımaracaklar, hava basacaklar, hükmedecekler, egolarını tatmin edecekler, dikkat çekecekler, neye tutunacaklardır?!

***

2-) Elem yec`al keydehüm fiy tadliyl;
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

 

Onların(Bi ashabil fiyl) yani “fil halkının kendimizdeki hakikati olan” beden halkının(bedenin duyuları, uvuzları, organları…) tuzakları nedir? En belirgin tuzakları, beden halkından olan beş duyunun bize madde alemi var sandırması, bizim de bir madde beden olduğumuza inandırmasıdır. Sonra diğer uvuz ve organların yeme, içme, çiftleşme, eğlenme vb. sürekli gündemde tutup, aşırılık sergileyerek bu beden zannını desteklemesidir. Örneğin göz sınırları içine giren frekansları alarak beyne iletir ve orda görme işlevini gerçekleştirerek maddeyi bize gösterir, maddeyi var sandırır, diğer duyu organları da benzer çalışmasıyla madde var sanısını destekleyerek bize tuzak kurmuş olur. Bedensel organ ve uvuzlarımız da dürtüleri gereği hep bu zannı tahrik ederek, tuzağa destek olurlar.

 

Ve bu tuzağa düşen insan da kendisini bir maddi beden olarak kabullenir, bedensel istek ve arzuları peşinde bir hayat sürer, hayvansal yanını sergiler. Hatta hayvanlardan daha aşağı bir hayat sergiler, çünkü hayvanlar o halleri ile, o insanın sahip olmadığı sezgiler ve görüşler içinde, ondan daha üstün bir hayat içindedir. O insanın görmediklerini görürler, hissetmediklerini hissederler, duymadıklarını duyarlar, başka alemlere ait.

 

Peki RabbiN nasıl yaptı da, o beden halkının tuzağını boşa çıkardı? Bu soruya cevap vermek için, Hasan Güler’in B-Meal’de Rab kelimesi için bazı yerlerde parantez içinde kullandığı “akıl” açılımı çok faydalı olacaktır. O halde soruyu şu şekilde düzenleyelim. RabbiN temsilcisi olan AklıN nasıl yaptı da, o beden halkının tuzağını boşa çıkardı? Efendimiz(AS) ahir zamanda bazı insanların Kur’an’ı daha iyi değerlendirebileceklerine, işaret eder ve daima ilmi ve aklı ön plana çıkarırdı. Allah’a şükürler olsun ki insanlık aleminde epey süredir Bilimin nimetleri üzerimize yağmur gibi rahmet olarak akmaktadır.

 

Evet, Rabbin(temsilcisi aklın) yine bedenin halkını kullanarak, onların şeytaniyet(beden zannı oluşturan aldatıcılık) vasfını ortadan kaldırmakta, şeytanını Müslüman(teslim olmuş) etmektedir. Şöyle ki örneğin maddeyi gören göz, şu an Bilim ve teknolojinin desteği ile, görme işlevinin gerçeğine ulaşmamıza araç olmaktadır. Böylelikle şeytaniyete çalışan yani maddeye aldanan göz artık, Bilimin de sayesinde maddenin gerçekte var olmadığına, var olanın ilim-kudret yani bilgi-enerji olduğuna şahit olmakta, hakikate teslim(Müslüman) olmaktadır. Rabbin(Rabbinin sendeki temsilcisi aklın) beden halkının tuzağını yine beden halkının hakikate hizmet etmesi ile boşa çıkarmıştır. Yani tuzağı yine, tuzak kuranla ortadan kaldırmıştır. Beden halkının gerçek işlevi, gereksinimlerinin sebebi, sınırı, doğru yönlendirilmesi sonucunda, neyin-niçin yaratıldığını, gereksinimlerin neyle, ne kadar, neye dönük olarak işlenmesi gerektiğini hep akıl bilimi kullanarak bulmuştur…

 

Örneğin yeme-içme denen hep aslında beyin için gerekli enerjiyi sağlamaya dönüktür. Beyin enerjinin büyük bir kısmını kullanır, demek ki beynin gerçek görevi olan işler fazla enerjiye ihtiyaç duymaktadır, takdir gereği. Ama, vücut için gerekli besin miktarı bellidir, fazla yemek vücutta yağ yükü oluşturur ki beyin enerjisi o yöne doğru harcanır, israf olur. Oruç bedene giren hammaddeyi azaltıp, beyin enerjisini hazım işiyle israf etmeden zikir, tefekkür gibi ilmi ve enerjiyi güçlendirici çalışmalarda kullanmak, Allah’a yakıyn elde etmek içindir. Su ile alınan abdest, toprakla alınan tehennüm vücuttaki statik elektriği boşaltıp, vücudu, dolayısıyla beyni rahatlatmak ve salat ile enerji ve ilim yüklenmesini sağlamak içindir. Bu örnekler arttırılabilir, detayları Ahmed Hulusi’nin eserlerinde yer almaktadır.

 

Sonuç olarak beden halkının tuzağı, yine beden halkının gerçek işlevi akıl tarafından kavranarak boşa çıkarılmıştır. Bu bilgiler ışığında yaşayanın, apaçık şeytanı(bedeni) Müslüman(teslim) olmuştur, akıl ve bilimle iman etmiştir gerçeğine, yapısının gerçek ve gerekli kadar olan gereksinimlerine kavuşturulmuştur. Bedenin şeytaniyet yönü Müslüman edilmiştir. İlme teslim olmuş, hakikatini anlamış, işlevinin farkına varmış, gereksinimlerinin sınırını bilmiş, yapısının gerçek işlevine kavuşmuştur…

***

 

3-) Ve ersele aleyhim tayren ebabiyl;
İrsâl etti üzerlerine tayrân ebabil`i (Ebabil kuşları).

 

“İrsal etti” deniyor! İrsal boyutsal bir olaydır, mekansal bir olay değildir. Rasul, boyutsal irsal olandır, her şey irsal olur özünden. Madde boyutu irsal olur, hücre boyutundan, hücre boyutu irsal olur atom boyutundan, atom boyutu irsal olur enerji boyutundan, enerji boyutu irsal olur ilim/bilgi(esma) boyutundan. Yani esma boyutundan enerji, enerji boyutundan atom, atom boyutundan hücre, hücre boyutundan madde irsal olur, yani algılanarak açığa çıkar, var olur. İrsal etti üzerlerine! Kimin üzerlerine? Beden halkının üzerlerine! Beden halkının üzerlerine derken, bir beden halkı var, ayrıca bir de beden halkının üzerine binen bir şey var değil! Kendi boyutunda tayran ebabil olarak bilinen şey boyutsal irsal ile onları yani beden halkını oluşturdu. Yani, tayran ebabil denen şeyler maddi beden boyutunu, boyutsal irsal ile oluşturdu, bu boyutta böyle algılandı…

 

Tayran ebabil, ebabil kuşları manasına geliyor. Ama, “irsal” ifadesinden anladığımıza göre bunlar başka bir boyutun varlıkları ve irsal ile bedeni oluşturuyorlar, beden olarak algılanıyorlar, madde boyutu olarak açığa çıkıp algılanıyorlar. Ebabil, genelde ağaç kovuklarında barınan, küçük ve hızlı, yükseklere uçan, çobanaldatan, yelyutan da denen bir kuş çeşidi. Maddeye boyutsal bir zumlama yaptığımızda atomun yapısı olarak, ortada bir çekirdek, etrafında dönen elektronlardan oluştuğunu görmekteyiz. Son yörüngedeki elektronlar diğer atomların son yörüngelere yükselerek uçuşlarını, hareketlerini sürdürmektedir. Adeta kovuktan kovuğa, yükseklere, çok hızlı hareket eden ebabil kuşları misali…

 

Tayran ebabil teyyare gibi seyran eden, çok hızlı kuşlar misali ile, elektronun çekirdek etrafında hareket eden elektronlara da bir işaret olabilir. Ya da maddeye daha fazla zumlama yaparsak, tayran ebabil ile atomların özündeki enerji boyutuna, ışık zerreciklerine işaret olabileceği yorumu da yapılabilir. Ki hepsinden çıkan ortak sonuç, madde alemin boyutsal irsal ile var olduğu, var algılandığı, kendine ait ayrı gerçek bir varlığının olmadığı, bedenin hayal olduğu, gerçeğin daha özde olduğudur. Hayata bu şuur ile bakan da gerçekte var olmayan bedeni için yaşamayı, bedenin peşinden koşmayı, kendini beden sanmayı bırakır, hakikati ile yüzleşir. Bedenine gerektiğinden fazla eğilmez, gerektiği kadar ihtiyacını karşılar, onu bir binek, bir araç olarak görür…    

***

 

4-) Termiyhim Bi hıcaretin min sicciyl;
Atıyorlardı onlara, kurumuş çamurdan taşlarını.

 

Ayetinde, “Bi hıcaretin min sicciyl” ifadesini, yine başındaki “B” yi dikkate alarak değerlendirmemiz gerekir. “B”siz olarak değerlendirdiğimizde, “kurumuş çamurdan taşlar” diye çevirebileceğimiz bu ifade, başındaki “B” hesaba katılırsa, “kurumuş çamurdan taşları kendinizde, hakikatinizde gerçeğinizde karşılığını bulun” mesajı ile karşılaşırız. Yani bahsedilen bizim dışımızdaki bir kurumuş çamurdan taşlar değil, bu kurumuş çamurdan taşlar ifadesinin bizdeki, yapımızdaki karşılığıdır. Bilindiği gibi hücre bedenimizin yapı TAŞIdır. Bu ayette de taşlar ifadesinin geçmesi çok manidar olup, hücrelerimizin kastedildiği kanaatindeyiz. Bedenimizin enerji yapısı dolayısıyla, bu gerçeğe işaretle pişmiş, kurumuş çamurdan taşlar ifadesi kullanılmış olabilir.

 

3. ayette anlaşıldığı gibi, bu ebabil kuşları bedenin üzerine irsal olan, bedeni oluşturan yapılar olduğu için, onların atması bizim bildiğimiz aynı mekanda olan bir atış değil, boyutlar arası aktarımdır. Enerji boyutunun kendisini hücre boyutuna irsal etmesi, hücreler olarak algılatmasıdır. Burada kullanılan “atıyorlardı” ifadesi atılanları tutup madde, beden algısına düşen bizler için uygun bir anlatım tarzıdır. Ayrıca enerji boyutu kendi boyutunda enerji olarak kalmakta, ama bizim boyutumuzda madde olarak algılanmakta, sanılmaktadır. Yani “atma” ifadesi, meramı yerine getiren çok uygun bir kelimedir. 

***

 

5-) Fecealehüm keasfin me`kûl;
Nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı.

 

Kurumuş, pişmiş çamurdan taşlar olan hücreler(bedende enerji alanı içinde olup, bu enerji alanından dolayı belli bir sıcaklıkta, kıvamda bulunan hücreler)  ölümün tadılmasıyla enerjisini kaybeder ve beden çözülüme, bozuluma uğrar. Ki ölümün tadılmasıyla, ruhu bedene çeken manyetik enerji alanının ortadan kalkmasıyla, ruh bedenden ayrılır ve enerjisiz kalan beden çözülmeye, çürümeye yüz tutar. Bu gerçek de son ayette “nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı” ifadesiyle açıklanmıştır. Yani ölümü tatmaları ile bedenleri elden gitti, beden olmadıklarını anladılar, gerçek yapılarını gördüler. 

 

Tabiî ki bu ayeti yazımıza temel olan bakış açısıyla, bu boyutsal gerçekler anlaşılınca, bilimin gözlüğü ile bakılınca, madde alemin gerçekte yok olduğu, beden zannının ortadan kalktığı, bedenin boyutsallıkla irsal olduğu, algılanır olduğu, açığa çıktığı, özdeki enerji boyutunun hücre boyutunu irsal etmesi ile var olduğu anlaşıldı, şeklinde de yorumlayabiliriz. Yani, nihayet, ilmin sayesinde boyutsal irsal fark edildi, gerçek varlık anlaşıldı, beden yapısının yenmiş ekin yaprağı gibi değersiz olduğu, bedensellik anlayışının geçersiz olduğu anlaşıldı.

 

Bu sureyi ayrıca şu bakış açısıyla da yorumlayabiliriz: Fil gibi iştahlı, fil gibi adam deyimlerini günlük hayatımızda kullanmaktayız. Bu sureyi yemek için yaşayanlara bir uyarı niteliğinde de değerlendirebiliriz. Bu durumda ebabil kuşları ve attıkları kurumuş çamurdan taşlar da, fazla yeme alışkanlığı olan aşırı kilolularda ortaya çıkan hastalıkları ve yağları oluşturan bünyelerindeki zararlı oluşumlar olarak değerlendirilir. Nihayetinde ömürlerini, zamanlarını, enerjilerini yemek için harcayanların da sonu her beden gibi kabirde böcek ve haşereler tarafından yenmiş ekin yaprağı gibi olmaktır. Fil ashabı yani fil gibi iştahlı, fil gibi cüsseli aşırı kilolu, yemeği yaşam biçimi haline getirmiş olanların da tuzakları ölümü tatmaları ile başlarına yıkıldı.

 

Fil ashabı denen fil halkının, yani yemek için yaşayanların tuzakları, sürekli yiyerek varlıklarını koruma, genişletme idi. Ama onlar da sonunda ölümü tattı ve bu psikolojik tuzakları başlarına geçti. Aşırı yemek bir fizyolojik rahatsızlık olması yanında, aynı zamanda psikolojik bir rahatsızlıktır da. Kızgınlığını bastırmak için kendini yemeğe veren çok sayıda insan vardır ki, bu yönelişleri hep kendilerini o olumsuzluktan uzaklaştırıp güvene alma, korumaya dönük psikolojik bir sorundur. Aşırı yemenin temeline inildiğinde, hep kişilerin kendini güvene alma isteği, korunmaya çekme gayreti görülür ki ortaya yapay bir korunma, güçlenme, alanını genişletme çıkar. İşte bu bir tuzaktır, kuranın aslında kendine kurduğu, içinden çıkamadığı bir tuzak. Ama, ölümün tadılmasıyla bu tuzak çöker, gerçek korunmanın, güvenin bu olmadığı, bedenin bir sonunun olduğu anlaşılır. Allah cümlemizi bedenin şeytanlığından kurtulmuş, şeytanını Müslüman etmiş kullarından eylesin.

 

Son olarak da şunu ekleyelim ki, tabiî ki tarihte Fil Vaka’sı denen olay yaşanmıştır ve bu sure bir yönüyle o olaya atıf yapmaktadır. Ama, biz bu yazımızda Evrensel İslam, Evrensel Kur’an, Evrensel Rasul değerlendirmesiyle, bu sureyi bir de kendimize, anımıza, hakikatimize yorumlayalım dedik. Çünkü bize de “Görmedin mi?” deniyor, bizden şu an, şu ana dönük, bir şey görmemiz isteniyor. “Görmedin mi?” deniyor, sanki “gözünün önünde, görsene, görmelisin, görebilirsin” der gibi. Bilimin geldiği şu seviyede, şu çağda, eh artık “Görelim!”, değil mi?! Gönül rahatlığı içinde, yeni bir şey ortaya koymaya çalıştık. Hatalar varsa benden, isabet ise Kaynak’tandır…