KÜTÜBÜ SİTTE/KADERE İMAN
4795 - Hz. Cabir (R.a) anlatıyor: "Resûlullah (S.a.v) buyurdular ki:
"Kul, hayrıyla, şerriyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz."
Tirmizi, Kader 10, 2145.
Bu hadise “KUL” ifadesi ile giriş yapılmış. Daha hadisin girişinde ne olduğumuz tek kelimeyle ifade edilmiş. Bu girişteki tek kelime dahi, anlayan için kadere imana yeter, artar bile… Evet, biz kuluz! Neye kuluz, nasıl kuluz? Kuluz, Allah’ın özelliklerinin(esmalar!) belli bir terkibiyle oluşmuşuz. Bu esma terkibimiz bizim takdir olunmuş, sınırları belirlenmiş programımızdır. Bu ölçüsü tespit olmuş özelliklerden oluşan programımız ile, mutlak kaynak olan Allah’a doğal olarak kuluz. Bu esma programımızdan ayrı, bağımsız bir varlığımız ve irademiz söz konusu değil. Allah’ın esmalarından oluşmuş esma terkibi olan programımız ile Allah’a özden doğal kuluz. Geldiğimiz yer belli, gideceğimiz yer belli. Yani, programımız belli, açığa çıkaracakları belli. Bundan dolayı kayıtsız-şartsız, tam bir teslimiyet ile özümüzdekine, özelliklerimize kuluz ve her an programımızın gereğini açığa çıkarmaktayız.
Şimdi kesinlikle cevaplanmamız gereken soru, birini seçmemiz gereken iki seçenek şu: Sınırlı bir tanrıya sınırlı kulluk sergileyen varlıklar mıyız, yoksa mutlak olan Allah’a mutlak kulluk sergileyen varlıklar mıyız? Her şeyde olduğu gibi, bizim de varlığımız Allah’ın esmalarından oluşuyor ve varlıkta her an Allah’ın esmaları açığa çıkıyor ise ve Tevhit ehli olarak biz buna iman etmiş isek, o halde her şey gibi biz de Allah’a mutlak kulluk halindeyiz. O halde bizler mutlak kul olarak, esma terkibimizin yani programımızın özelliklerini yerine getiriyoruz. Esma terkibimizin yani program özelliklerimizin getirisinin dışında bizden bir şeyin açığa çıkması söz konusu asla olamaz, bizde olmayan şey bizden açığa çıkamaz.
Mutlak kulluğun tersini iddia edip, özgür, ayrı, bağımsız varlık anlayışında inat etmek akla, bu sapkınlığa inanmak vicdana uygun düşmez. Bu aksi görüşte ısrar akılsız bir inadın, vicdansız bir kalbin göstergesi olup, rüşte erememiş sapkınlığın bir ürünüdür. Çünkü bozulmamış sağlam akıl, mevcudun her an yaratılışına, Tekin Takdiri’nden öte, farklı bir yol bulamaz. Kader, Takdir, Miktar sistemi olmasaydı, her şey birbirine girer, birbirine benzer, aynısı olur, o an varlık donar kalır, hiçbir şey olamazdı… Özde değişmeyen Tek, mevcutta değişimi İlminde Taktir/Miktar mekanizması ile sağlar ve mevcudu var kılar.
Her şeyin eşit olması demek, tam bir eşitliği istemek, aynileşmenin sonucu olarak mevcudun donması, sabitlenmesi demek olur. Allah’ın sınırsız-sonsuz esmalarının açığa çıkıp, evren içre evrenler ve canlılarını var kılması için Kader, Takdir, Miktar mekanizmasına gerek vardır. Allah esmalarından belli miktarlarla terkipler oluşturulacak ki Allah’ın esmaları ve bunun doğal sonucu olan mevcudat açığa çıkabilsin. Allah’ın Kaderi ötedeki bir tanrının takdiri olmayıp, varlığımızın özü olan esma terkibimiz yani program özelliklerimizdir. Bu program özelliklerimizin farklılığından dolayı, mevcudatta gözlemlenen hayır(iyi) veya şer(kötü) olarak tanımlanan değerlendirmeler söz konusudur, doğumumuzdan ölümümüze kadar, her alanda, her olayda... Hepsi kader iledir, takdir mekanizması sonucu açığa çıkar, hepsi Allah’ın esmalarının sonucu var olur, bu gerçeğe işaretle “hayır ve şer Allah’tandır” denir…
***
Bize göre, olumlu(iyi, güzel, pozitif, faydalı…) getirisi olan şeyler(işler, düşünceler, sözler, fiiller, yaşayışlar…) hayır; olumsuz(kötü, çirkin, negatif, zararlı…) getirisi olan şeyler(işler, düşünceler, sözler, fiiller, yaşayışlar…) şerdir… Bu kapsamda her anımızdaki her şey, ya hayırdır, ya da şerdir… Yani her an, kendimiz için ya hayırlı ya da şerli işler içindeyizdir… Yaşadığımız her andaki her şeyin, bize ya hayrı(iyiliği, faydası…), ya da şerri(kötülüğü, zararı…) söz konusudur… Bir an sonraki sonucu itibarı ile, hayır veya şer olan her şey, kader iledir… Hakkımızda hayır(iyi) ve şer(kötü) sonucu oluşturan her şey, yani her anımız takdir edilmiştir… Her anımızda yaşadıklarımız bir takdirin, yani miktarın, ölçünün sonucu otomatik olarak açığa çıkar…
Henüz babada bir nutfe iken genetik bazı özelliklere sahip olan yapımız, anne karnında anneden aldığı genetik özellikler ve yıldızlardan aldığı kozmik ışınlarla ruhumuz şekillenir, beynimiz programlanır… Gerek ruhumuz ve gerekse beynimiz, hatta tabiî ki bedenimiz, aslında belli manalarla programlanmış, yani belli frekanslarla oluşturulmuş olur. Kendi yapımızdan şöyle bir geriye yolculuk ettiğinizde, evrenin bir nokta halinde olduğu hale kadar varmış oluruz. Şimdi düşünelim bu noktanın parçalanıp, sayısız yapıları oluşturması için, bir takım özelliklere sahip olması gerekir. Bir yerde bir oluş var ise, onda o hareketi oluşturacak özelliklerin olması gerekir. O şeyin o oluşu ortaya çıkaracak, gerekli terkiple ölçeklendirilmiş özelliklerle donatılması gerekir.
Her oluş farklı ölçekteki özelliklerin açığa çıkarmasıyla oluşur. O Evren noktasındaki ölçekli özellikler(ölçüleri, ağırlıkları, miktarları tespit ve terkip edilmiş özellikler!) ilk oluşunu açığa çıkardığında, açığa çıkan yapılarda da o Noktadaki özelliklerden dağılır. Açığa çıkanların, o noktadan ayrı bir varlıkları ve özellikleri düşünülemez. Çünkü o noktanın varlığından, onun özellikleriyle açığa çıkmışlardır. İşte o noktanın sahip olduğu özellikler, o noktanın programıdır, Evren denen bu ekranda açığa çıkanların yazılım programıdır, o özellikler… O noktadan açığa çıkan yapılardaki programlarda(terkiplenmiş özellikler!) o Ana Programdandır, yani o Noktanın Özelliklerindendir. Aklın onayladığı gerçek bu olunca nerede özgür varlıklar ve özgür iradeleri…
Ruhumuz bedenimiz, bedenimiz ruhumuzdur, ama biz duyular ve beyin olarak algıladığımız, aslı belli frekans dalgaları olan ışınsal yapı olan organlarımız ile, bu ışınsal ruh yapımızı maddi beden olarak algılamaktayızdır… Yani bizler her an aslında belli manalar(Ruh) taşıyan, belli frekanslardaki sayısız enerji dalgalarından oluşmuş sınırsız bir ışınsal yapı(Melek) içindeyiz… Ve bu yapıyı biz sınırlı frekanslardan oluşan sınırlı frekans algılayıcılarımız ile, madde alemi ve madde yaşamı olarak değerlendiriyor ve sınırlıyoruz… Bizim gerçek varlığımızın kaynağı bilgi-enerji olan o yapıdır ki dindeki adı ilim-kudrettir ve ahret yurdu olarak isimlenmiştir…
***
Evet, belli frekanslı dalgalardan oluşmuş bedenimiz, beynimiz, duyu organlarımız var. Bu frekanslar kendine uygun mana içerikli frekansları alıp değerlendiriyor ve bir çıktı oluşturuyorlar. Beynimizin çalışma işlevi, frekans içeriği belli, o anki hangi mana içerikli frekansları alıp, hangilerini almayacakları belirli. Çünkü programının özellikleri, o anki frekansının durumu belli, sınırları içine giren frekansı, programına en uygun olan kısa yolu seçicilik özelliği ile alacak ve programı istikametinde bir çıktı oluşturacaktır. Bu işlev, hadiste “kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe” açıklamasıyla ifade edilmiştir.
Bir frekans okyanusu evreninde yaşıyoruz, bir manalar aleminde yaşıyoruz. Beynimiz frekans yapısına uygun frekansı alacak, frekans programından geçirecek, sonucu bir frekans olarak yayacaktır. Kendine isabet edecek frekansın sonucuyla hem enfüsünde hem de afakında yüzleşecektir. Kendi frekans programına uygun frekansları(ve getirisi olayları) alacak ve yayacaktır. Onun Evren denen bilgisayarın yazılım programının tersi istikametinde işlev açığa çıkarması imkansızdır. Çünkü kendisi de o ana bilgisayarın ve ana programın bir parçası konumundadır.
Henüz nokta iken Evren, mevcudat, içindekiler ve olacaklar, onları açığa çıkaracak özellikler şeklinde o Ana Program olarak var idi. Ümmül-Kitap denen Levhi Mahfuz olan Allah’ın esmalarından oluşmuş o terkipsel program özelliklerinin işlevinin getirisi olarak alemler ve içindekileri açığa çıkarmaktadır her an… O özellikler içerisinde frekansa endeksli olarak, noktasal ve odaksal olarak şaşmadan geçiyor, geçecek zaman… Kaçacak olan şey de yakalanamayacaktır, çünkü programımızın frekans seçicilik alanına girememiş, frekanslarda gerekli çekim oluşmamıştır. O kaçan şey bizim programımızın alanına girememiş, frekans olarak değerlendirilememiş, frekans olarak çekilememiş, işlenememiştir. Bize takdir edilmemiş, nasibimiz olmamış, bize yazılmamıştır…
İşte bu kadar kesin ve keskin bir alemde yaşıyoruz. Tesadüfe ve şansa yer yok işleyen bu sistemde. Herkes, her şey evrende kendisine takdir edilen programla var oluyor ve o programın getirisi onun hak ettiği oluyor. Evrende herkes için temelde aynı şekilde işleyen mekanizma ile var olduğu için insan, haline isyan edip, bir tanrıyı suçlama lüksüne de sahip değil. Allah’ı ise suçlayacak zaten bağımsız bir varlığı yok, ki O zaten dilediğini yapıyor, suçlama denen hal dahi esmalarının açığa çıkışı yönüyle O’nun dileği içinde yer alıyor. Allah ve Kaderi böyle mutlak bir mana içerir iken kim, nasıl Allah’ı ve Kaderi inkar edebilir ki?!
Her şey Allah iledir, her şey kader iledir. O halde şeylerdeki haller, hep Allah’ın Taktiridir. Takdirden öte yol yok, takdirden öte kul yok! Her şey her anıyla takdirindekini yerine getirmektedir, takdirindekinin sonucunu yaşayacaktır. Yani ölçülü esma programının getirisini kulu olarak yaşayacaktır. O RabbiNin kuludur, esma terkibi programının çıktısıdır ki iş alemlerin Rabbi olan Allah’a, alemlerin yaratıldığı Noktadaki esma terkibinden Özü olan El-Esma sahibi Allah’a varır… Bunu böyle bilmedikçe, yani kadere iman etmedikçe kişi iman etmiş olmaz, iman edemez…
***
4796 - Ubâde İbnu`s-Sâmit (R.a) oğluna ölümü sırasında demiştir ki: "Oğulcuğum, başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe sen, imannın hakikatının tadını asla bulamazsın. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`ın şöyle söylediğini işittim:
"Allah`ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kalemi yarattı ve: "Kıyamete kadar olacak şeylerin miktarlarını yaz!" dedi."
"Oğulcuğum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`dan şunu da işittim:
"Kim bu inanç dışında olarak ölürse benden değildir."
Ebu Davud, Sünnet 17, (4700); Tirmizi, Kader 17, (2156).
“İmanın hakikatinin tadını asla bulamazsın” ifadesi “neden iman etmeliyiz, niçin iman etmeliyiz?” sorusuna cevaptır. İman kişinin kendisi için gereklidir, bir tanrının gönlünü hoş etme için değildir. Çünkü iman etmemizden hoşnutluk da olsa fayda görecek veya inkar etmemizden kızgınlık dahi olsa zarar görecek bir tanrı yok. Allah’ın ise bizim imanımıza ihtiyacı yok, ne yapıyorsak kendimiz için, imanımız ile tat bulmak, huzura ermek, hakikati yaşamak için yapıyoruz. O halde bizde oluşacak tatsızlığın, huzursuzluğun, mutsuzluğun kaynağı; imanımızdaki eksiklik, hakikate karşı körlüğümüz, gerçeklere karşı perdeliliğimiz, akıl ve imandan uzaklaşmamızdır.
İman bizim huzurlu yaşamamız için gereklidir, Allah’ın ise hiçbir şeyimize ihtiyacı yoktur, ne yapıyorsak kendimiz için yapmaktayız. Allah için yapabilecek bir şeyimiz yoktur. “Allah için”in gerçek manası “Allah’a iman edip getirisini elde etmek, rıza haline ulaşmak, teslimiyet şuuruyla yaşamak için” anlamındadır. Aksi halde ihlasa ereyim derken “Allah için”in manasını saptırır isek, işte o an ihlastan sapmış oluruz. Halis din olan İslam’ın teslimiyet üzere var olduğunu bilmeyen, zaten her şeyin-her an ALLAH’a teslim kul olduğunu görmeyen, kendi için değil de ALLAH için bir şeyler yaptığını sanarak, huzursuzluk içinde huzur arar çaresiz…
ALLAH’ın ilk yarattığı şey Akıl Kalemidir. Akıl kalemdir, kalem denen Akıldır. Aklı Evvel olan, İlk Akıldır. Akılların öncesi olan, akılların kaynağı olan ilk, Tümel Akıldır o Kalem. Aslı ilim olan o Akla esmalarından takdir etmiş, esmaları ile o Aklı yaratmıştır. Esmalarını miktara vurunca, ölçüyle terkipleyince, onda böylelikle programı da oluşmuştur. Ki kıyamete kadar olacak şeyler o programdan, terkiplenmiş esmalardan, ölçülenmiş özelliklerden açığa çıkacaktır. Alemlerde açığa çıkacak her şey özü esmalar olan o Akılın özelliklerinden açığa çıkar, akla göre var olur, akıl ile var olur, akla göre var olur, alemlerin aslı akıldır. Siz isterseniz ona bilinç, şuur da diyebilirsiniz. Ki onun da aslı esma denen manalar olduğu için alemlerin aslı İlim yani Bilgidir.
Hadislerdeki ifadeler gayet açık, akla ve bilme gayet uygun iken, kadere iman etmemek, kaderi inkar etmek akıllı insanın harcı olamaz. Akıllı insan Tek ve Takdirinden başka mevcuda varlık bulamaz. Tüm yanlış anlayışların temeli, duygusallığın oluşturduğu tanrı zannından kaynaklanmaktadır. Allah ve Sistemi, İlmi ve Kudretiyle tanrı zannını yıkar geçer. Yüzünü Sistem olarak gösteren Allah’a yönelen, insan gibi düşünen tanrı zannından arınır. Tanrı zannından arınmanın tek yolu Allah’ın indindeki İslam’ı, Allah’ı bize dönük Sistem yüzüyle tanımaktan geçer. Allah denince aklına bir Sistem gelen, O’nu varlık olmanın üzerinde İlmin Özü olarak müşahede eder ve duygusal tanrı varlık zannından arınır…
***
HADİD 22-23) Arzda (bedeninizde-dış dünyanızda) ve nefslerinizde (iç dünyanızda) size isâbet eden hiçbir musîbet yoktur ki, bizim onu yaratmamızdan önce, bir kitapta (ilim boyutunda takdir edilmiş) olmasın! Muhakkak ki bu Allah üzerine çok kolaydır! (Bunu bildiriyoruz) ki elinizden kaçana üzülmeyesiniz ve size verdiği ile de sevinip şımarmayasınız! Allah çok övünen kibirli hiçbir kimseyi sevmez!(A.H./YANSIMALAR)
Kadere iman bilgisi elimizden kaçana, verilmeyene üzülmememiz, elimize geçenle, verilenle kibirlenmememiz için bildirilmiştir. Haline üzülüp, kibirlenmek şeytaniyetin bir vasfıdır, bir aldanışın göstergesidir. Hiç bir şey kalıcı değildir, en nihayetinde ölümün tadılmasıyla birlikte dünyalık her şey insanın elinden çıkacaktır. Eğer insan elindekilere alışmış, sahiplenmiş, bir övünç, kibir haline getirmiş ise, elindekileri kaybedecek, kibir ve üzüntüsüyle baş başa kalacaktır. Daha yaşarken elinden çıkanların üzüntüsünü taşıyan kişi, az ya da çok o şeylerden dolayı kibirlenmiş demektir. Çünkü o şeyleri sahiplenmiş, kendisine mal etmiştir ki kaybettiğinde üzülüyordur.
Er ya da geç sahip olduğumuz şeyleri kaybedecek, kendimize o şeyleri mal ettiysek onları kaybetmenin üzüntüsünü tadacağız. İşte bu üzüntü anları hep cehennem yanışlarından bir parçadır. Henüz dünyada iken bu yanışları bitmemiş, bu alışkanlığın üstesinden gelememiş kişinin, ölümü tatması ile birlikte kaybedeceklerini de eklersek, oluşacak halini dikkate almayıp, peşin cennet beklentisi içine girmesi ne kadar gerçekçi olur?! Yol uzun, yolcu yorgun. Gerçekten insanın bu yolda hakka ve sabra çok ihtiyacı olacak. Kadere iman, onun bu yolculukta karşılaştıklarından dolayı kederlenmemesini temin edecektir.
Her şeyin kader ile olduğuna, önceden takdir edilmiş olduğuna, hakkında yazılmış olduğuna tam manası ile iman eden bir kul üzüntü, sıkıntı, stres, isyan, kızgınlık, kırgınlık, suçlama vb. tüm negatif/olumsuz duygu ve düşüncelerden uzak olur. Böyle bir bakış açısı ile yaşayan insanın içinde olduğu huzuru, cennet yaşamını fark edebiliyor muyuz?! Kadere iman insanı kederden kurtarır. Kadere iman her an her şeye karşı gereklidir, geçerlidir. Kullanım alanı geniştir, tüm hayatı, yaşanan her şeyi içine alır. Her anımızı, her şeyi kadere iman kalkanı ile karşılayabilirsek, o şey artık bizi etkilemez, üzmez, sıkmaz olur. Her anımızda maddi ve manevi kazanımları, kaderi gereği El-Esma sahibi Allah’tan bilmek, verilende vereni görmek bizi kibirden ve sahiplenme alışkanlığından kurtarır.
Her anımızda maddi ve manevi kayıpları, kaderi gereği El-Esma sahibi Allah’tan bilmek, verilmeyende vermeyeni görmek bizi üzüntüden ve inat alışkanlığından kurtarır. Her şey(her anımız ve getirileri!) kader iledir, kadere iman her an aklımızda yer etmesi gereken bir ilkedir. Her an, içimizde ve dışımızda karşılaştığımız her şeye kadere iman şuuru ile yaklaşmalı, o şeyin bizi denge notamızdan uzaklaştırmasına engel olmalı, her an Allah ve takdiri ile olduğumuzu aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu şekilde daimi haline getirilen kadere iman şuuru ile, her şeyin kaderle olduğu bilinciyle yaşarsak kul olduğumuzu unutmaz, huzur içinde kalbimiz Allah ile olmuş olur. Ve böylece Allah’a olan imanımızın hakiki tadını tatmış oluruz.
Üzüntü, sıkıntı, stres, pişmanlık, isyan, öfke, kızgınlık, kırgınlık, kınama, suçlama, kibirlenme, sahiplenme gibi sayısız negatif(olumsuz) duygu ve düşüncelerimizin sebebi temele inersek hep kadere tam manası ile iman edemediğimizden, Allah’ı hakkıyla tanıyamamamızdan kaynaklandığını fark ederiz. Soru ve sorunlarımızın temel kaynağı hep kadere hakkıyla iman edemeyişimiz, kadere iman bilgisi ile yaşananları karşılayamamamızdır ve bunun doğal sonucu olarak da oluşları kişilere yükleyip üzüntü ve kibire düşmekteyiz.
Her türlü soru ve sorunlarımızın temelini kadere iman konusundaki zafiyetimiz olduğu için ve her şey kader ile olduğu için, kadere iman konusu Allah’a imanın olmazsa olmazı olarak en önemli konu olmaktadır. Allah’a iman eden birisi olarak her an kadere iman bilgisi ile yaşamak zorundayız, ki gerçekten iman edip, imanın tadını almış olalım. Bundan dolayı kadere iman konusu asla geçiştirilemeyecek, her an taze tutulacak, hiçbir an akıldan çıkarılmayacak, sürekli şuurda yer edilecek, çok çok önemli bir konudur. Allah’a iman eden aklı başında birinin kadere iman konusunu göz ardı etmesi, önceliklerinde en sonlara itmesi, hafife alması, gerekli önemi vermemesi, gevşek davranması, önemsememesi, derinliğine inmemesi, her anına yaymaması, hayatında ve şuurunda sürekli yer etmemesi düşünülemez.
Kadere iman etmeyenin Allah’a imanı tam ve doğru olmaz, tam manası ile kadere iman edemeyen kederden ve kibirden kurtulamaz. Dünyası cehennem olanın(maddi ve manevi kayıplar ile yanış!) ahreti cennet olamaz. Dünyada a’ma olan, ahrette de a’ma’dır, sistemde tesadüfe, şansa yer yoktur. Her şey kader, taktir, miktar, ölçü, nizam, sistem, düzen iledir. Sihirli bir değneği olan tanrı yoktur ki dünyada ya da ahrette insana dokunsun da onda takdirinde olmayanı, kendisine kolaylaşmamışı, kendinde olmayanı, programı dışındakini, fıtratına ters olanı, esma terkibine aykırı olanı, yolu üzerinde olmayanı ona versin?! Olmaz, olamaz, bunun olmasını beklemek akla, mantığa, sağ duyuya, vicdana, sisteme, yola, yönteme aykırıdır…
Kadere iman yan gelip yatmak da değildir, ama yan gelip yatanın da, çalışıp çabalayanın da kaderi gereği kendisine takdir olan olduğunu bilip, her türlü endişe, eleştiri, çekiştirme, çekememezlik gibi sayısız olumsuz duygu ve düşüncelerden de arındırır. Kişi bilir ki kaderinde varsa, takdir edilmişse çalışıp çabalamaktadır, bundan dolayı övünüp kibirlenmez. Kişi bilirse kaderinde yoksa, takdir edilmemişse gerektiği kadar çalışıp çabalayamayacaktır, bundan dolayı haline kahredip, üzülmez. Kendini, yaşadıklarını, karşılaşacaklarını, olgunluk ile karşılar, her halükarda içsel olarak huzura odaklanır, cehennemde bile cenneti yaşar, ateş onu yakmaz olur. O kulun vicdanı rahattır, çünkü takdir edilen miktarda kapasitesini sonuna kadar kullanmıştır. Sonuç daha başlangıçtan itibaren hep Allah’a aittir, kaçınılmaz başlangıca ve sonucuna razıdır.
***
Ayette geçen “bizim onu yaratmamızdan” ifadesi, kökeni esma olan “biz” şuuruyla doğal kulluklarını sergileyen melekiyet boyutuna aittir, bu meleklerin ifadesidir, Hz. Muhammed’in(AS) o yüce/ala meleklerle iletişimidir. “Allah çok övünen kibirli hiçbir kimseyi sevmez!” ifadesi çok övünen kibirli kimsenin övünüp kibirlenmesine sebep olan şeylerin elinden çıkması sonucu düşeceği zor ve kötü hale işaret etmektedir. Allah’ın bir kimseyi sevmesi veya sevmemesi duygusal bir işlev olmayıp, kişinin yaptıklarının otomatik sonucuyla karşılaşmasını, hayır yapanın hayrı, şer yapanın şerri bulacağına dönüktür. En büyük şer ise kibirlenmektir, kibrin sebebi benliktir, kibirden arınmak benlikten arınmakla olur. Öyleyse gerçek hayır, benlikten arınmak, Allah’a ve kaderine tam manası ile teslim olmaktan geçer, ki gerçek kulluğun manası da budur.
Allah, benliğini ortaya çıkarıp, şirk koşanı sevmez. Yani benliğini ortaya çıkaran, kendine O’ndan ayrı bir varlık veren, bu zannıyla sahiplenme içine girer, sahiplendiklerini kaybedince de üzüntüsünü çeker. Kim ne yaparsa kendine yapar, Allah’ın kimsenin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Sırlar zıtlarda gizlidir, varlık peşinde koşan yokluğa, yokluk peşinde koşan varlığa duçar olur. Kendinde bir varlık gören ve varlığını sahiplendikleriyle güçlendirmek isteyen, kaybetmenin acısını tadacaktır, tadar. Hay olan Allah hayat ile kişiye, “sen bana kul olmanın ötesinde bir hiçsin, sen benim yaz-boz tahtamsın, sadece ben varım, ben dilediğimi yaparım, yaptıklarımın hesabını vermem” mesajını onun suratına yaşantı olarak sürekli çarpar. “Allah dilediğini yapar, yaptıklarından sual olmaz.
Ayette geçen “Muhakkak ki bu Allah üzerine çok kolaydır!” ifadesinden kaderin bir Kitapta yazılıp takdir edilmesi ve o Kitaptan yaratılmasının Allah için çok kolay olduğu vurgulanılıyor. Tabiî ki bu kitap Evreni oluşturacak Bilgi/Mana boyutudur. Klasik manada anlaşılan kitabın bilgiler, manalar içeren bir araç olduğu değerlendirildiğinde, burada Kitap ile kastedilenin mevcudun özü olan Bilgi, Mana Boyutu olduğu anlaşılacaktır. Bu Allah için çok kolaydır, çünkü Kader O’nun Kadir’inin bir yansımasıdır, Kudretinin gereğidir. Kader Allah’ın Kadir isminin getirisidir, Kudretinin işaretidir. Öyleyse kadere iman etmeyen, kaderi inkar eden Allah’ın Kadir ismini yani Kudretini inkar etmektedir.
Allah’ın Kadir ismi yani Kudreti kendisini bize enerji boyutundaki Kudret olarak gösterir ki bu Kudret, kader/takdir/miktar ile değişik frekanstaki dalgalar olarak tarafımızdan algılanılır. Sınırsız Kudretini, sınırlı frekanstaki dalgalar olarak takdir etmek, o şekilde ölçülü olarak algılatıp Evren içre evrenleri var kılmak Allah için çok kolaydır. Çünkü Allah bunu sağlayacak sınırsız ilme Alim ismi ile sahiptir. İlmi ile ilminde var eder alemi, İlminindir Kudreti. Allah’ın, temeli Alim ismi olan Bilme işlevinin manası, o şeyi İlmi ile-ilminde-ilmi suret olarak var etmesidir.
Allah’ın Bilmesi, kuru bir bilmek değil, o şeyi ilmi ile, ilim olarak var etmesidir. Ki aslı ilim/bilgi olan o şey, yine aslı ilim/bilgi olan aklımıza madde/fiil/oluş olarak yansır, öyle algılanır. Allah’ın bilmesi o şeyi esmaları ile yapmasıdır, pasif bir biliş değil, aktif bir oluş sergilemesidir. Ki iç içe geçmiş bir bütün olan tek yapılı İlim-Kudret-İrade(ve diğer esmaları) ile o şeyi oluşturur. Tanrı zannında olanların “ben isterim, o verir, o bilir, ben yaparım” yaklaşımları, Ahad-Vahid olan Allah anlayışı ile, Tevhid ile bağdaşmaz. O Tek ve Bütündür, hiçbir şekilde varlığında ve özelliklerinde parçalanma, bölünme, ikilik, ortak kabul etmez, barındırmaz…
"ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK..." (En’âm-91), DİLEDİĞİNİ YAPAR. (Bürûc-16), YAPTIKLARINDAN SUAL SORULMAZ!.. (Enbiya-23), BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK!.. (Kamer-49) ayetleri düşünen beyinler için, son noktada, kesin bir biçimde, yaşanan gerçeği apaçık ortaya koymaktadır, bunun ötesine yol yok!... Böyle Mutlak bir Allah ve Mutlak bir Kader ileyiz. Her şeyi kapsayan, içten ve dıştan manasıyla kuşatan Allah ve takdiri ile yüz yüzeyiz. Artık basit duygusallıkları, ucuz hesapları bırakıp, mutlak gerçeğe yönelmeliyiz. Sınırsız Allah, sınırlı bir tanrı değildir; mutlak kader, ikilik ve ihtimal sunmaz. Biz sanıyoruz ki herkese eşit özellikler verilmiş ya da verilmesi gerekir ve herkesin önüne çok seçenekler sunulmuş ya da sunulması gerekir. Öncelikle hiçbir kimsenin eşit doğmadığını, eşit şartlarla karşılaşmadığını, eşit imkanlara sahip olmadığını, eşit seçeneklere sahip olmadıklarını, eşit olmadıkları gerçeğinin hakkını vererek dile getirelim. Bunun tersini iddia etmek yaşanan gerçeklere ters düşer ki bu iddiada inat etmek bize ve dini anlayışımıza zarar verir ve kimse tarafından kale alınmaz.
Hatta şunu iddia etmek bile yersiz ve geçersizdir: Tamam, herkes farklı şartlarda, farklı imkanlara sahiptir. Ama, kişi sahip olduğu şart ve imkanlara, özelliklere göre imtihan edilip, bu şart ve imkanlar dikkate alınarak, eksiklikleri sonradan telafi edilerek değerlendirilir, eşitlenir” derseniz sonuç yine eşit olmaya gider ki o halde herkesin cennete girmesi gerekir. Çünkü iman dahi takdir meselesidir, şartlar telafi edilecek ise sonradan herkese iman ile takviye edilmesi gerekir ki bu işin sonunda da herkesin sonu cennet olur. Ama, ayetler sonsuza kadar cehennemde kalacak kafirlerden de bahsetmektedir. Çünkü kişinin yapısında oluşturulmamış bir özelliğin, sonradan ondan açığa çıkmasına ihtimal yoktur. Kişinin az da olsa yapısında varsa iman, sonrasında yatay bir genişleme ile o iman ondan açığa çıkar ve cehennemden cennete geçer. Aksi düşünceler hep tanrı zannının ve kadere hakkıyla iman edememenin getirisidir, hevesini ilah edinmektir, zan ise hakikatten bir şey içermez…
***
Herkes farklı miktarda, değişik ölçülü özelliklerle donatılmıştır, terkibi gereği her şey birbirinden farklıdır. Herkesin dünyası farklıdır, bu yönde bir eşitlik yoktur, eşitlik olamaz. Eğer eşitlik olsaydı, mevcudat var olamazdı; tek, sabit, donuk bir mevcut olurdu; çokluk, çeşitlilik olamaz, esmalar açığa çıkamaz, dünya, ahret, cennet, cehennem… olamazdı. Bundan dolayı varlıkta eşitlik beklemek abes olur, eşitlik olmayan, olmayacak bir iştir. Ama Allah’ın Adl ismi gereği adeleti vardır ki, Adl ismi O’nun hangi esmasını açığa çıkarmayı dilemiş ise, o şeyi gerekli esmalar ile donatması ve dileğini açığa çıkarmasıdır. O şeyin programı kendisi için oluşturulmuş esma terkibidir ki bu esma terkibi özelliklerinin gereğini sapmasız açığa çıkarır, dosdoğru yolu üzerinde ilerler…
Bir esma terkibi olarak var olan beynimiz, belli manalar ihtiva eden frekans dalga yapısı istikametinde dışından ve içinden kendine ulaşan frekanslardan kendi frekanslarıyla eşleşeni alır değerlendirir. Gerçekte çoklarının sandığı gibi insanın önüne sunulmuş, içinden dilediğini seçebileceği seçenekler sunulmamıştır. Beynin nöronları programlandığı frekanslara uygun frekansları alır ve onları değerlendirerek bir karar verir. Belli bir çalışma sistemi ile programlandığı için beyin, alacağı, değerlendireceği, açığa çıkaracağı manalar da bellidir, ta en baştan. Siz özgürce dileyemezsiniz, dileyen oluşturduğu değişmez bu sistemi ile Allah’tır. Şimdi önümüzde böyle bilimsel bir gerçek var, akla seslenen sistem var ve kadere imana delil var. İçinde yaşadığımız sistem bu, beynin çalışma gerçeği bu, kaderle ilgili ayet ve hadislere ışık tutan gerçek bu!..
Peki gerisi?... Her şey kader iledir!.. Yani iş başındaki bu sistem gereği hakkında çalışma takdir olanlar, çalışmanın yolu kendisine kolaylaştırılanlar, programı el verenler, kapasitesi, özellikleri yetenler çalışacak, diğerleri muvaffakiyet gösteremeyecektir. Bu yolda muvaffak olup cennetlik olanlar, yapısını oluşturan esma programı gereği, gerekli özelliklerle yaratıldığı için, gerekli program çerçevesi gereği olacaktır, kişinin yaşamı kendisine takdir edilen programının içinde geçecek, programının dışına çıkamayacak, kendinde olmayan özellikleri açığa çıkaramayacak, getirisini elde edemeyecektir. Kim hangi program özellikleriyle yaratılmışsa, o programının gereğini yerine getirecek, programında olmayanı açığa çıkaramayacaktır. Çünkü bizden bizde var olan açığa çıkar, olmayanın açığa çıkması imkansızdır, aksinin olmasını düşünmek akla ve ilme aykırıdır.
Bundan dolayı herkes hakkında takdir olanı kolaylıkla yapacaktır(beynin programına uygun olanı seçecektir!). Bu takdir edilen program kişi bazında anne karnında , evren bazında arz ve semalar yaratılmadan yazılmıştır. Evren yaratılmadan önce esmalar ile programı oluşturularak aklı şekillenmiştir. Anne karnındaki bebeğin beyninin programı dahi o ana program gereğidir, getirisidir. Ve her şey o Ana Programın gereğini, esmalardan kendine düşenin gereğini açığa çıkarır, her şey kader iledir. Ana Programı ile işlev gören Evren tek bir vücut iken, evrende açığa çıkanların ondan bağımsız varlıkları ve iradeleri olabilir mi? Olamaz, hepsi de özleri olan esma programlarına kul olarak vardırlar, kılıçtan keskin(özgür varlık ve özgür irade zannını kesen, ortadan kaldıran!), kıldan ince(sağa, sola sapmaları söz konusu olmayan, çok hassas, ince, tespit ve sabit kılınmış!) bir sıratı müstakim(istikametleri olan yol!) üzerinde sapmasız dosdoğru ilerlemektedirler, kaderleri üzere O’na kuldurlar.