Bi Ayatillahi: Hakikatindeki Allah Ayetleri

15 / Ekim / 2009 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com
BE-SİYN-MİYM-ALLAH-RAHMAN-RAHİYM
Saim Yusuf
Nahl Suresi’nden B Yorumları:

96-) Ma ındeküm yenfedü ve ma ındAllahi bakın, ve lenecziyennelleziyne saberu ecrehüm Bi ahseni ma kânu ya`melun;
Sizin indinizdeki tükenir... Allah indindeki ise bakidir... Sabredenlere gelince, elbette onların ecrini, yapmakta olduklarının daha güzeli ile (B sırrınca) karşılarız.


97-) Men amile salihan min zekerin ev ünsa ve huve mu`minun fele nuhyiyennehu hayaten tayyibeten, ve lenecziyennehüm ecrehüm Bi ahseni ma kânu ya`melun;
Erkek’ten veya dişi’den (olsun), kim mü’min olarak salih amel ederse elbette biz ona tayyib (temiz-hoş, ölümü olmayan) bir hayat yaşatırız... Ve onlara elbette yaptıklarının daha güzeli ile (B sırrınca) ecirlerini veririz.

 

 “Bi ahseni ma kanu ya’melun”… Yapmakta olduklarının daha güzeli ile (Bi ahseni/hakikatlerindeki mana güzelliği ile/Allah indindeki Esma-ül Hüsna ile) karşılarız/donatırız… Öyleyse madde indinden arınıp, şuuru Allah indinde bulmak gerekir… Fena/fani olandan arınıp; hüsna/baki olana yönelmek gerekir… Tükenen maddi yanımızı bırakıp, baki olan güzel yanımızı hallenmemiz gerekir… Artık hakikatimizin ne olduğuna karar verip, o boya ile boyanmamız gerekir… Ve maddeden arınıp, bu hali hallenmek için de çok sabırlı olmamız gerekecektir…

 

Kim Salih amel ederse, sulhu sağlarsa, ıslah olursa… Afakındaki tüm ikiliklerden arınırsa(ıslah), tüm ikilikleri Bir’leştirirse(sulh), her şeyi Tek’ten görürse(erkek veya dişi, artı veya eksi, pozitif veya negatif, akıl veya duyguyu…)… Ve o iman ederse yani enfüsinde de Tek’liği görürse, hakikatine yönelirse, özünü hallenirse, şuurunu arındırırsa… Elbette biz ona(ondaki şuursal kuvvelerle, beyninin özellikleriyle, onda o olarak) tayip(temiz, arınmış, saflaşmış, Teklik şuuru) bir hayat yaşatırız…

 

Yani ötemizde bizi arındıracak bir tanrı yok... Beynimize bahşedilmiş özelliklerle şuurumuzu arındıracak olanlar bizleriz… Ayette geçen “biz” lafsı; beynin tüm meleki kuvvelerine(şuur, akıl, fikir, algılama, idrak, değerlendirme, muhakeme, sorgulama…)   işaret etmektedir… İşte insan bu meleki kuvveleri kullanarak tayip bir hayata (arınmış bir şuura!) kavuşabilir… Arınmış bir şuura kavuşup Teklik üzere yaşamak ise bir insanın ömrü boyunca yaptıklarından daha güzeldir/ahsendir…

 

İnsan için en güzel, en temel, en öz çalışma arınmış bir şuura(tayip bir hayat!) ulaşmaktır ki tüm amellerin gerçek amacı budur… Kim ne güzellik yaparsa aslında hakikatine güzellik yapmış olur(Bi ahseni!), çünkü böylelikle kendinden arınmış olur… Kendinden, birimselliğinden, benliğinden arınan ise; “B”sindeki Teklik Noktasına, baki olana, tayip olana, güzel olana kavuşmuş olur…

 

Her şeyi Tek Nokta’da Bir’leştirmek insanı yüklendiği yükten(çokluktan, parçalanmışlıktan, birimsel varlıklar zannından, cahillikten) kurtarır… Bu yükü dağlar bile yüklenmedi(organların/dağlar sembolü tek bedeni oluşturması dahi Tekliğe en basit kanıttır, onlar dahi çoklukta değil tekliktedir, tek bedene hizmet eder! anlamında), ama insan yüklendi(insan bu basit misali anlamadı, çokluktaki tekliği anlamadı, Tekliğe yönelmedi, bilincinde çokluğu yüklendi! anlamında)…


98-) Feizâ kara`tel Kur’âne festeız Billahi mineş şeytanir raciym;
Kur’an’ı kıraat ettiğin vakit, şeytan-ı raciym’den (tard edilmiş şeytan’dan, B- sırrıyla) Allah’a sığın.


100-) İnnema sultanuhu alelleziyne yetevellevnehu velleziyne hüm Bihi müşrikûn;
Onun (vehmi nefsin, alt bilincin) sultası ancak kendisini veli edinenler ve (B gerçeğince) onu (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.

 

Oku’nanı(Kur’an’ı) ağır ağır/tefekkürle Oku(kıraat et)… Oku’duğunu hakikatindeki/şuurundaki Allah manası ile(Billahi) Oku… Ki vehmin(şeytan/aldatan) şuurundan uzaklaşsın(raciym)… Oku’nan(Kur’an) kainattır… Mushaf olan Kur’an; asıl Oku’nası kitap olan kainatı, Oku’man için sunulmuş yardımcı kitaptır… Kainat kitabını ağır, ağır/tefekkür ederek Oku… Acele edip okuma, vehmine kapılırsın… Aceleyle okursan madde zannına kapılırsın ve kendini et-kemik beden sanısın…

 

Billahi ile Oku… Kainatı hakikatindeki Allah Esmasından görerek Oku… Kainatın bilgisinin hakikatinde olduğu bilinciyle Oku… Ağır ağır Oku’rsan kainatın senin içinde olduğunu anlarsın… Aceleyle okursan kendini kainatın içinde sanırsın… Ki vehmine kapılıp hakikate tersinden bakmış, yanlışa sapmış olursun… Sanırsın ki her şey senin dışında, aslında her şey senin içinde… Sende olmayanı göremezsin, duyamazsın, dokunamazsın, bilemezsin… Sen her şeyi Billahi ile (hakikatindeki Allah manası ile, hakikatindeki ilim ile, şuur ile) Oku’maktasın… Başka türlü hiçbir şeyi Oku’yamazsın(var algılayamazsın, var olamazsın…)…

 

Televizyon misalini düşün… Kainatta olan da benzerdir… Televizyonda ekran Tek… Tüpün içi karanlık ve boş… Ekranı sürekli elektron bombardımanına tutulur ve noktalar devamlı değişir durur… Değişik frekanstaki dalgalar değişik renkleri oluşturur… Noktalar birleşir görüntü oluşur, noktalar değişir hareket oluşur… Ortada frekans oyunundan başka bir şey yoktur… Televizyonun içinde ne insan vardır, ne hayvan, ne doğa… Sadece belli frekansta dalgalarla sürekli değişen noktalar… Kainatta da olan şey aynen budur… Kainat; Orijini Esma olan frekans Okyanusu… Billahi ile Tekliği Oku… Vehmini uzaklaştır, çokluktan arın… Olmayanı var, Olan’ı yok sanma…

 

Billahi ile Oku… Hakikatindeki Aliym(ilim/bilgi) ve Kadiyr(Kudret/enerji) ile Oku… İlmini ve enerjini yükselterek Oku… Aceleyle okuma, ağır ağır, güçlenerek Oku… Şeytan aceleyi sever, yani şeytaniyet mekanizması hızlı çalışır… Ve Billahi ile Oku’maya engel olup, vehme yönlendirir… Noktalar çok hızlı değişir, ağır ağır Oku, noktaların değiştiğini fark et… Billahi ile Oku, beyninin şuursal melekeleriyle Oku… Sakın, Oku’mamazlık etme, kendini bundan müstağni görme, sen de bu mekanizma ile var olursun, kendini bu Oku’manın dışında görme…

 

Sen bir frekans analizatörüsün… Frekans dalgalarıyla oluşmuş varlığın frekans değişimlerini değerlendirerek görüntü, ses, koku, doku… algılatır… Dev bir ekranın küçük bir noktasısın, ama bu noktan tüm frekansları içinde barındırıyor… Bu Rab işleviyle(işletim sistemiyle) var olursun, var algılarsın, hareket edersin… Oku, özündeki Allah manası ile, sınırsızlık özünde mevcut olduğu bilgisiyle, Teklik ile Oku… Madde zannıyla aldanan olma, vehmine tabi olma, kendini et-kemik beden sanma, özünden/özünü Oku…

 

Onun/şeytanın/vehmin sultası ancak kendisini veli edinenler ve Bi-onu(Bi-şeytanı) ortak koşanlar üzerinedir… Bihi(Bi-onu) denmiş, başında “B” var… Öyleyse bu şeytan dışımızda olan bir şey değil, kendimizde olan bir şey… Bi-o/Bi-şeytan; kendimizdeki aldatma mekanizması yani vehim… Varı yok, yoku var algılatan, her şeyi ters-düz eden, özde gizli(cin; gizli demek) çalışan bir mekanizma… Frekans dalgaları ile madde var algılanır, bu dalgalar çok hızlı bir şekilde sürekli değişir durur ve biz hareket ettiğimizi algılarız… Halbuki madde bir hayaldir, özünde frekans okyanusu vardır… Kainat; hologram üzerinde beliren görüntüden başka bir şey değildir… Her boyut diğerine göre hayaldir, ama her boyutta kalıcı olan manadır yani Esmadır… Ve Allah Adem’e Esma’yı talim etti…

 

İnsana tüm melekler secde etti yani tüm meleki kuvveler beynine kullanması için verildi, bu kuvveler insanın kontrolü altındadır… Ama o secde etmedi, çünkü o cinden idi… Cin; semum ve maric yapılı nar, yani ışınsal yapıdır… Ve güneşin de cehennemi yapısı radyasyon yani ışınsal yapıdır… Ve bu ışınsal yapı beyin kuvveleri üzerinde etkilidir ve onların kullanımını zayıflatır… Gece yani güneş ışınlarının olmadığı vakitler tefekkür için en verimli zamanlardır, çünkü güneşin yaydığı parazit yayınlar beyne ulaşmaz ve beyin melekelerini/kuvvelerini en yüksek seviyede kullanır…

 

İnsan beyni insanın gözüne gizli(cinni) olan bu yayınları sürekli alır… Bu ışınsal yayınlar insana secde etmez yani insan bu ışınsal yapıları kontrol edemez, onların etkisi altındadır… Tek yol onları meleki kuvveler ile nötrlemektir, onlardan gelen manaları beynin kuvvelerinden geçirip sorgulayarak(ağır ağır Okuma, kıraat) vehme kapılmamaktır…

 

Onun sultası ancak kendisini veli edinenleredir yani beynine gelen mana yüklü ışınsal yayınları sorgulamadan kabullenenleredir, onlar şuurdan uzaklaşıp vehme kapılırlar… Ve Bi-onu ortak koşanlar üzerindedir… Işınsal boyuttan kendilerine gelen manaları gerçeğe ortak koşarlar, bu manalara yönelirler ve hakikatten uzaklaşırlar… Bi-onu yani içselleştirdikleri vehmi bilgileri hakikatleri edinirler, bu bilgilere inanırlar, bu manaları kabullenirler… Ve sonunda madde zannıyla et-kemik beden vehmiyle ömür sürerler… Çünkü onlar varlığı aceleyle okumuşlar, ışınsal noktaların hızla değişerek maddeyi var algılattığını fark edememişlerdir… Özlerindeki sınırsız hakikatlerini tanıyamamışlardır…


101-) Ve iza beddelna ayeten mekâne ayetin vAllahu a`lemu Bima yünezzilu kalu innema ente müfter* bel ekseruhüm la ya`lemun;
Biz bir ayeti bir ayetin yerine tebdil ettiğimizde- ki Allah neyi indirdiğini (B sırrınca) daha iyi bilir- dediler ki: “Sen yalnızca bir iftiracısın!”... Bilakis, onların ekseriyeti bilmezler.

 

102-) Kul nezzelehu ruhulkudüsi min Rabbike Bil Hakkı li yüsebbitelleziyne amenu ve hüden ve büşra lilmüslimiyn;
De ki: “O’nu, Ruh’ul Kudüs, senin Rabbinden Bil-Hakk (Hakk olarak) indirmiştir... İman edenlere sebat vermek ve müslimler için de huda (rehber) ve müjde diye”.

 

Allah Esma ile her an bir ayeti diğer bir ayetle tebdil eder yani bedeli ile, benzeri ile sürekli değiştirir, yeniler… Allah’ın ayeti kainattır, her an bedeli ile değiştirir durur, yeniler… Ama Allah’ın ayetinin kainat olduğunu anlamayanlar, bu sözü Kur’an ayetlerinin değiştirilmesi diye anlarlar… Ve Oku’yanı “sen yalnızca bir iftiracısın” diye suçlarlar…

 

Hz. Muhammed’i suçlayanların mantığı ile hakikat ehlini suçlarlar… “Bilakis” yani aslında onlar  “Allah’a iftira etmektedirler”… O’nun her an yeni bir oluşta olduğunu fark edemedikleri, her şeyi yenileyip durduğunu göremedikleri, O’nun ayetinin kainat olduğunu anlayamadıkları, hakikatlerinden inzal olunduğunu(Bima yünezzilu!) kavrayamadıkları için… Asıl onlar hakikatlerine iftira etmektedirler, onu sınırlı, sabit, basit kabul ettikleri için…

 

“VAllahu a’lemu Bima yünezzilu”… Ve Allah bilir yani Esması ile yapar, inzal olanın hakikati/manası olarak(Bima yünezzilu!) inzal eder… Her şeyin özünde, hakikatinde Allah’ın Esma bilgisi vardır(Allah bilir! anlamı)… Her şeyde her şey özünden açığa çıkar, ilminden inzal olur, şuuruna talim olur… O şeye özündeki tüm girdiler bir çıktı oluşturur ve ilim, frekans okyanusundan madde olarak açığa çıkar… Yani bilinci tüm girdileri değerlendirerek, ilmi kainat olarak algılar… “Onların ekseriyeti bilmezler…” Bu özde işleyen sistemi bilmezler ve kendilerini et-kemik beden sanırlar…

 

De ki: onu inzal etmiştir Arınmış Şuur(Ruh-ul Kudüs!), senin Rab işlevli hakikati olandan/esmalarından(min Rabbike Bil-Hakkı)… Yani bu ilim; Arınmış Şuurdan inzal olur, hakikatin olan(Bil-Hakk) esmalarının Rab işlevinden(min Rabbike)… Öyleyse, önce bilincimizi arındırıp Ruh-ul Kudüs’e(Arınmış Şuur’a) erdirmek gerekir… Ki Hak olan, inzal olsun Rabbimizden… Yani esma terkibimiz(Rabbin!) kendisini orijin haliyle tanıyabilsin…

 

Bilinçli olarak arınmak lazım maddeden ki şuursal kuvvelerimiz manaya yönelsin de hakikati olan Esma’ya ersin… Amentü Billah ile La ilahe İllallah… Yani önce kendinden arınmak, şuurunu birimsellikten arıtmak; sonra B ile hakikatine ulaşmak, şuurundaki Allah manasına yönelmek… Ve şuurunu Allah boyası ile boyamak… Fenadan kurtulup, Beka’ya ermek… Bu şuursal halleri hallenmek, şuurda yaşamak, hayata bu gözle bakmak… Korkuyu, endişeyi, şüpheyi, tüm olumsuz negatif duyguları söküp atmak… Cesaret, cömertlik, inanç, tüm olumlu pozitif duyguları içinden açığa çıkarmak…

 

“İman edenlere sebat vermek, Müslimler için hidayet ve müjde diye” açıklanmıştır bu ilim… Amentü Billahi diyerek Allah’ı özünde arayanların kalplerini/şuurlarını sabitler, İslam denen teslimiyet üzeri çalışan bu sistemi açıklayan ilim… Böylelikle müminlerin imanı ikan ile sabitlenir; iman hissi, ikan bilgisi ile desteklenir… Müslimler için yani imanının gereği teslimiyeti yaşayanlar için hidayet üzere olduklarının, hakikat üzere olduklarının müjdesidir… Öyleyse mümin olmanın yanında Müslim olmak da gerekir ki hidayete ve müjdeye(hakiki varlık şuuruna) kavuşulabilsin… Sırf bilgi insanı paklamaz, bilgi uygulama içindir, hayata dökülmeyen ilim sahibine yük olarak kalır…


104-) İnnelleziyne la yu`minune Bi ayatillahi la yehdiyhümullahu ve lehüm azâbün eliym;
Muhakkak ki Allah Ayetleri’ne (Allah Sıfatları’na, hükümlerine B sırrıyla) iman etmeyenleri, Allah hidayete erdirmez... Ve onlara elim bir azab vardır.


105-) İnnema yefteril kezibelleziyne la yu`minune Bi ayatillah* ve ülaike hümül kâzibun;
Yalnızca, Allah Ayetleri’ne (B sırrıyla) iman etmeyenler yalan uydurur... İşte bunlardır yalancıların ta kendileri.

 

“Bi ayatillahi”; hakikati olan Allah ayetleri… “Muhakkak ki/kesinlikle, hakikatlerindeki Allah ayetlerine(Bi ayatillahi!)” yani şuurundaki kalıcı olan esmalara işaret eden  manalara/ beynin kuvvelerine, “iman etmeyenleri” yani bunları Tekliğe ermek için vasıta edinmeyenleri, “Allah hidayet etmez” yani onları afak ve enfüsteki esmalar hidayete ulaştırmaz... Yani insan kendindeki özelliklerle ya hidayete ulaşır ya da ulaşamaz… Allah Sistemi’nde keyfine göre insanları cennete sokan veya cehenneme atan bir tanrıya yer yoktur… Esmaları ile tüm varlığı var etmiş Allah vardır ki insanlar esma kapasiteleri nispetinde yaşarlar ve ellerinden çıkanların neticesine katlanırlar…

 

Sistemde insanlık tek bir nefs(Nefsi Vahide) olarak değerlendirilir, her insan bu tek nefs içindeki payı ile yaşar… Kimseye zulmeden veya torpil geçen bir tanrı yoktur… Her şey hayatın içinde, hayatla birlikte olur… İnsanlık tek bir vücut olarak yaşamını sürdürür, her bir insan sanki o tek vücudun bir uzvudur… Ki kimsenin bir tanrı edinip, onu hesaba çekmesinin, ona isyan etmesinin bir anlamı, mantığı yoktur… Bu abesle iştigaldir, boş bir uğraştır, saçma bir anlayıştır, sapkın/sapmış bir tutumdur, akıldan-gerçeklerden uzaklaşmaktır, vehime-zanna uymaktır, hevasını-boş arzularını tanrı edinmektir, yalan uydurmaktır…

 

Tekvir Suresi: 8-9) Ve izelmev`udetu süilet; Bieyyi zenbin kutilet;
Mev’ude (diri diri toprağa gömülen bakire?)’ye sorulduğunda, “(Bi-) hangi günahı ile öldürüldü?”, diye.

 

Duygulara kapılmak en büyük yanış sebebidir… İnsan ölümü tadar ve ruhu bedeninden ayrılır… Şuurunda hiçbir kopma olmadan ruhu ile yaşamına devam eder… Hadislerden de anladığımız kadarıyla çevresinde olup biteni algılar… Diri diri toprağa gömülür… Bakire, kız çocuğu sembolü ile verilen duygularından arınamamışsa kişi duygularının karşılığı olanlardan kopmanın acısını manevi bir azap, sıkıntı, ateş olarak tatmaya başlar…

 

Çünkü duygusal olarak bağlandıklarını özlemektedir ve hiçbiri yanında yoktur, yalnızdır… Ömrü boyunca bedenim dediğinin de bozuluma uğradığını, topraktaki canlılar tarafından yendiğini müşahede etmektedir… Adeta uyanamadığı bir kabus görmektedir… Bakire olan yani hiçbir olumlu getirisi olmayan duygularıyla diri diri toprağa gömülmüştür…

 

Ve ayetin devamında Mev’ude’ye sorulması ve sorunun kendisi de ilginçtir ve yorumumuzu desteklemektedir… Gerçi Allah’ın sorması demek gereğini yaşatmasıdır, yoksa Allah insanlara soru soran bir tanrı değildir… Bu ayetlerde anlaşılan klasik mananın ötesinde bir gerçeğe işaret edilmektedir… Birinci tespit, mev’udeyi öldürene değil, mev’udenin kendisine sorulmaktadır…Klasik anlayıştaki diri diri toprağa gömene değil, diri diri toprağa gömülene sorulmaktadır… “Bi-hangi günahı ile öldürüldü?” diye…

 

İkinci tespit, mev’udeye “Bi-hangi günahı ile öldürüldü?” diye sorulmaktadır… İkinci tespitte dikkatimizi çeken birinci nokta “B” ile öze dönük işaret gözlerden kaçmamaktadır… Yani olay iki kişi arasında değil, özde gerçekleşen bir olaydır, ölen ve öldürenin hakikati/manası özdedir… Ve “B” şemsiyesi altında olduğu için bu öldürme bizim anladığımız zahir manada bir öldürme değil; özdeki manayı etkisiz kılma anlamında bir öldürme şeklinde değerlendirilmelidir…

 

Ve ikinci tespitteki ikinci nokta olarak mev’udeye “ hangi günahın için ÖLDÜRÜLDÜN?” şeklinde değil de “Bi-hangi günahı ile ÖLDÜRÜLDÜ?” diye sorulmaktadır… yani öldürülen mev’ude değil başka bir şeydir, hatta mev’udeye hesap sorulduğuna göre öldüren mev’udedir…

 

Bu açıklamalardan çıkan genel sonuç, insan hakikatinden bir getirisi olmayan duygularının(mev’ude) esaretine girerse, hakikatindeki manayı(aklını) öldürür, yani etkisiz bırakır, açığa çıkaramaz, duygularıyla birlikte diri diri toprağa gömmüş olur, yani madde alemine hapsolmuş olur… İnsan varlığa aklı ve aklının melekeleriyle değil de duyguları ile yönelirse kendisindeki birimsel varlık anlayışını güçlendirir…

 

Duygular; aklı devre dışı eder(aklını öldürür), hakikatini toprağa gömer(insan madde alemine bağlanır)… Yani şartlanmalar, şartlanmaların oluşturduğu değer yargıları, değer yargılarının oluşturduğu duygular aklı bulandırır, şuuru kirletir, hakikatten uzaklaştırır… Duygular insanın aklını örter(öldürür), aklın kuvvelerini kullanmasını önler…

 

Tekvir Suresi’nin ilk yedi ayetini kısaca yorumlayıp, 8 ve 9. ayet ile bağlantısını kurmakta fayda var… Kur’an’ı hakikatimize ve her ana dönük olarak yorumlamak, zahir manası yanında batın manasına da değinmek, insanın “B” manası açısından büyük önem taşımaktadır… Hayattaki en hakiki mürşit ilimdir, izlenesi yol bilimdir, Kur’an’ın alimleri onlardır… Biz ise onlardan edindiğimiz bilgilere Kur’an ayetleriyle işaret etmekteyiz… Çok şükür tefekkür etmeye çalışan, kendinde bir ayrıcalık görmeyen, sevabıyla-günahıyla sizin gibi sıradan bir kuluz…


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

1-) İzeşŞemsü küvviret;
Güneş dürüldüğünde,

Akıl(Güneş!) devre dışı bırakıldığında(dürüldüğünde!),


2-) Ve izennücumünkederet;
Yıldızlar karardığında (ışıkları söndüğünde),

Fikirler(yıldızlar!) işletilmediğinde(karardığında),


3-) Ve izelcibalu süyyiret;
Dağlar yürütüldüğünde,

Birimsellik/benlik(dağlar!) kabullenildiğinde(yürütüldüğünde!),


4-) Ve izel`ışaru `uttılet;
Işar (en gözde develer; zenginlik ve statü nesneleri) başıboş bırakılıp terk edildiğinde,

Şartlanmalar, değer yargıları sonucu duyguları oluşturan çekici kabuller(ışar, zenginlik ve statü!) ortalıkta dolaştığında(akıla ters boş işler, akılsızca başıboş bırakılıp terk edildiğinde!),


5-) Ve izelvuhuşu huşiret;
Vahşi (hayvan) ler haşrolunduğunda,

Şartlanmalar, değer yargıları sonucu duyguların oluşturduğu kopmalar, parçalanmalar, azaplar(vahşiler!) tadılmaya başlandığında(haşrolunduğunda!)

 

6-) Ve izelbiharu sücciret;
Denizler doldurulduğunda,

Enerji okyanusu(denizler) maddeleri algılattığında(doldurulduğunda!), bilinç madde zannına kapıldığında, kendisini et-kemik beden sandığında,


7-) Ve izennüfusu züvvicet;
Nefisler tezvic edildiğinde (eşleştirildiğinde, çiftleştirildiğinde),

Benlikler eşleştirildiğinde, ikilik oluşturulduğunda, şuur Teklikten uzaklaştığında…

Meal: B-Meal/Hasan Güler