İlahlar Öldü Artık, Tanrı İse Can Çekişmede, Hayy Allah!

21 / Ekim / 2009 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com
Saim Yusuf


“La ilahe illallah…”ın önce “Allah’tan başka ilah yok” çevirisini öğrendik. Bu çeviriden “Allah’ın bir ilah olduğu, O’ndan başka ilahın olmadığı” sonucunu çıkardık. Ve ilk tanrı anlayışımız bu yorumumuzla başlamış oldu. Ve biz ilah adı altında bir tanrı anlayışı edinmiş olduk. O bizim ismi Allah, manası tanrı olan bir ilahımız olmuştu.

 

Belki de ismen tanrı lafzını ağzımıza almıyorduk, ama bilincimiz tanrı manasıyla buram buram kokuyordu. Dilimiz her Allah dedikçe, kalbimiz ilah/tanrı diyordu. Çünkü en baştan “Allah’tan başka ilah yok” demiştik. Allah ismine olduğu gibi ilah ismine de tanrı lafzını kullanmasak da manen her Allah, her ilah deyişimizde biz aslında tanrı manasını kastediyorduk.

 

Sonra “ilah yok, ancak Allah” çevirisiyle tanıştık. Bu çeviri birçoğumuzda tanrı anlayışını yıkmaya yetmedi. Çünkü birçoğumuz bu çeviriyi “ilah yok ama Allah var” şeklinde yorumladı. Ve önceki çeviriye yakın bir sonuç çıkarıldı. Dilimiz “ilah/tanrı yok” diyordu ama kalbimiz Allah’ın bir ilah olmadığını hazmedemiyordu. Kalbimizde Allah hala bir tanrı ilahtı. “İlah/tanrı yok” sözü bir söylev olarak kalmıştı, henüz kalbimize/şuurumuza inememişti. Ve biz Allah’ı bir ilah/tanrı olarak görme hissinden kurtulamamıştık.

 

Çünkü ilk çeviriyi değerlendirişimizde bir ilah/tanrı edinmiştik. Ve ilklerin kalıcılığı güçlü oluyordu. Onları değiştirmek çok zordu. Yeni bilgiler hep o ilk bilgiye etiketleniyordu. Hep o ilk bilginin süzgecinden geçiyor, ona uygun şekilleniyordu. Sözde “ilah/tanrı yok” kervanına katılmıştık ama özde hala aynı o eski yerdeydik. Her Allah, her ilah dedikçe içimizdeki o tanrı anlayışı canlanıyordu. Tanrı ismini dilimize almasak da sözlerimiz buram buram tanrı kokuyordu. Bilen anlıyordu tanrıdan bahsettiğimizi, konuşan söylediğinin manasını bilmese de…  

 

Allah-ilah kelimeleri bize belki gökte oturup bizi izleyen bir tanrıyı çağrıştırmıyordu. Kendisini kızdıranı cehenneme atacak, kendisini sevindireni cennete sokacak bir tanrıyı da çağrıştırmıyordu. Ama, içimizde hala bir gizli tanrı inancı yer alıyordu. Henüz gizli şirkten kurtulamamıştık. Halimiz ve arayışımız bunun kanıtıydı. Bir türlü sular durulmuyor, dalgalanmalar devam ediyordu. 

 

Daha sonra “ilah yok, sadece Allah” açılımıyla karşılaştık. Fakat bu açılım da çoğumuzda bir anlayış değişikliği oluşturmadı. Allah isminin içeriği hep tanı manasıyla dolduruluyordu. Her seferinde tanrı manası Allah isminin içeriğine oturuyordu. Sanki bir asalak gibi ona yapışıp kalıyordu. Bir türlü ondan koparılıp atılamıyordu. Her şey söylevde kalıyor, özde istenen değişiklik tam manasıyla gerçekleşemiyordu. Tanrı anlayışı her seferinde kanserli bir hücre gibi yayılıyor, her yeni açılımı kaplıyordu.

 

İster kabullenelim ister kabullenmeyelim, biliyoruz ki biz hala gizliden gizliye az yada çok bir tanrı anlayışı ile yaşıyoruz. Hastalığın tedavi olması için öncelikle hastalığımızın farkında olmalıyız. Hasta olduğumuzu kabul etmeliyiz ki tedavi yollarına da başvuralım. Hasta olduğumuzu kabul etmezsek, kendimizi iyi sanırsak iyileşme yönünde bir girişimde bulunamayız.

 

Ama biz tanrı ismini ağzımıza almıyorduk, “Allah” diyorduk. “Tanrı/ilah yok” diyorduk, “sadece Allah” diyorduk. Görünüşte her şey yolundaydı, gerekli ilmi almıştık, bilgi sahibi olmuştuk. Ama, bizim iç kanamamız devam ediyordu, bunu fark edemiyorduk. Eski yaklaşımlarımız, anlayışımız, halimiz yer yer devam ediyordu. Sloganını seviyor, gereğini yaşayamıyorduk. Hep başladığımız yere geri dönüyorduk, çünkü ilmi içselleştirememiştik, hallenememiştik. Biz en baştan “tanrı/ilah” anlayışını içselleştirmiştik, onu içimizden tamamen söküp atmak çok zordur.

 

“İlahlar öldü artık, Tanrı ise can çekişmede, Hayy Allah!” “İlahlar öldü” artık yani artık zaten hiçbir Müslüman şirkin alenisini işlemez, ilahlara tapmaz.  “Tanrı ise can çekişmede” yani tanrı anlayışı hala içimizde az-çok varlığını sürdürüyor, gizli şirk devam ediyor. “Hayy Allah” yani şuurumuzda Allah manası hayat bulsun da o tanrı anlayışı da ortadan kalksın.

 

Evet, tanrı anlayışı bilincimizde hala gizliden gizliye varlığını sürdürüyor. Ve biz ona öyle alışmışız, öyle bağlanmışız ki ondan kopmak, ondan ayrılmak çok zor gibi görünüyor. Oldu demekle olmuyor, bitti demekle bitmiyor, gitti demekle gitmiyor. O sürekli bizimle, bazen zayıflıyor, bazen güçleniyor, şakaya ve ihmale gelmiyor. Sanki pusuya yatmış, her halimizi kontrol ediyor, zayıf anımızı bulup tekrar diriliyor.

 

O halde öncelikle yapılması gereken nedir? Öncelikle yapılması gereken “la ilahe” yi iyice hazmetmektir! “La ilahe” yi hazmetmemiz belki günler, belki haftalar… alacak. Ama, inşallah o zaman gerçekten “illallah” demek bize nasip olacak. Bu uygulamanın en güzel örneği hanif yolun temsilcisi Hz. İbrahim’dir. O önce “la ilahe” yi iyice hazmetti, daha sonra “illallah” dedi.

 

O önce “batanları sevmem” dedi(la ilahe/tanrı tanımaz), sonra batmayana yöneldi(illallah). Öyleyse biz de onun gibi önce “la ilahe” yi hazmetmeli, sonrasında ” illallah” demeliyiz. “La ilahe” yi hazmetmeden “illallah” dersek hala içimizdeki tanrı varlığını sürdürmeye devam edecek, tekrar yayılacak ve ismi Allah olanın manasına bilincimizde hayat vermeyecektir.

 

Eğer Hz. İbrahim’in yolunu deneyecek isek; öncelikle “la ilahe” deyip “tanrı tanımaz” olmamız gerekiyor. Bu aşamada bir çok insan kişiye dinsiz, kafir, zındık etiketi yapıştıracaktır. Çünkü bunları diyecek olanlar Allah ismine etiketledikleri zanlarındaki tanrı anlayışına göre değerlendirme yapacaklardır.  Bu Allah ismine etiketledikleri tanrı red edince, onlar bu durumu “Allah inkar ediliyor” diye değerlendireceklerdir. 

 

Bizim açımızdan ise yaşadıklarımız ve hissettiklerimize gelince… O ana kadar tanrı inancı içimizde yer ettiği ve yayıldığı için ondan kopmak zor ve sıkıntılı olacaktır. Sanki en sevdiğimiz şeyden kopuyormuş gibi acı çekeceğiz. Her seferinde bir parçamız kopuyormuş gibi olacak, bindiğiniz tüm dallar birer birer kırılacak. Sanki içimizde bir diken, içimizi parçalayacak. Zamanla yalnızlaşacak, tatsızlaşacak, hüzünleneceğiz. İşte o zaman anlayacağız ki içimizdeki tanrı anlayışı can çekişiyor...

 

Önceleri yalancı baharı yaşıyorken(tanrı anlayışı ile yaşıyorken), şimdi  yaz ile terleyecek(tanrı tanımaz olup tanrıya/nefsimize can çekiştirecek), sonbahar ile solacak(tanrısız kalıp tatsızlaşacak), kış ile yağacak(Allah manasına yönelecek), ve sonunda gerçek bahara kavuşacağız(Allah’a ereceğiz.). Peki bu nasıl olacak? “La ilahe” nin manasını şuurumuza kazımakla olacak. Bu büyük cihadı sürekli devam ettirmekle olacak. Düşüncelerimizi, sözlerimizi, fiillerimizi kontrol edip düzeltmekle olacak. “Acaba ben/bilincim şu an tanrıyla mı, Allah’la mı?” diye sürekli düşünmekle olacak. Su uyur, tanrı anlayışı uyumaz.

 

“La ilahe”; “ilah yok/ilah değil” manasını verir. Şimdi önemli olan soru şu? İlah ile kastedilen ne ki Allah ilah değil? İlah ile kastedilen ne ki ilah yok? İlah ne demektir? Yok olan nedir? “La ilahe” ile giriş niye yapıldı? İnsanlarda nasıl bir yanlış anlayış oluştu da önce “la ilahe” yani “ilah yok/ilah değil” dendi. İnsanlar ilah adı atında neye yöneliyorlardı?

 

Önceki yazılarımızda hatırlayacağınız gibi Kur’an’da açıklandığı üzere “onlar semaları, arzı, kendilerini Allah’ın yarattığını” kabul ediyorlardı. “Kim yarattı?” sorusuna “Allah yarattı” diyorlardı. Allah’ı inkar etmiyorlardı. Allah’ı El-Esma olarak kabullenmişlerdi. Ama, El-Esma’yı açığa çıkaran(yaratan) bir vücud arayışına girmişlerdi. El-Esma’ya bir vücud(öz beden varlık) arayışına girmişlerdi.

 

Bundan dolayı “…hangi şeydendir O; …Allah’ı kim yarattı” gibisinden sorular soruyorlardı. Amaçları Allah’ı değil, O’nu yaratan(açığa çıkaran) olarak düşündükleri(zannettikleri, vehmettikleri) öz beden vücut sahibi tanrılarının varlığını tanımaktı. Hevaslarına uydular, vehimlerine kapıldılar ve zanlarını tanrı edindiler. Yani zanlarından geçirdikleri gerçek olmayan vehmettikleri bir vücudu(ilah/tanrı varlık/tanrı vücut) ona uygun gördüler.

 

Allah olarak El-Esma onlara yetmedi, bir de zatı arayışına(öz beden anlamında!) girip, zanlarını tanrı, vehimlerini, hevalarını edindiler. Halbuki O(El-Esma) nın zatı/kendisi kendisiydi(El-Esma). Allah(El-Esma) yaratılmamıştı ki ayrıca bir de zatı/aslı/özü/hakikati olsun. O’nda hiçbir şekilde ikilik yoktu, O sırf tekdi, Ehad’dı(Mutlak tek), Samed(vücuda ihtiyacı olmayan)’di.

 

Sorunun kaynağı O’na bir vücud(tanrı/ilah/öz beden) arayışı olduğu için tevhid kelimesi önce “la ilahe” yani “vücut yok, vücut değil” ile başlamıştır. Yani adres vücut değildir, çünkü vücut yoktur, bundan dolayı O vücut değildir. “İllallah” ise “sadece Allah” demektir. “Sadece Allah var” demek değildir. “Sadece Allah”, “var” kelimesi yok.

 

Yani adres varlık değildir, çünkü varlık yoktur, bundan dolayı O varlık değildir. O vücut ve varlık olmadığı için doğurmamıştır, doğmamıştır, kendisinden bir şey meydana getirmemiş, kendisi bir şeyden meydana gelmemiştir. Tüm bu değerlendirmeler varlık-vücut zannıyla yaşayan bizlerin değer yargılarıdır. Varlık/vücut yoktur, oluş vardır. O her an yeni bir oluştadır. Her şey El-Esma’nın esmalarının oluşumlarıdır. El-Esma’dan başka bir şey yoktur.

 

O El-Esma’dır, ilimdir(Aliym/mana), işlevdir(Kadir/kudret) ve diğer esmalar… O, El-Esma’da aranır, varlık ve vücutta değil. Varlık ve vücut El-Esma ile var sanılır. Mana ile madde var algılanır. Gerçekte madde manayı değil, mana maddeyi var kılar. Bizler çoğu şeyi tersten değerlendiririz, bundan dolayı maddenin manayı açığa çıkardığını sanırız, halbuki gerçek bunun tam tersidir Doğru bildiğimiz yanlış olan birçok şeye tersten bakabilsek doğrusunu bulabiliriz. Çünkü tersin tersi doğru olandır.

 

Madde beş duyuya göre var algılanır. Algılama araçları değiştiğinde algılanan da değişir. Madde olarak değerlendirilenin atom, atom olarak değerlendirilenin kuant, kuant olarak değerlendirilenin … diye devam edip gider. O değil, bu değil, şu değil. Öyleyse hiçbiri gerçek değil. Yani içinde bulunduğumuz sistemde gerçekte vücut, varlık yoktur(la ilahe/vücut yok).

 

Oku’nan kainat kitabındaki oluşta “mutlak kalıcı olan(Allah!)” işlevdir(kudret/Kadir), “mutlak kalıcı olan(Allah!)” manadır(ilim/Aliym) ve diğer esmalar… Gerisi yani madde ve boyutlar “batanları sevmem” hükmünde olup “la ilahe” yani “vücut yok, varlık yok” kapsamına girer. Yani “mutlak kalıcılık(Allah!)” madde ve boyutlar, varlık ve vücut değildir; ilim/mana(Aliym), işlev/kudret(Kadir)…dir(illallah). 

 

Tevhid kelimesinin “la ilahe” yani “ilah/vücut” yok ile başlamasının ana sebebi anladığımız kadarıyla budur. Yani sistemde zaten vücut sahibi bir varlık hiç olmamıştır. O halde tevhid kelimesi ile “O’nu da varlıkta, vücutta aramayın; O’nu vücut, varlık olarak düşünmeyin; O’na vücut, varlık arayışına girmeyin” mesajı verilmek istenmektedir.

 

“İllallah” yani “sadece Allah” ifadesinde de “var” kelimesinin kullanılmamasının sebebi O’nun bir vücut sahibi bir varlık olarak değerlendirilmemesi; O’na bir vücut, varlık arayışına girilmemesi içindir. Adresin varlığa, vücuda, maddeye yönlendirilmemesi; mutlak kalıcı(Allah, manası!) olana yani El-Esma’ya yönlendirilmesi amacıyladır. “Maddeye değil, manasına/işlevine yönelin işareti verilmektedir ki “mutlak kalıcı(Allah) olan” yön burasıdır. Tüm madde araç, manası(El-Esma) hedeftir.

 

“Var” kelimesi varlık anlayışına yöneltir, varlık anlayışı da vücut arayışına yöneltir, vücut arayışı da tanrı/ilah zannını oluşturur. Buna engel olmak, gerçeğe yöneltmek için “illallah/sadece Allah” denmiş, O’nun için “var” denilmemiştir.Allah kelimesi ise vücut sahibi bir varlığın etiketli ismi değildir. Allah ismi bir manadır. “Mutlak Kalıcılık” anlamında kullanılmıştır.

 

İsmillah; mutlak kalıcılık(Allah) manası(ismi) demektir. Mutlak kalıcı olan ise El-Esma’dır. Hz. İbrahim mutlak kalıcı(Allah) olanı, batmayanı yani yok olmayanı, değişmeyeni, sürekli olanı arıyordu. Mutlak Kalıcılık(Allahlık) ise El-Esma’dadır, Aliym’dedir. El-Esma vücut sahibi bir varlık değildir.

 

Varlık/vücut algısı bir zandır, vehmin ürünüdür. Tüm yanılgılarımızın temelinde varlık/vücut zannımız yatmaktadır. Tanrı anlayışı bu zannımızdan beslenmekte, aslı yok olan varlığını vehmimizde sürdürmektedir. Varlık/vücut zannından arınan tanrı anlayışının can damarını kesmiş demektir. Varlık/vücut zannından arınan “sadece Allah” manasına can vermiş demektir. Varlık/vücut zannından arınan batandan(ilah) kurtulmuş, batmayana (Allah/sadece/kalıcılık) yönelmiştir.

 

Hak ehli vücut kelimesini El-Esma’nın Tek’liğine, Bir’liğine işaret etmek için kullanmıştır. Yoksa aslı mana olan El-Esma vücudu olan bir varlık değildir. El-Esma manadır/ilimdir, elle tutulmaz, gözle görülmez… Aslı ilim(Aliym) olan yine ilimle bilinir. Madde ve ötesi hayaldir, vücut/varlık hayaldir, yani “la ilahe”. Sadece(illa) mutlak kalıcı(=Allah) olan manadır(El-Esma). Öyleyse Allah(mutlak kalıcı olan) bir tanrı(vücut/varlık ki bunlar mutlak kalıcı değildir, değişirler!) değildir. Allah(Mutlak Kalıcılık) ilimdedir(Aliym), işlevdedir(Kadir), ve diğer sonsuz esmalardadır…

 

“İllallah” yani “sadece Allah” ifadesi Allah ile işaret edilenin ne olduğunu da açıklar. Allah denen mana “sadece” olandır, yani “mutlak kalıcı” olandır, anlamı verir. Yani “illallah” Allah kelimesi “sadece” yani “mutlaklık” anlamına gelir manasını verir. Mevcudata baktığımızda mevcudatın kalıcı olmadığını, dönüşüp durduğunu, ama ilmin(Aliym), işlevin(Kadir),… mutlak olarak devam ettiğini görüyoruz. İşte O Allah’tır, Allah illa’dır, yani Allah kelimesinin genel anlamı “illa”dır yani“olmazsa olmaz” demektir yani “mutlaka gerekli” yani “mutlaklık” demektir, mutlak olan ise kalıcı olandır, kalıcı olan ise El-Esma’dır.

 

Öyleyse; “la ilahe illallah” daha işin başıdır, arayışın adının konulmasıdır. Bir varlığa/vücuda yönelinmeyeceğinin, mutlak kalıcı olana yönelineceğinin bilincinin oluşturulmasıdır. Mutlak kalıcı olan ise manalardır ki El-Esma adı altında duyurulmuştur. Varlık/vücut kalıcı olan değildir, değişir-dönüşür durur. Öyleyse mutlak kalıcılık varlıkta/vücutta değildir(la ilahe), mutlak kalıcı olan varlık/vücut değildir, O varlık/vücut değildir, varlık/vücut yoktur.

 

Varlık/vücut olarak değerlendirilenler ayet/işaret olarak alınacak, onlar üzerinden mutlak kalıcı olana ulaşılacaktır. Varlık/vücutta mutlak kalıcı olan ise manalardır/ilimdir(Aliym), işlevdir/kudrettir(Kadir) ve diğer esmalar. O halde yöneliş mutlak kalıcılık(Allah) manasına sahip El-Esma’ya olacaktır.  

 

Esmalar indinden bakarsak esmalardan başkası yoktur. Olan-olduran ayrımı yoktur; oluş var, işlev var, ilim var, OLuyor. Varlık/vücut yok, varlık/vücut arayışımız yok. Tanrı(vücut/varlık) yok, tanrının kaderi(olmayan vücuda/varlığa dıştan zamansal ve mekansal yazgı yazmış biri) yok, Bilkaderi(sistem içi esma programı, esma takdiri, esma terkibi) var. “O yaptı, ben yaptım; O yazdı, ben yazdım” ayrımı yok. Çünkü vücut/varlık yok, oluş-ol var, oluyor. Teklik var, ikilik yok.

 

Ne zaman ki kendimizde bir varlık/vücut tahayyül ediyoruz, bunun otomatik sonucu olarak O’na da vücut/varlık vehmi içine giriyoruz. Ve başlıyor, ikilikler... “O yazdı, ben oynuyorum…” şeklinde çeşitlenerek devam ediyor… Halbuki Olanın tekliği(El-Esma’nın oluşları) söz konusudur. Tüm ikilikler varlık/vücut anlayışından ve arayışından doğar. Her şey aslı esmalar olarak oluşun içindedir, oluştadır. Sistemde tanrının varlığına, tanrının kudretine, tanrının iradesine… yer yoktur. Sistemde ben yaptım, O yaptı ayrımı yoktur.

 

El-Esma (esmalar) her an, her şeyde, her şey olarak iş başındadır. Bundan dolayı sistemde ikilik yoktur, teklik vardır. Esma-efal ikiliği yoktur. Esma bakışıyla bakarsak Esmalar yapmıştır, efal bakışıyla bakarsak efaldekiler yapmıştır. Ama gerçekte olan tekdir, yapan tekdir, kimi Esma’yı kimi efali görür, aslında Esma efal olarak görünür. Efalin Zatı El-Esma’dır. El-Esma’nın zatı ise olmaz. Çünkü O Allah’tır, yaratılmamıştır, mutlak olandır.

 

Allah ismi “batmayan, kalıcı olan” anlamında bir manadır. Allah manası, arananda olmazsa olmaz gerekli vasıfa işaret eder ki bu kalıcı(Allah) olan mutlak(illa) olmalıdır anlamını taşır. Arayışın adı batmayanı arayıştır, batmayan ise “mutlak kalıcı(illallah manası)” olandır. Burası daha işin başıdır, arayışın başlangıcıdır, niyetin edilmesidir. Muhammedun Rasulullah” ise yolun yordamın tespitidir, kimin yolundan gidileceğinin, kimin rehber alınacağının tespitidir.

 

Tevhid sözünü söylemekle mutlak kalıcı olandan henüz daha bir şey bulunmamıştır, arayış bitmemiştir, yeni başlayacaktır, şuur oraya yöneltilecektir. Niyet tespit edilmiştir, istikamet tayin edilmiş, rehber bulunmuş,  arama başlamıştır. Batanlara yönelinmeyecektir(la ilahe), Mutlak kalıcı olan(illallah) aranacaktır. Hz.Muhammed mutlak kalıcı olanı manasıyla irsal eden(El-Esma’ya ulaşmış rehber) olarak izlenecektir. Niyet tamam, rehber tamam, artık yola çıkma yani El-Esma ile tanışma, manamızda bulma zamanı gelmiştir. Mürşidimiz(irşat eden-El-Esma’ya kavuşturan) ise Kur’an/kainat olacaktır.

 

Hz.Muhammed “Allah’ın zatını tefekkür etmeyin” diyor. Kime “Allah’ın zatı” adı altında O’na(El-Esma) öz beden arayışına girenlere! Yani “Allah’a bir vücut/beden düşünmeyin” denmek istiyor. Allah vücut sahibi bir varlık değil ki, yaratılmış bir varlık değil ki, bir de El-Esma’yı yaratan(açığa çıkaran) bir öz bedeni olsun.

 

Allah’ın zatının tefekkür edilemeyeceğinin bir başka sebebi ise şudur: Allah’ın zatı ile kastedileni sınırsızlık-sonsuzluk hali olarak ele aldığımızda… Esmalar sınırsız-sonsuz haliyle düşünüldüğünde bilinci hiçlikte bırakır.Yani Allah hiçliğinden dolayı değil, hepliğinden dolayı hiçliktedir, şuuru hiçlikte bırakır. Örneğin Aliym sınırsız-sonsuz haliyle bilinci hiçlikte bırakır. Kadir sınırsız-sonsuz mutlak haliyle bilinci hiçlikte bırakır. Yani EL-Esma sınırsız-sonsuz mutlak haliyle bilinci hiçlikte bırakır. Bu hal tefekkürün bittiğinin, donduğunun, hiçlik halinin açıklamasıdır. El-Esma sınırsız-sonsuz haliyle değerlendirildiğinde o bakış anında şuur hiçliği tadar. Yoksa El-Esma her an yeni bir oluştadır, oluş devam eder, kesintiye uğramaz. 

 

Mutlak kalıcı olan El-Esma’dır, arayış El-Esma’ya ulaşılmasıyla tamamlanır ve bu hal üzere yaşam devam eder. El-Esma bulunmadan, mutlak kalıcılığın El-Esma’ya ait olduğu anlaşılmayıp gereği yaşanmadan arayış bitmez. “La ilahe illallah” diyen; kalıcı olmayana değil, kalıcı olana yönelip mutlak olana kavuşma isteğini dile getirmektedir. Henüz işin başındadır, niyetini ve hedefini kendisine açıklamakta; bilincini, şuurunu bu hedefe odaklamaya çalışmaktadır. Bu bilinçlenme ile arayışına devam edecek, kalıcı olmayanlarla oyalanmamaya çalışacaktır.

 

Tevhid sözü; arayış ve yöneliş içinde bilinci mutlak kalıcı olana çevireceğini kendine hatırlatmaktır. Boşa denmemiş, “ameller niyetlere göredir, niyetin neyse amelin seni oraya götürür” diye. Eğer bir niyetimiz yoksa olduğumuz yerde kalırız. Papağan gibi “la ilahe illallah” demeye devam ederiz. Halbuki bu ifade arayışa ve yönelişe yönlendirmek için niyetlenme, bilinçlenme, odaklanmadır. Aranan ve yönelinmesi gereken mutlak kalıcı olan ise El-Esma’dır. El-Esma’ya(manasına) yöneltmiyorsa anlamını düşünmeden bu sözü söylemek niyetinin bilincinde olmamak demektir. Niyet niyetlenen için gereklidir ki mutlak kalıcı olan El-Esma’ya yönelsin.

 

Kur’an’da Allah ismi ile işaret edilen hakkında bilgiyi El-Esma ve El-Esma’nın manasının açılımı olan cümlelerle anlarız. Kur’an’da Allah’a dönük yer alan her cümle manasıyla mutlaka bir Esma’ya dönüktür, o Esma’nın manasının açılımıdır. Örneğin, “semaları ve Arz’ı yarattı” ifadesi Rabb Esma’sının manasına dönük bir açıklamadır. Yani Kur’an’da El-Esma direk ismi verildiği gibi, manası ve işlevi verilerek de El-Esma’ya dikkat çekilmiştir. Yani bizler Allah’ı El-Esma’sı ile tanırız.

 

Kur’an’dan ya da kafamızdan bu Esmaları ve Esmaların açılımı olan manaları kaldırdığımızda Allah ismi tek başına bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü biz Allah ismini gerek Kur’an’dan gerek hadislerden, gerek alimlerin kitaplarından, gerekse çevremizden edindiğimiz bilgilerdeki El-Esma, manaları, oluşumları ile doldurmuşuzdur ki hepsi El-Esma’ya dönüktür.

 

Bundan dolayıdır ki Allah ismini tefekkür ederek anınca bu esmalar ve manaları tetiklenmektedir. En azından Allah ismini anınca hemen hemen herkeste “yaratan Rab” manasına dönük bir düşünce kişiyi sarmaktadır. Ama sadece Allah ismini anmak tüm El-Esma’yı aklımıza getirmeyeceğinden yeterli tetikleme gücü oluşturmayacak, zayıf kalacaktır. Bundan dolayı Allah ismi ile birlikte El-Esma’ların ihsa edilmesi çok önemlidir.

 

İslam diniyle yeni tanışmış, Allah ismini ilk defa duyan, manasından/oluşundan yani El-Esma’sından haberi olmayan bir kişinin Allah ismini anmasının ona pek faydası olmayacaktır. O kişinin önce Allah’ı tanıması, Allah isminin içeriğini bilgi ile doldurması, bu isme manalar, oluşlar yüklemesi gerekir. Çünkü beyin böyle işler, çalışma sistemi budur. Manası olmayan bir kelimenin beyinde işlerliği yoktur.

 

Bundan dolayı örneğin; hiçbir anlama gelmeyen uydurma kelimeler kimsede hiçbir şey ifade etmez. Ve Kur’an da manen/mana getirisi olmadığı için hayata katkısı olamayacak namazların  kabul görmeyeceği açıklanmıştır. Namaz ise en öz manası ile duadır, zikirdir, anmaktır, hatırlamaktır. buradan da tefekküre dayanmayan, mana getirisi olmayan, hayata yansıması olmayan zikirin de kişiye faydası olmaz, sonucu çıkmaktadır.

 

 

Allah ismiyle yeni tanışan o kişiye Allah yaptıklarıyla/oluş, özellikleriyle,  manasıyla açıklandığında o kişinin kafasındaki Allah isminin içeriği bu bilgilerle, manalarla dolacaktır. O kişiye Allah’ı tanıtmak için verilen tüm bilgiler El-Esma kaynaklıdır, El-Esma’nın manasının ve oluşumunun açılımıdır, açıklanmasıdır, El-Esma’nın direk ismi verilmese de manasıyla aslında o kişiye El-Esma verilmiştir, çünkü isim manaya ulaşmak için araçtır. Yani biz o kişiye aslında Allah ismi altında manası ve oluşuyla El-Esma’yı tanıtmış oluruz. El-Esma çalışması da manaya ulaşmak, mutlak kalıcılıkla(illallah) cennet huzurunu her an yaşamak içindir.

 

Allah isminin çok eskilerden beri bilinmesinin manası; kendisine bütün Esma(el-Esma) talim olan yani El-Esma’yı oluşta Oku’yup ilimlenen, halife yani ilk şuur sahibi İnsan olan Hz. Adem’den beri insanların mutlak kalıcı olan manayı içlerinde hissedip bu manaya yönelişleri anlamındadır. Esma’sı dolayısıyla insan mutlak kalıcılıktan nasiplidir ki bunu içinde hep hissetmektedir.

 

Ahirete(sonsuz anlara) iman mutlak kalıcılık hissi ve yönelişinin getirisidir. İçinde mutlak kalıcılığı hissettiği içindir ki insan mutlak kalıcı olana yönelme gereği duymaktadır. Zatı El-Esma olan insan elbette esmasıyla mutlak kalıcı olarak HAYatına sonsuz anlarda devam edecektir. Bu yolculukta bedeni değişip duracaktır, farklı beden algısı içinde esmasıyla yaşamına devam edecektir. Hakikatini ve sonsuzluğunu bildirmesi açısından El-Esma’ya yöneliş çok önemlidir.

 

Arayışımız Allah, yönelişimiz El-Esma olsun… Çünkü aradığımız Allah yani mutlak kalıcı olan El-Esma’dır…