4802 - İbnu Mes`ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup:
"(Hastalık nev`inden) hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!" buyurmuşlardı ki bir bedevi:
"Ey Allah`ın Resûlü! Nasıl olur? Bir deve sürüsüne, kuyruğu ile haşefesini uyuzlamış bir deve gelince hepsini uyuzlu yapar!" dedi. Aleyhissalatu vesselâm:
"Pekalâ, birincisini kim uyuzladı? Ne sirayet, ne safer (inancınızda hakikat) vardır. Şurası muhakkak ki, Allah her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır."
Tirmizi, Kader 9, (2144).
Evet, önümüzde yine kaderle ilgili bir hadis var. Bu hadisten çıkarılacak sonuç sondaki şu açıklamadır: “Allah her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır.”. Musibetin kelime manası; isabet eden demektir ki hayrıyla, şerriyle her şeyi, her oluşu, içine alır. Ama biz bu kelimeyi günlük hayatımızda bu manadan farklı(eksik) olarak, kötü olaylar anlamında kullanıyoruz. Asıl manası “karşılık” olup ödüllendirme ve men etmeyi içine alan “ceza”yı, zarar görme olarak anlamlandırdığımız gibi. Ya da asıl manası “faydalı” olan “nafile”yi, faydasız, boş şey olarak anlamlandırdığımız gibi…
Bunun gibi manasının dışında başka anlamlarda kullandığımız, manasını sınırlayıp ya da tam tersine çevirerek kullandığımız, manasını bozduğumuz sayısız kelime var. Kelimeler orijinal manasında kullanılmayınca, sözde aynı dili konuşan insanlar bile birbirini anlayamıyor, anlaşamıyor, sorular ve sorunların arkası kesilmiyor. Belki aynı kelimelerle konuşuyoruz, ama aynı manalarla konuşmuyoruz. Durum bu olunca, söylenen ve anlaşılan birbirinden hayli farklı oluyor. Bunun sonucunda da birbirinden farklı, ayrı, zıt anlayışlar ortaya çıkıyor…
Örneğin, “yevmil ahiri”yi de “ahret günü” diye yorumluyor, tek bir güne ipotekliyoruz, her şeyin o gün karşılığını bulacağına kilitleniyoruz. Halbuki “yevmil ahiri”yi, “ahir günlere yani sonraki günlere, anlara” diye anlasak ve Allah’ın Seri-ulHisab(hesabı seri gören, aynı anda sonucu açığa çıkaran) olduğunu hatırlasak, Allah’ın Mekrinin(tuzak) O’ndan uzaklaşmak olduğunu fark etsek… Anlayacağız ki insan sonsuza kadar bir şekilde var olacaktır ve her an kendinden açığa çıkanların sonucuyla yüzleşecektir...
Hatta o ahir günü özümüzde işleyen meleki boyutun zamanı olarak değerlendirsek, o boyutun ahirimiz olduğunu, ve o boyuttaki sistem ile her şeyin her an karşılığını aldığını, yansımalarının hayatta göründüğünü fark etsek…Her an, her şeyde Oku’nan, konuşan, yaşayan Kur’anın Evrendeki Sistem olduğunu müşahede edeceğiz… Mana boyutundan, enerji boyutuna, oradan madde boyutuna her şeyi bu Sünnetullah içinde göreceğiz… Ki insanda her açığa çıkan, kendisine yaratılırken taktir edilen esmaların gereğidir.
Neyse, biz dönelim kader ile ilgili bu hadise… Hz. Muhammed(AS)’in sözü; “hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!” ile başlıyor. Baştaki parantez içindeki "(Hastalık nev`inden) ifadesi sınırlı bir yorum eklemesidir. Halbuki Efendimizin açıklamasında bir sınırlama yoktur. Hadisin devamında geçen, başka birinin ortaya attığı “uyuz deve” misalinden etkilenerek, (Hastalık nev`inden) parantez içi açıklama, hadise sonradan yorum amacıyla eklenmiş olabilir. Yoksa, Efendimizin açıklaması sadece hastalık ilgili olan şeylerle sınırlı değildir. Her anı, her şeyi, her durumu, her hali içine alan genel sınırlanmamış bir açıklamadır. Çünkü açıkça, “hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!” demektedir, “hiçbir şey hiçbir şeye…”!..
Efendimizin bu sözünü kafası alamayan bir bedevi, gözlemlediği bir olayı misal getirerek; "Ey Allah`ın Resûlü! Nasıl olur? Bir deve sürüsüne, kuyruğu ile haşefesini uyuzlamış bir deve gelince hepsini uyuzlu yapar!" diye soruyor. Şimdi şunu öncelikle tespit eldim: Eğer bu soru ve bu soruya verilen cevap olmasaydı, büyük bir olasılıkla Efendimizin sonraki sözü hadisin sonunda yer alan “Şurası muhakkak ki, Allah her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır.” sözü olacaktı.
Yani Hz. Muhammed(AS) bu hadisiyle kader gerçeğini vurgulamak istiyordu. Ama O, bedeviden gelen bu misali yadırgamadı, onu terslemedi, “konuyla alakası yok, samimiyetsiz, dalga geçmek istiyor” gibisinden düşünüp cevapsız bırakmadı, cevapladı. O halde bizim de o misali kader gerçeğini anlama yönünde ele almamız gerekir. Misalin kendisine takılı kalıp, kader gerçeğinden perdelenmemeliyiz.
Efendimizin o bedeviye karşı sergilediği hoş görülü tutumu da göz ardı etmeyelim. Efendimiz dini bir mevzudan bahsediyor, ama o bedevinin getirdiği misal ortada. Ya onun bedeviliğine verdi yani yaşadığı ortamdan misal getirmesini normal karşıladı… Ya da bu soru alay amaçlı olsa bile, o bunu kader gerçeğini açıklamaya dönük olarak kullandı. Böylelikle, insanlığının, rasullüğünün gereğini yerine getirdi, iyi bir öğretmen olduğunu gösterdi. Karşısındakinin de kader gerçeği ile var olduğu bilinciyle yaklaştı, örnek alınası bir eğitmen olduğunu da kanıtladı…
Soruyu soran bedeviye verdiği cevap şuydu: "Pekalâ, birincisini kim uyuzladı?”… Yani, kendisine başka bir deveden uyuz bulaşmamış o ilk deveyi, uyuzlu değil iken kim uyuzladı. Madem birbirine siret etmekle(bulaşmakla) geçiyorsa bu uyuzluk, o uyuz olmayan ilk devenin asla uyuz olmaması ve dolayısı ile diğerlerinin de uyuz olmaması gerekirdi!.. Cevap, soranın sorusunun içindeydi. O deve kendi kendini uyuzlamıştı. Eğer o devede uyuz olmaya yol açacak özellikler olmasaydı, uyuz olmazdı.
Örneğin, bir ağacın uyuz olduğunu gördünüz mü? Hayır! Çünkü, ağaçta uyuz olmaya dönük bir yapı, özellik yoktur. Biz insanlardan da misal verelim. Değişik değişik şeylere karşı alerji olan insanlar vardır. Kimi yediği bir şeye, kimi kokladığı bir şeye, kimi dokunduğu bir şeye alerji olur. Çeşit çeşittir, farklı farklıdır. Birinin alerji olduğuna diğeri olmaz. Niye? Çünkü, insandaki yapı, özellik, farklılık meselesi. Şimdi, diğer develerde uyuz oluyorsa, demek ki onların da yapısı, özelliği buna elverişli. Uyuz olmak için gerekli özelliklerle donanımlılar demektir…
Hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez. Hiçbir şey hiçbir şeye bulaşmaz. Hiçbir şey hiçbir şeye nüfuz etmez. Her şey kendindekini açığa çıkarır. Hiçbir şey kendinde olmayanı açığa çıkarmaz. Dışarıda var olan, kendinde yok ise etkilemez. Sende yok ise o şey, senden açığa çıkmaz. Sende olmayan şey, yok olan şey var olmaz. Sende olan, sende açığa çıkar. Sende olmayan, senden açığa çıkmaz. Sende var ise açığa çıkar, sende yok ise açığa çıkmaz. Bu kadar açık ve basit, akla ve mantığa uygun.
Yoktan var olunmaz, sende var ise var olur, yok ise var olmaz. “Dıştan sirayet etti, bulaştı, etkiledi” dediğin şey; aslında sende olanı açığa çıkaran tetiklemedir. Hiçbir şey hiçbir şeye dıştan sirayet etmez, sende olan açığa çıkar. O tetiklemeyi alan, değerlendiren ve açığa çıkaran da sensin, sende olandır. Sende olmasaydı o tetiklemenin karşılığı, sana etkisi olmayacaktı. Aslında tetikleyen de tetiklenen de sensin, sende olandır. Sende olmasaydı o tetikleme, kabul görmez, alınıp, değerlendirilmezdi. Hiçbir şekilde yoktan var olunmaz, her şey senden var olur, sendekinden var olur. Sende, sendeki açığa çıkar, her zaman, her yerde, her halde.
Senden açığa çıkanlar sana aittir, onlar sendekilerden açığa çıktı. O halde başına gelenlerden dolayı hiç kimseyi suçlamana gerek yok, kendini dahi. Çünkü sen, seçmedin, seçme şansın yoktu, en baştan beri... Doğmayı sen seçmedin, doğduğun yeri sen seçmedin, doğduğun aileyi sen seçmedin, doğduğundaki imkanları sen seçmedin… Bedenini, cinsiyetini, ırkını, ülkeni, özelliklerini, şartlarını…, hiçbirini doğarken sen seçmedin.
Ama, takdir edilmiş ise sana eğer, bu seçemediklerine boş yere sızlanmayı bırakıp, tüm bu şartlar içinde Hakikatine erme ve Hakikatini yaşama hedefi üzerinde olacaksın. Öyleyse takdir sistemini görüp, kendi yolumuzda yürümeli, kimsenin hakkında hüküm verici, yargılayıcı olmamalıyız. Çünkü kimin hakkında ne taktir edilmiş bilmiyoruz. Kimin ne olduğu, kimin ne olacağı belli değil, bizim dahi... Ve biz de diğerleri gibi sadece bir kuluz, karar mercisi değiliz, karara bağlanmışlarız “ deniyor…
Hadiste; “Ne sirayet, ne safer (inancınızda hakikat) vardır. Şurası muhakkak ki, Allah her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır. “ denerek kadere iman ve kadere imanın inançtaki yeri, önemi, hakikat oluşu vurgulanıyor. Kadere iman etmeyenin hakiki manada iman etmediğine işaret ediliyor. Safer, inancınızda hakikat, inancın hakikate dayanması, gerçekle uyumu… Kadere imana sefer etmeden, Allah’a saf, hakiki bir iman oluşmaz… Efendimiz açıkça, sirayetin geçerli olduğuna inananlara, “inancınızda hakikat yoktur” diyerek, bu yanlış bakışlarının hakikatteki yersizliğine, akılla bağdaşmayacağına, gerçeğe zıt oluşuna işaret ediyor. Gerçekte; “Hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez! Her şey yazılanı, kaderini yaşar."
Şimdi, uyuz deve misalinden kader gerçeğine geçiş yapalım. Şu an bizden açığa çıkanlar, bir an önce bizden açığa çıkanların sonucudur, bu olay zincirleme bir şekilde işi en başa yani yazgımıza kadar getirir. Bizden açığa çıkan ve bize dönen her şey aslında bizde olandan başkası değildir. Bizden bizde olmayan açığa çıkmaz, bize bizden olmayan dönmez, hepsi bizdedir. Yazılmış esma terkibi programımızın, takdir edilen fıtratımızın gereğidir, getirisidir.
Dışımızda var sandıklarımız dahi bizde olanlardır, bize bizden gösterilenler, duyurulanlar…dır. Bizde olmayan şeyi biz, ne görebilir, ne duyabilir…iz. Yoktan var olunmaz, vardan var olunur. Dıştan var edilmez, içten var edilir…Her bir şey, her şeyi içinde barındıran koca bir alemdir, oradan var olur, oradan var algılar. Zerre küllün aynasıdır, zerre kendindeki külden yansıtır da kendinden kendine yansıyanı, kendindekini, kendi dışındaymış gibi sanır. Başka türlü var olamaz, var algılanamaz mevcudat!
Bu gerçek akla yatar, başka türlüsü yatmaz! Yoktan var olunmaz, dıştan var edilmez! Vardan var olunur, içten var edilir!…Yok yoktur, var vardır! Dış yoktur, iç vardır., Her zerrede öz vardır, sadece öz vardır, hepimiz özdeyiz, biriz…Zerreyle küllün aynı tek bir olduğu yerdeyiz, özdeyiz. Noktanın Sonsuzluğu’ndayız…
***
4803 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):
"Allah Teâla hazretleri bir kulun hayrını diledi mi onu istimal eder!" buyurmuştu. Kendisine: "Onu nasıl istimal eder?" diye soruldu.
"Ölümden önce salih amel işlemede muvaffak kılar!" buyurdu."
Tirmizi, Kader 8, (2134).
Allah bir kulun hayrını diledi ise, henüz taktir aşamasında onu Salih amel işlemeye yönlendirecek özellikler ile donatır. Da o kul, kendisine takdir edilen bu esma programının gereği olarak, Salih amelleri işleyerek ömrünü noktalar. Takdirler amellerden öncedir, ameller taktirdendir.
Ameller taktir edilmiş esma terkibin ürünüdür. O halde Salih amel işleyen, bu amelini takdire bağlayacak, haline şükür edecek, kibirlenmeyecek, yapmayanları da hor görmeyecek, ayıplayıp, suçlamayacaktır… Aksi halde o ameli Salih yani islah eden amel olmaktan çıkar, taşkınlık ve azgınlığın sebebi olur…
***
4804 - Hz. Ebu Hureyre (R.a) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Kişi vardır, uzun müddet cennet ehlinin amelini işler, sonra da ameli cehennem ehlinin ameliyle hitam bulur. Yine kişi vardır, uzun müddet cehennem ehlinin ameliyle amel eder de sonunda cennet ehlinin ameliyle hitam bulur."
Müslim, Kader 11, (2651).
Kimin ne olacağı, ne olduğu belli değildir. Kişi vardır; kendini mümin sanır, cennet ehlinin ameli işler, ama gerçekte mümin değildir, ölümü cehennem ehlinin ameliyle gerçekleşir. Kişi vardır; kendini mümin saymaz, cehennem ehlinin amelini işler, ama gerçekte mümindir, ölümü cennet ehlinin ameliyle gerçekleşir.
Yani, kişinin kendisi dahi, kendisinin gerçekte mümin olup olmadığını bilemez, sadece ümit eder. Durum bu olunca, insanlar hakkında “sen müminsin, sen kafirsin…” diyerek hüküm vermek, hiç akıl işi değildir. İnsanlar birbirleriyle uğraşmak için gelmediler dünyaya, böyle bir görevimiz ve hakkımız yoktur…
***
4805 - İbnu Amr İbni`l-Âs (R.a) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Allah (cin ve ins dahil) mahlukatını bir karanlık içinde yarattı. Sonra üzerlerine kendi nurundan serpti. Bu nur, kimlere isabet ettiyse hidayeti buldular, kimlere de isabet etmediyse sapıttılar. Bu sebeple diyorum ki: "Kalem, Allah Teâla`nın ilmi hususunda kurumuştur."
Tirmizi, İman 18, (2644).
İnsanların yaratılışına dönük olarak bu “karanlık” yeri anne karnına yorumlayabiliriz. Tüm yaşananlar, her şey Allah’ın indinde misalen, bir fotoğrafın negatifleri hükmündedir. Yaşamı her şeyi ile, birbirine bağlı karanlık negatif pozlar misali olarak düşünülebilir. Allah indi AN’ı ile, her anı içine almıştır. O AN’da her şey aslında olup, bitmiştir. Allah’ın sınırsız-tek AN’ından bakıldığında her şey olup, bitmiştir, o AN içindedir. O AN, her şeyi kuşatmıştır, her şey o AN’dadır. O AN’daki misalini verdiğimiz negatif pozlar, fotoğraf olarak yansır, zaman içinde an be an bizlere…
O misalini verdiğimiz negatif pozlar esma terkipleridir, fotoğraflar ise efal(fiiller) alemidir. Tüm zamanlarda annelerin karınlarındaki oluş da(bebeğin esma terkibi, programı) o AN’da bir arada yer alır, aynı AN’da değerlendirilir. Geçmişimdi-gelecek bize göredir, Allah’ın indindeki o zamanda hepsi aynı AN’da olarak değerlendirilir. Bize göre değişik zamanlarda, değişik yerlerde, annelerin karınlarındaki o oluşum, Allah’ın indindeki AN’dan bakılınca, hadisteki gibi ifade edilir. “Allah (cin ve ins dahil) mahlukatını bir karanlık içinde yarattı.” şeklinde açıklanır.
Yani; aslında iki ayrı olan şey yoktur, tek olan şeye iki ayrı bakış söz konusudur. Bizim bakışımıza göre ayrı zamanlarda, ayrı yerlerde olan bir oluş değerlendirmesi söz konusu iken, aynı oluş için Allah’ın indindeki AN’a göre değerlendirme yapıldığında, tüm mahlukatın bir karanlık içinde yaratılması şeklinde ifade edilmesi söz konusudur.
İmam Gazalinin “İhyayı Ulum-udDiyn” adlı eserinde yer aldığı gibi “Hz. Muhammed(AS) ın ruhu dahi annesinin karnında oluşmuştur. Hz. Muhammed(AS)ın Hz. Adem’den önce, ilk yaratılan olmasının anlamı ise, O’nun manasının ilk takdir edilen olduğudur. Çünkü takdir kamil olacak hedef üzerinden başlar. Misali hayatımızdan verecek olursak:
Bir işe girişeceğimiz zaman, öncelikle amacımızı, hedefimizi tespit ederiz. İşte o hedefimiz o işin ulaşacağı kamil haldir. Ve işe başlamadan önce takdir ettiğimiz ilk adımdır. Hz. Muhammed(AS)in manası da en kamil manadır. Tüm varlık O’nun bu kamil haline hizmet etmek için var olmuştur. Mevcudattaki mana sıfırdan başlayarak yükselmiş, O’nun hayatıyla kemale ulaşmış, ondan sonra ise yine başladığı sıfır noktasına doğru gitmektedir. Ki sonumuz kıyamettir, her başlayan iş bitirilir, başa döner…
A’raf-172-) Ve iz ehaze Rabbüke min beniy Ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim* elestü BiRabbiküm* kalu bela şehidna* en tekulu yevmel kıyameti inna künna an haza ğafiliyn;
Hani Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden (menilerinden, genlerinden) kendi zürriyetlerini alıp; onları kendi nefslerine şahitlendirerek sordu: "Elestu BiRabbiküm = Rabbiniz değil miyim?", (onlar da) "KALU= dediler, BELA = evet, Şehidna = bilfiil şahidiz"... Kıyamet sürecinde, "Biz bundan kozalıydık (gafildik)" demeyesiniz! (İslam fıtratı üzerine yaratılır tüm insanlar konusunu anlatmakta... A.H.)
Üstteki ayette ise, bel(meni) ifadesi ile olayın dünyada gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Çünkü bel, meni manasına gelip, dünyamıza aittir. Bellerinden zürriyetlerinin alınması, atalardan gelen genetik intikalin menide bulunmasına dikkat çeker. Onları kendi kendilerine şahit tutması, Rabbiniz değil miyim? Diye sorulması menideki genlerin esma terkibi ile var olduğu, esma programı ile fıtratlandığı gerçeğine işaret olan, mecazen konuşma formatında verilmiş bir açıklamadır..
Yoksa Rab konuşan bir insan gibi, anne karnında konuşmayı bilmeyen bebekle konuşmamıştır. Sadece Yaratılış Gerçeğini, İslam Fıtratını, Sünnetullah’ı Hz. Muhammed(AS)in dilinden, özü ALLAHça, lafsı Arapça olan açıklamalar sunmuştur, Sistemini biz anlayalım diye dillendirmiştir, aslında konuşan lisanı haliyle Sistemidir, varlıktaki Allah’ın esmalarına dikkat çekilmiştir…”Kalu bela,şehidna”, var olanın varlığının esmalara dayandığının açıklamasıdır…
Tüm bu bilgilerden açığa çıkan ortak sonuç, insanlar yaratılmadan önce ruhları yaratılmış değildir ki, o ruhların hepsi bir yerde bir araya gelsin de, Rabbimiz de sanki bir tanrı gibi onlarla konuşsun ve onlardan söz almış olsun… Bu yanlış düşünce bu konuyla ilgili ayet ve hadislere ters düşer. Bilgi yetersizliğinin, gerçeklerden uzaklaşmanın, ayet ve hadisleri kelimesine kadar değerlendirememenin, çok kapsamlı düşünememenin sonucudur, bu yanlış bakış…
Bu yanlış bakış, hem gerçeklerle örtüşmez, hem de Rabbimizi Allah konumundan, dışımızdaki bir tanrı konumuna düşürür. Bu anlayışsızlık; O’nu özümüzde ve her anımızdaki Rab anlayışından, ötemizde ve geçmişte kalan bir tanrı anlayışına sürükler. Ve sonuç olarak bu yanlış anlayış ile; hem kendimize, hem de O’na haksızlık yapmış oluruz. Hakikatimizi ve O’nu tanıyamamış oluruz, O’nun hakikatimizdeki manasından uzak düşmüş oluruz…
Zümer 6-) Halekaküm min nefsin vahıdetin sümme ceale minha zevceha ve enzele leküm minel en`ami semaniyete ezvac* yahlükuküm fiy butuni ümmehatiküm halkan min ba`di halkın fiy zulümatin selâs* zâlikümullahu Rabbüküm leHUl Mülk* la ilahe illâ HU* feenna tusrefun;
Sizi nefs-i vâhide`den (nefs-i küll-kozmik bilinç-evrensel benlik hissi) yarattı! Sonra (holografik esas gereğince) ondan (bilinçten) onun eşini (bedeni) oluşturdu; sizin için en`amdan (kontrol edilebilir hayvani duygular) sekiz eş açığa çıkardı! Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratıştan sonra (diğer) bir yaratışa (geçirerek) yaratıyor... İşte size Rabbiniz Allah; mülkü onun (Esmâ`sının işaret ettiği özelliklerin açığa çıkması) için olan! Tanrı yok; sadece "HÛ"! Nasıl hakikati görmezsiniz!(A.H.)
Allah insanı annelerin karnında bir karanlık içinde, üç karanlık aşamasından sonra yarattı. O üç karanlık devresi, anne karnındaki o ilk üç aya işaret olabilir. Dördüncü ayda(120. günde!) o bebeğe ruh nefolur ve sonsuza kadar var olacak aydınlığa(hayy’a, cana) kavuşur. O ilk üç ay ruhu oluşmadığı için “karanlık” olarak ifade edilmiş olabilir. Yani, o ilk üç ay(üç karanlık) içinde onda henüz sonsuz hayatı sağlayacak can oluşturulmamıştır.
Bedensel varlığı o üç ay evresinde karanlıktaydı, ruhu yoktu, sonsuzluk hayatı verilmemişti. Dördüncü ay sonu itibarıyla gelişimini tamamlamış bedende(beyni aracılığıyla) artık ruh üretildi, ve o bebek ruhun aydınlığına kavuştu, sonsuz hayat sahibi bir canlı oldu, şeklinde değerlendirilebilir… Bir yaratılıştan sonra bir yaratışla yaratıyor. Yani anne karnında ilk üç ayda(üç karanlık içi) bedenini yaratıyor, sonra(dördüncü ayda, 120. günde) ruh bedenini yaratıyor…
İşte o ruh oluşturulurken, melek denen kalemin yazması ile (her biri esmalara dayanan mana yüklü kozmik ışınların beynin genetiğini işlemesi ile) onun kaderi açıklanan bu takdir mekanizması ile tamam oldu. Anne karnındaki üç karanlık, bizim bilmemize karanlık olan yani bilmediğimiz üç şey; meleğin yazdığı denen o said-şakilik, rızık, ecel bilgisi(bize karanlık üç bilgi) de olarak değerlendirilebilinir.
Herkesin manası bu şekilde kendisine takdir edilen esma miktarına göre şekil aldı. Kimine nurlu yola götüren esmalar yeteri kadar isabet etti de doğru yolda kullanıldı. Allah’ın esmalarının hepsi güzeldir, hiçbiri kötü değildir, hepsi gereklidir, hiçbiri boşa değildir. Önemli olan hepsini yerinde, zamanında, dozunda, Hakk yolunda kullanmaktır. Esmaları dozu yetersiz olanlar, orta dengeyi bulamamış, o dengeye yaklaşamamış olanlar, Hakk yolunda kullanmayanlar hüsran oldu, diğerleri huzur buldu.
İşte size Rabbiniz olan Allah, mülkü esmasından açığa çıkarır. Ötedeki bir tanrı değildir(tanrı yok), (esmaları ile)sadece O(var). Hakikat bu, nasıl görmeyiz?..Nefsimizde(“Ben” dediğiniz her şeyinizde esmasıyla) MEVCUT, hala görmüyor muyuz?.. Bize şah damarımızdan daha yakındır, bize can verir esmaları ile…