Kadere İman Etmeyen, Allah’a İman Edememiştir!

05 / Temmuz / 2010 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com
Saim Yusuf

ALLAH kulu ile tanrı kulu arasındaki en büyük fark (B)Kadere iman konusudur. ALLAH kulu “Kaderin özüne işlendiğine(Bil-Kaderi!)” şeksiz-şüphesiz, kesin-keskin iman eder. Tanrı kulu ise ötedeki tanrı ve yeryüzünde kendisi zannı içinde, kaderini kendinin yazdığını iddia eder. ALLAH’ın kulu EN ÖZ’deki işlevi başlangıç olarak kabul eder, boyutsallığın bilincindedir.

Tanrının kulu ise madde batağına batmış bir şekilde, dar ve kirli bir zeminde her şeyi kendine mal eder. ALLAH’ın kulu kendisinin bir esma terkibi olduğunu, bir esma programı olduğunu, bir esma analizatörü olduğunu ve kendisine ulaşan esmaları esma programı ile değerlendirip bir esma çıktısı oluşturduğunu bilir.

 

Evren denen bu büyük bilgisayar, Ana Programıyla her an iş başında, Ana program çalışmasına devam ediyor. Nerde o küçük programların Ana Programdan bağımsız var oluşları, varlıklarını sürdürmeleri, bağımsız çalışmaları?! İçleri, dışları, her şeyleri o Ana Programdan iken, kendilerinde o Ana Programdan ayrı bir varlık ve irade görüp, “ben yaptım” demeye hakları olabilir mi?! Ama yine de o Ana Program gereğidir, “ben yaptım” diye düşünmeleri, ama işin aslı başkadır!..

 

İş onların sandığı kadar basit ve dar değildir, büyük ve azametlidir. Bu büyüklük ve azamet ise, işi sınırsız tekliğe taşır, kişiyi ise kulluğunun itirafı olan secdeye. Her şey o Ana Programa kulluğun gereği secde etmektedir, yani o Ana Programın gereğini açığa çıkarmaktadır her an!..  Duygu ve düşünceleri ile insan,  O Ana Programın çıktısıdır, kuludur her an!..

***

Bilimsel çevrelerde çok güzel gelişmelerin olduğunu söylemekle birlikte, özellikle iman noktasında sapmalara yol açacak gelişmelerin de olduğunu itiraf etmek gerektiği kanaatindeyim. Özellikle (B)Kadere İman konusu kelimenin tam manası ile sabote edilmektedir, bazı bilimsel çevrelerce!.. İnsanın kendi kaderini yazdığı, kaderin önceden takdir edilmediği, insanın adeta tanrılaştırılmak istendiği gözlemlenmektedir. Tanrıyı inkar eden, ALLAH’a imanın oluşmadığı bu çevrelerce, tanrılaşma sevdası Fravunlaşmanın yeni bir versiyonu olarak önümüze konmaktadır, Deccaliyet ile…

 

Ötedeki bir tanrıyı inkar ederken, kendisinin bir tanrı olduğunu ima eden bu zavallı zihniyetin, ALLAH’a imana ulaşması için gerekli kurtuluş reçetesi (B)Kadere İmandır. Kader, takdir, miktar aynı kökten türemiş kelimelerdir. Bir şeyin “eder”i belli ise, o şeyden açığa çıkacaklar da bellidir. “Ölçü”ye vurulmuşsa bir şey, bir terkip programı ise o şey, ondan açığa çıkacaklar da bellidir. Çıktı oluşturan formüller, o formüllere giren çıktılar içinde geçiyorsa zaman, formülüdür aslonan. Bir sistem üzere var olan mevcutta, işliyor iken bir program, daha bu program oluşturulurken bellidir, açığa çıkacak her şey, O AN!..

***

Kur’an insan için “halife” olarak yaratıldığından bahseder, “Kral” olarak değil!.. Halife ise “Kralın emirlerini harfi harfine yerine getirecek” şekilde gerekli yetkilerle donatılmış kişidir. Kul da ALLAH’ın dileğinin açığa çıkması için gerekli esmalar ile donatılmış, terkiplenmiş, programlamış, fıtratlanmıştır. Esma Terkibi olan kuldan, El-Esma’nın dileği dışında her hangi bir şeyin açığa çıkması imkânsızdır.

 

Kur’an “Rabbani” olmaktan bahseder, “Rab” olmaktan değil!.. Rabbani olmak ise Rabbin Halifesi olmaktır, Rab olmak değil!.. Rabbin Halifesi olmak, Rabbin olan esma terkibinin(esma programının) gereğini harfi harfine yerine getirmektir. Ki hepsinin varacağı kaçınılmaz sonuç ise, programın dolayısıyla O’na olan mutlak kulluğunun gereğinin kaçınılmaz şekilde doğal olarak özünden açığa çıktığıdır.

 

O malum bilimsel çevrelerin, uçuk öğretilerin insanı tanrısallaştırma bilgisi, insana geçici şeytani bir lezzet verir. Kişinin ayaklarını yerden keser, olmayacak hülyalara daldırır. Kalpleri taşlaştıran Benlik Dağının zirvesine çıkarır. Ama kişi acziyetiyle yüzleşince, o dağdan düşer, kendisini yakıtı taşlar(taş kalpler!) olan cehennemde (manevi yanışta!) bulur. Henüz dünyada iken, yanar için için, haddini bilmediği için, kul olduğunu görmediği için.
Kulluğunun farkında olarak (B)Kaderi ile ALLAH’a iman eden ise, içten ve dıştan kendisini sarmış olan sınırsız içinde kendine takdir edilen programının, esma terkibi olan varlığının bilincinde olarak, ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir, melekler gibi saf ve masum olarak yaşar. Rabbini manasında görür, kulluğu kendinde bulur, Rabliğe değil, kulluğa soyunur. Onun yaşamı cennet olur, teslimiyetin bilincinde olarak huzur bulur.
***

 

ALLAH tarafından esmasıyla Evrende bir Sistem, bir Program oluşturulmuştur (Sünnetullah). Bu Program aynen çalışmaktadır, değişikliğe uğramadan (Sünnetullah’ta değişim olmaz!). Değişmediği için bu Programın açığa çıkaracakları da bellidir, dilenilenin dışında oluşlar sergilemeyecektir. Evren ne amaç için yaratılmış ise, Programı ile gereğini yerine getirecektir. Programında ve getirisinde değişiklik olmayacaktır.

 

Bilgisayardan örnek verecek olursak, her programı yazılım amacına göre işlev görür. Programında olmayan işlevleri açığa çıkaramaz. Bir kelime işlemci program yazı yazmaya, bir antivirüs programı virüsleri temizlemeye, bir müzik çalar programı müzik dinlemeye yarar. Programlarının gereğini ortaya koyar. Bir televizyon izlemeye ve dinlemeye, bir duzdolabı soğutmaya, bir çamaşır makinesi yıkamaya, elektrikli süpürge temizliğe yarar. Programları dışında, kendilerinde olanın dışında farklı görev yapamazlar. İşte insan da Ana Programda hangi işlev sonucu olarak var olmuşsa, gereğini açığa çıkaracaktır.

 

Semalar, Arz ve içindekilerin kendilerine ait, ayrı özgür varlıkları ve iradelerinin olması düşünülemez. Çünkü bu şekilde Semalar, Arz ve içindekiler var olamaz. Her şey ayrı telden çalacak ve varlıkta bir sistem beklenecek(?). Mevcudatta tespit edilen Sistem, Birlik ve Bütünlüğe delildir, mevcuda Teklik hâkimdir.  Normal bir akıl, Özde Teklik olmadıkça değişmeden devam eden bir sistemin olmayacağını ve mevcudatın var olamayacağını bilir. Yine normal bir akıl, Özünde Tekliği barındıran bu mevcudatın içindekilerin, mevcudatta geçerli olan sistemin çalışma programına her an zerrelerine kadar tabi olduklarını bilir. Mevcudatta var olanlar, mevcudatta işleyen sistem programına tabi olmayacaklar da neye tabi olacaklar ki, varlıkları/manaları/programları orda, onla oluşmuşken!..

***

Ama gelin görün ki, denizdeki dalgada var olan içi boş bir köpük kendini deniz sanıp, dalgayı kendisinin oluşturduğunu iddia ediyor, o denizde bir damla dahi olamamışken… Ama gelin görün ki bilgisayarda bir programın açığa çıkardığı bir “1” çıktısı(var!), sonraki anda “0”(yok!) olacağından, “0-1”lerin değişiminden habersiz, kendini değişmeyen bilgisayar sanarak, programıyla işlev gördüğünü iddia ediyor.

 

Ama gelin görün ki, kulluğu her zerresine işlemiş olan, Teklikten, kaderden habersiz, buz dağının su üzerindeki kısmını görüp, altındaki kısmı fark etmeden, kendini ayrı, gayrı sanıyor, ya da o büyük dağı kendisi yaratmış sanıyor. Ama ne diyelim ki, ondaki takdir de bu yönde, “her şey kader iledir, sizi de yaptıklarınızı da ALLAH yarattı” denmekte. Sonunda eriyip su olacağını bilmese de, gerçeğe karşı buz gibi soğuk katılaşmış kalbiyle yaşıyor, yaşayacak yine … Bir Güneş lazım, o buzdağını eritmeye, bir ateş lazım o taş kalbi öğütmeye. Takdirinde olanı O Güneş benliğinden arındırır, olmayanı yakıp yakıp kavurur.

 

Kur’an ve hadislerde geçen kader açıklamaları gayet açık ve nettir, “sen öyle anlıyorsun, ama ben böyle anlıyorum” şeklinde kıvırmaya, kıvrılmaya müsait değildir. Okuduğunda yorumsuz olarak ne anlıyorsan odur, tartışmasız apaçıktır. Bundan dolayı Hz. Muhammed(AS) bir hadisinde kader konusunda tartışanları uyarmıştır. Çünkü kader konusunun tartışılacak bir tarafı yoktur, ALLAH’a imanın, Tekliğin doğal getirisi olan bir konudur. (B)ALLAH’a iman edenin, tereddütsüz (B)Kadere iman etmemesi düşünülemez. (B)Kaderi ancak ALLAH’a gerektiği gibi iman etmemiş olan, tanrı zannıyla yaşayan net şekilde anlayamaz, amasız-yamasız kabullenemez.

 

(B)ALLAH’a (Özündeki ALLAH!) iman edende otomatik olarak oluşur, (B)Kadere (Özündeki Taktir!) iman. (B)ALLAH’a iman, (B)Kadere imana taşır kişiyi. Kader ALLAH’ın Ahadiyetinin doğal sonucudur. Evrenin geni hükmünde olan o ilk anda, o gende programı mevcuttu ve Evren her an o programının gereğini ortaya koymaktadır, insandaki genler misali...

 

Esma terkibi olarak var olan bu mevcudat, terkibinin gereğini ortaya koymaktadır her an. Özünde Tekliği barındıran, yani her şey, Özdeki programın gereğini ortaya koyacaktır her an.   Bir esma terkibi olarak programlanıp var olan insan, bir amaç için dilenilmiş ki bu şekilde terkiplenmiştir, öyleyse hakkında dilenileni de açığa çıkaracaktır kuşkusuz. Ana program belirlenmiş, küçük programlar takdir edilmiş ise programlar arası geçişler de bellidir, girdiler de bellidir, çıktılar da…

***

Kadere tam manası ile iman etmemişe kaderi değil, ALLAH’ı anlatmaya çalışın. Çünkü o henüz tam manası ile (B)ALLAH’a iman etmemiştir. (B)Kadere iman edememesinin sebebi, (B)ALLAH’a iman edememesidir. (B)ALLAH’a iman oluşursa onda, (B)Kadere iman da otomatik olarak oluşacaktır. Ve o, (B)ALLAH’a iman etmedikçe, (B)Kadere iman edemeyecektir. ALLAH’a ve Kadere iman ettiğini sanıp, ibadet eden çok sayıda dindar vardır, ama onlar müslim olmakla birlikte, henüz mümin olamamışlardır, Müslüman yaşayışı içinde olmakla birlikte, gerçekte iman edememişlerdir.

 

Eğer bir kişi Kur’an ve hadislerde geçen açıklamaları, amasız ve yamasız olduğu gibi içten kabul etmiyorsa, ALLAH ismiyle etiketlese de, o aslında ALLAH’a kulluk yapan değil, zannındaki tanrısına tapan konumundadır. Nice cemaatler vardır, nice dindarlar, kader konusuna hep şöyle giriş yaparlar: “Bir Külli İrade vardır, ALLAH’ın olan; bir cüzzi irade vardır, insanın olan. İnsan o cüzi iradesiyle ister, ALLAH’ta Külli İradesiyle verir. Kader ALLAH’ın olacakları önceden bilmesidir. Kul ister, ALLAH verir.” derler ve şirkin en alasını sergilerler. Kur’an ve hadislerde geçen kader açıklamalarına pek girmezler ya da Tevhid ile bağdaşmayan, tutarsız izahlar getirirler.

 

Onlar varlığı, iradeyi; kudreti… ikiye bölerler. Bir cüz icat ederler, Külden ayrı, cüz ve cüzün dışındakilerle sınırlanmış Küll(ki cüz sanılanlar sayısızsa Külle yer mi kalır orada?!) arasında gidip gelirler. ALLAH’ın Küllüğünü icat ettikleri cüzler ile sınırlarlar, cüzleri O’na, O’nun varlığına; iradesine, kudretine ortak etmiş olurlar. Kader konusundaki açıklamaları hep ikiliğe dönüktür, ALLAH’ı hep o ikinci ile sınırlamaya çalışırlar. Biri istiyor, diğeri veriyor, istemeyi ve vermeyi bölerler. Biri biliyor, diğeri yapıyor, bilmeyi ve yapmayı bölerler…

 

Onlar Kur’an ve hadislerdeki kader açıklamaları usulünden uzak, eklemeli-eksiltmeli açıklamalar yaparak usulsüzlük sergilerler. Kaderin önceden yazılmış olduğu, her şeyin evvelden takdir edilmiş olduğu gibi ayet ve hadis açıklamaları üzerinde durmaz, eksiltme yaparlar. Tek olan ALLAH’ın iradesinden ayrı olarak, özgür varlık ve cüzzi irade icat edip ekleme yaparlar. Anlaşılmayan bir konuyu düzgün bir yöntemle(örneklemeler, bilimsel açıklamalar, büyüklerin sözleri…) açıklamaya çalışmak başka, konunun ana damarı olan ayet ve hadislere aykırı, onlara ters yönde ekleme ve eksiltme yaparak konuyu saptırmak, çarpıtmak, bozmak başkadır…

 

Onlar Tevhitten uzaklaşır, tevhitten uzaklaştırırlar, içinden çıkamadıkları kuyuya başkalarını da sokarlar, bocalayıp dururlar, imanı bozarlar. Sözüm ona o saygın kişiler kalabalıkları peşinden sürükler, helak olmalarına vesile olurlar. Gerçekten kadere iman etmeyen, ALLAH’a imanın tadını alamamış, Tevhide ulaşamamış, huzura erememiştir. İsmini ALLAH ile etiketlese de henüz ALLAH’a değil, zannındaki tanrısına iman etmektedir. Çünkü ekleme ve eksiltmelerle gerçekten sapmış, hevasını, zannını tanrı edinmiştir. Kadere imanı olmayanın ALLAH’a imanı olmaz, kendini aldatanın zannına imanı olur. O ne ALLAH’ı, ne de kaderi anlayamamıştır. ALLAH’ın ve Kaderin Mutlaklığını kavrayamamıştır.

 

Cüz denenin gerçekte Küllün bir görünümü olduğunu, Külden açığa çıktığını, hakikatinin Küll olduğunu, her an-her şeyde-her şeyiyle Küllün işlevde olduğunu dillendirmezler. Merkeze insanı koyarlar, O’nu ise haşa uşağı yaparlar. Öyle ya,” insan istiyor, O veriyor; insan yapıyor, O ise sadece biliyor” derler. Her şeyi, her özelliği ikiye bölerler, bir kısmını O’na, bir kısmına insana verirler. Sahi, şirk ortak edinme, ortak etme demek değil miydi?! Bir şeye ortak oluşturmanın en etkin, geçerli yolu o şeyi bölüp, parçalayarak, çokluk oluşturmak, parçaladıkları kadar O’nu sınırlamaktır. Böyleleri de “ben isterim O verir, ben yaparım O bilir” der ve zanlarında O’nun istemesini ve yapmasını sınırlarlar. Ve bu sınırlamaları zaman zaman her esmasına yayarlar. Kendilerini O’ndan ayrı, bağımsız bir varlık olarak görür, ikiliğe düşer, her şeyi ikilik üzere değerlendirir, Tevhitten saparlar…

***

Kur’an-ı Kerim’de;
Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz!.. (İnsan-30) dendiğine göre gerçekte isteyen kimdir?!
Halbuki sizi de yapageldiğiniz şeyleri de Allah yaratmıştır!.. (Saffat-96) dendiğine göre gerçekte biz ve yaptıklarımız kime aittir?!

 

"Yeryüzünde veya nefislerinizde size isabet eden bir müsîbet, bizim onu yaratmamızdan EVVEL, mutlaka bir kitapta yazılmıştır.Bunu, ÖNCEDEN mukadder ve yazılı olduğunu bilip; elinizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize giren ile de sevinip şımarmamanız için (açıklıyoruz)!.. Allah, dünyalıkla böbürleneni sevmez" (Hadîd-22/23) dendiğine göre her şey evvelden bir kitapta yazılmış, önceden takdir edilmiş değil midir?!
Yürür hiç bir mahlûk hâriç olmamak üzere hepsini alnında çekip yürüten O`dur!.. (Hûd-56), De ki: Hepsi de kendi programları doğrultusunda (şakûllerinde) fiiller ortaya koyarlar. (İsra-84), Biz her şeyi kaderiyle halkettik!.. (Kamer-49) dendiğine göre nerde özgür, ayrı, bağımsız bir varlığımız ve irademiz?!

***

Hadislerden derlemeler:
Bugün ki iş, yeniden oluşacak işler içinde değildir!.. Fakat kalemlerin yazıp kuruduğu, takdirlerin cereyan etmiş olduğu işler içindedir!.. Lâkin, geçmişte kendilerine yazılan ve kendilerine gelip çatan bir şeydir!.. Üzerlerine hüküm olunan ve kendilerine gelen bir şeydir. Herkes niçin yaratıldı ise, onun yolları kendisine kolaylaştırılmıştır!.. Allah mahlûkâtın kaderlerini semâları ve arzı yaratmasından 50 bin sene evvel yazmıştır!.. Muhakkak yüce Allah yarattıklarını bir karanlık içinde yarattı. Sonra onlara nurundan saçtı!.. Bu nurdan nasibini alan kimse hidayete erdi!.. Nasibini alamayan da delâlete saptı!.. Bunun için allah`ın ilmine göre kalem kurudu!.. Fiilin, kader ile tesbit edilmiş olan mukadderâttan olup, kalemin yazıp kuruduğu hususlar içindedir!.. Herkes ne için yaratıldı ise ona müyesser kılınır!..

 

Bir kul, hayrı ve şerri ile kadere iman etmedikçe; kendisine isâbet edenin ondan şaşmasına; kendisine isâbet etmeyenin de ona isâbet etmesine kesinlik ile imkân olmadığını bilmedikçe; mü’min olmaz!.. Ve eğer senin, Uhud Dağı kadar altının olup, hepsini Allah yolunda harcamış olsaydın; Sen, kaderin hepsine inanmadıkça ve senin başına gelmiş olan şeylerin gelmemesinin mümkün olmadığını; ve başına gelmemiş olan şeylerin de gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe (kabul olmazdı). Kezâ anlatılan bu inançtan başka bir akîde üzerine ölürsen şüphesiz cehenneme gireceğini kesin olarak bilmedikçe, senden kabul edilmezdi.
Dahası ve açıklaması Ahmed Hulusi’nin İnsan Ve Sırları adlı kitabında yer almaktadır…

***

Şimdi soru/sorun şu: Bu ayet ve hadisleri amasız-yamasız, eklemesiz-eksiltmesiz olduğu gibi, anlamını bozmadan, çarpıtmadan, şeksiz ve şüphesiz, tam teslimiyet ile kabul ediyor muyuz? Kaderimizin önceden yazılıp, takdir edildiğine iman ediyor muyuz? Yoksa siz de kaderini şu an yazdığını iddia edenlerden misiniz?! İçinizdeki cevabınız ALLAH’a imanınızın ölçüsü ve göstergesidir. ALLAH’a gerçekten iman edip-etmediğinizin anlamanızın yoludur. ALLAH kulu mu, tanrıya tapan mı, tanrılığa koşan mı olduğunuzun işaretidir. Mutlak olan ALLAH’ın, Mutlak olan KADER’ine iman ediyor musunuz? Yoksa zannınızdaki sınırlı olan tanrının, sınırlı olan kaderine mi inanıyorsunuz? Varlıkta tanrı yok iken(La İlahe), sadece ALLAH var iken(İLLALLAH),  “kaderimi şimdi, ben kendim yazıyorum” diyerek tanrılığı mı hedefliyorsunuz?

 

Şu an 8 dakika önceki güneşi görüyorsan eğer,neden şu anki fiilin 50 bin sene(bir günü bin sene olan zamana göre!) evvel, o sayısız boyutların altındaki, o ana kitaptaki programdan yola çıkmış olmasın?! Bizim zaman dilimimiz ise, o boyutların zaman dilimi yanında 0,000000… şeklinde çok küçük olup, o 50 bin seneye ilave edilesi bir değer teşkil etmez. Semalar ve arz yaratılmadan 50 bin sene evvel o ana sistem programı oluşturulmuştur ki, mahlukatı ve kaderini o program açığa çıkarır da, biz 50 bin küsur sene sonra bu programın getirisi olan kaderimizle yüzleşiriz. Gördüğümüz güneş ışığının 8 dakika önceki güneş ışığı olması emsali gibi…

 

Kader konusundaki hadislerde akla takılan her sualin net cevapları yer almaktadır.Hadislerdeki suallere verilen bu cevaplar sizi tatmin etmediyse, ALLAH’a iman konusunu bir daha gözden geçirmenizi, samimi olarak gerekliliğinden dolayı tavsiye ederim. Çünkü Kadere iman ALLAH’a imanın doğal sonucu olarak otomatikman oluşur. Kadere imanda bir sıkıntı var ise ve gerekli ayet ve hadisler yeterli gelmiyorsa, ALLAH’a imanımızı güçlendirmeli, ALLAH’ı daha yakıynden tanımalıyız. Hz. Muhammed’in açıkladığı ALLAH’a iman etmeliyiz.

 

Ana konu üzerine bağlanmış yan konular üzerine açıklamaları tekrar ile yazımızı uzatmak istemiyorum. Ahmed Hulusi’nin eserlerini gönül rahatlığı ile size tavsiye edebilirim, Çünkü O, ALLAH, KADER, DİN… konularını ayet ve hadislere tam bağlı olarak, günümüz insanına net, açık, anlaşılır, doğru, düzgün açıklayıp, akıl ve imanı, Kur’an ve Bilimi hakikat noktasında birleştirmiştir. O’nun kadere iman konusundaki usulünü ve kararlılığını en dindar geçinenlerin çoğunda dahi göremezsiniz. Bu konudaki açık sözlülük, ayet ve hadislerdeki kararlılığı, en çağdaş geçinenlerce bilinçli olarak eleştirildiği gibi; en dindar geçinenlerce dahi bilinçsiz olarak eleştirilir.Bu durum en uçlarca eleştirilen kişinin, orta yolda olduğu kanaati oluştur, hele bir de bu durumu sırf ayet ve hadislere bağlılığından kaynaklanıyorsa, artık o rehber edinmeye layık demektir.

***

Kadere iman etmeyen madden ve manen kazanamadıkları, kaybettikleri ile yanar durur, iman kişinin kendisi için gereklidir. ALLAH’a imanı olanın yanışı olmaz, kaderinden razı olur her an. ALLAH kulu ile tanrı kulu arasındaki en büyük fark, kadere iman konusudur. Kader konusundaki ayet ve hadisler kişiyi huzura taşıyorsa onun ALLAH kulu olduğu, sıkıntı veriyorsa onun zannındaki tanrının kulu olduğu sinyalini verir. Kadere iman konusu ile bir test edelim kendimizi, ALLAH’a imanımız ne halde?!...

 

İsme değil manasına iman ediyor muyuz? Manasız olduğu sürece, bildiğin gerçek, karşılığı olmadığı sürece ALLAH da desen boş, tanrı da desen boş! Be,Elif,Lam,Lam,He harfleriyle dahi bir işaret vermede (B)ALLAH ile işaret edilen… Be,Elif,Lam, Kaf, Dal, Rı harfleriyle dahi bir işaret vermede Bil-Kader… Özünden açığa çıkmakta(Be) Teklik(Elif) ve İlmi(Lam), Kaf dağından(Kaf, derunundaki enerji boyutun!) kul/her şey(Dal; kul, abd) irsal olmakta(Rı; irsal olması, boyutsal geçişle algılanır olması!). Nerde tanrı ismi, nerede tanrının sınırlı bir kaderi?!..

 

ALLAH ismi yerine tanrı ismi kullanılabilir mi, tanrı ismini kullanan (B)ALLAH ismindeki harflerin diliyle “özünden açığa çıkan(Be) Teklik(Elif) ve İlmidir(Lam), İlmin(Lam) Özüdür(He) O” manasına ulaşabilir mi, o frekansa geçebilir mi?! Harflerin dilinden ve yaydıkları frekanslardan mahrum olmamak için orijinaline sadık kalarak kullanmalıyız kelimeleri ki o bilgi kaynağı ile iletişime geçebilelim… Ayna nöronlar mana âleminde de işlev görmektedir, uygun kanalın açıksa kopyaya izin vermektedir. Belli manadaki frekanslar uçuşur gider, frekansı açık olan kendisine uyan manayı alır, kimisi hayırdan, kimisi şerden…  Halkın şarkı ve türkülere, söz ve sloganlarına konu olmuş, yanlış kader anlayışından, Bil-HAKK’ın Bil-Kader’ine sığınırım…

 

Bu yazımızı mevcudatın açığa çıkması ve mevcudattakilerin fiiller sergilemesi için, Ana Hologramda(Kitapların Anası) bir sistem programının olması gerekliliği üzerinde durmayan, bu gerçeği akıl edemeyen, sağ gözü kör, hakikati göremeyen bilimin çirkin Deccaliyet yönüne “biz kaderimizi değil, kader bizi yazar” demekle bitiriyoruz…İşler ÖZ’ündeki TEK’ten yayılır aleme, tersinin imkanı, olasılığı hiç yok. ÖZ’ünden boyutsallıklar ile açığa çıkınca o şey, elbette zaman ve mekan kavramına dökülecektir insana anlatılacak her şey..  Gerçekte ise “her yeni bir oluşta olan, Sadece O(İLLAHU)” vardır…