İnsan doğar... Ona bir isim verilir. “Senin ismin Ali…” denir. O artık ismi “Ali…” olandır. İnsan büyür... Ona etrafındaki isimler öğretilir. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, eşyaların, kuralların, yasaların vs. isimleri öğretilir. İsimlendirmeler sosyal hayatın tertip ve düzen içinde sürmesi için gereklidir. İsimlendirmeler olmazsa ne mevcudatı anlamlandırabilir, ne de sosyal hayata uyum sağlayabiliriz.
İsimler, isimlendirmeler… Gayet doğal, normal bir işmiş gibi görünürler… Gerekli ve faydalı olarak değerlendirilirler… Çok masum, zararsız bir durum olarak bilinirler… İsimlendirmeler genelde o şeyin maddesini, maddesel özelliklerini ön plana çıkarır, akla getirir… Örneğin bir insanın ismi söylendiğinde, önce onun bedensel görüntüsü gözümüzün önüne gelir… Diğer canlıların isimleri anıldığında da durum benzerdir…
O şeyin ister maddesini, ister manasını isimlendirelim, fark etmez, her durumda onu sınırlamış, eksik olarak tanımlamış oluruz… Buz dağının görünen kısmına isim vermiş, suyun altında kalan kısmını ihmal etmiş, onu sadece görünen kısmı ile değerlendirmiş oluruz… Aslında biz bir şeye isim verdiğinizde o şeyi görünen, açığa çıkan kısmı ile sınırlamış “sen busun, bu kadarsın, sınırlısın” demiş oluruz… Ve dahi bunu kendimize de yaparız, kendimize de sınır koyarız, …
Daha sonra dünyevi bir merhamet gösterir, dünyevi isimlendirmeler ile sınırladığımızı, dünyevi eğitim ve öğretimle daha büyük sınırlı bir şey haline getirmeye çalışırız. Sorunu, sorunu çıkaran ile çözmeye çalışırız… Gerçekte o şeyin ilahlığını, gerekli yöntem ve teknikleri kullanarak, sistemli bir şekilde, daha güçlü hale getirmekten başka bir şey yapmış olmayız…
Tek ve bütün olan varlığı isimlendirmeler ile düşüncemizde parçalamış, çoğaltmış oluruz… Birlikteliği ve bağlılığı isimlendirmeler ile vehmimizde bölmüş, koparmış oluruz… Özdeki sınırsızlığı, sözdeki isimlendirmeler ile zannen sınırlamış oluruz… İsimlendirmelerimiz kadar parça, ayrı, farklı varlıklar edinmiş oluruz… Ve bunları birbirinden ayrı, kopuk, bağımsız, bağlantısız olarak değerlendirme durumuna gireriz… İster fark edelim, ister etmeyelim bir şeyi isimlendirdiğimizde beynimizde, aklımızda, algımızda, değerlendirmemizde olanlar gerçekte bunlardır…
İlah, ilahlar edinmeler isimlendirmeler ile başlar… Neye ki ALLAH’tan ayrı bir varlık, irade, kudret veriyorsak, o şey o an bizim ilahımız olmuştur… Bu durumda aslında ilahlık güden aslında biz olmuşuzdur… Çünkü aynı düşüncenin eseri olarak kendimizi de ALLAH’tan ayrı bir varlık, irade, kudret sahibi olarak görüyoruzdur ki aynı bakışı karşımızdakine yöneltmişizdir… Bu durumda muhatabımızın hakikatinden habersizizdir… O hakikatten kendimizi mahrum etmekteyizdir… Şuurumuzu ismi … olandan, Bi(hakikati/hakikatte) İsmi ALLAH olana yöneltmemiz gerekir…
İsim, isimlendirme çok önemli. Bu yüzden BİSMİLLAH’da İSM ifadesi geçmektedir diye düşünülebilir… Sen dersin ki “Mehmet, Ali, Ayşe, Fatma...”... Sana deniliyor ki “Bi(hakikati/hakikatte) İsmi ALLAH”… Euzubesmelede Billahi’ye sığınmanın Bismillah…’a yönelmekle olacağı; Billahi’ye sığınma ile kastedilenin “Bismillah…’a yönelmek” olduğu işareti veriliyor olabilir…
Besmelede “Bi İsmi ALLAH”a, İSMe dikkat çekildiği için; Euzu’da şeytanirraciym ile kastedilenin bir yönü ile, dünyevi isimlendirmelerin ALLAH’tan uzaklaştırıcı(raciym) aldatıcı(şeytan) vasfına işaret edilmiş olarak değerlendirilebilir… Rahmanirrahiym ile; hakkıyla Bismillah diyebilenin, dediğini yaşayabilenin gerçek rahmete ereceği anlaşılabilir... Ya da her mananın İsmi ALLAH olanın Rahmanından(Potansiyelinden) Rahimiyetiyle(üretimiyle) açığa çıktığı şeklinde anlaşılabilir…
O halde bir şeyleri isimlendirirken hakikatinden perdelenip de ALLAH’tan gafil olmayalım… Hakikatimize dönmek için sık sık BİSMİLLAH diyelim… Zerre küllün aynasıdır… Her zerrede küll hakimdir… Küllsüz(bütünsüz) zerre(nokta) ne var olabilir, ne de hareket edebilir…Programsız ne var olunabilir, ne de hareket edilebilir…Her şeyin bir kader programı vardır, her şey kader iledir, her şeyin noktasına kader programı yazılmıştır. Her şey bi kader iledir, taktir iledir, miktar iledir, ölçü iledir… Miktara vurulmuş, programı yapılmış birime neyin gireceği, neyin çıkacağı tesadüfe, şansa yer vermeyecek şekilde kesindir…
Bi ALLAH’a iman, ancak Bi Kader’e iman ile mümkün olur. İman ile küfür arasındaki en belirgin çizgi bi kadere imandır. Dinin tüm felsefi görüşlerden en önemli farkı bi kadere imandır… ALAH’a imanın uygulamadaki en keskin göstergesi kadere imandır… Amentü “B”illahi…”B”il kaderi…ndeki “B”, kadere imanın ALLAH’a iman etmede ne kadar önemli, gerekli, eş değer olduğuna işaret eder… “B” birimin noktasında ALLAH’ın da, kaderinde mevcut olduğunun, açığa çıktığının işaretini verir… Kadere iman, insanı kederden arındırır, huzura erdirir, anında cenneti yaşatır…
Ağacın bilgisi nasıl ki tohumunda program olarak kayıtlı ise, evrenin de, insanın da böyledir… Bilim özetle diyor ki; bir insan bir şey açığa çıkarmadan 6 sn önce, iş enerji dalgaları şeklinde beyninde otomatikman oluşuyor da 6 sn sonra insan bunu açığa çıkarıyor…
Herkesin beyninin belli bir veri tabanı var… Veri tabanına uygun ölçekteki verileri süzerek alır, veri tabanında işleme sokar ve benzer ölçekte bir çıktı açığa çıkarır. Yani herkes kovasını kapasitesi kadarı ile doldurur ve boşaltır… Gerçek bu olduğuna göre, kimseyi veri tabanı kapasitesi dolayısı ile yargılamamak, kınamamak, suçlamamak gerekir…
La ilahe illALLAH… uyarısı(la ilahe) ve müjdesi(illALLAH) ile yazımızı noktalayalım.