Amelle Kader Değil, Kaderle Amel Oluşur

15 / Temmuz / 2010 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com
Saim Yusuf

4797 - İbnu Amr İbni`l-As (R.a) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve:


"Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?" buyurdular. Cevaben:


"Hayır, ey Allah`ın Resûlü! Bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!" dedik.


Bunun üzerine sağ elindekini göstererek:


"Bu Rabbülâlemin`den (gelmiş) bir kitaptır. İçerisinde cennet ehlinin isimleri mevcuttur. Hatta onların babalarının ve kabilelerinin isimleri de mevcuttur ve sonunda da icmal yapmıştır. Bunlara asla ne ilave yapılır, ne de onlardan eksiltmeye yer verilir. Hiç değişmeden ebedi olarak sabit kalır" buyurdular.


Sonra sol elindekini göstererek:


"Bu da Rabbülâlemin`den bir kitaptır. Bunun içinde de ateş ehlinin isimleri, onların atalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri vardır. En sonda da icmâllerini yapmıştır. Bunlara asla ne ziyade yapılır, ne de eksiltmeye yer verilir!" buyurdular.


Ashabı sordu:


"Öyleyse ey Allah`ın Resûlü, niye amel ediliyor? Madem ki her şey önceden olmuş bitmiş, yazılmış ve artık yazma işinden fariğ olunmuş (bir daha yapma gayreti de niye)?"


Resûlullah şu cevabı verdi:


"Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun, Zira, cennetlik olan kimsenin ameli, cennet ehlinin ameliyle sonlanır; (daha önce) ne çeşit amel yapmış olursa olsun. Keza cehennemlik olanın ameli de cehennem ehlinin ameliyle sonlanır, hangi çeşit amel ile amel etmiş olursa olsun!"


Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, sonra elindeki kitapları atıp, elleriyle işaret ederek dedi ki:


"Rabbiniz kullardan artık fariğ oldu, birkısmı cennetlik, birkısmı da cehennemliktir."


Tirmizi, Kader 8, (2142).

 

Kitap, yapısı sayfalardan oluşmuş, içinde bilgi ihtiva eden bir araçtır. Kitap yapısı itibarıyla bir VÜCUD, içeriği itibarıyla BİLGİ’dir. Öyleyse Kitap ile kastedilen, gerçekte BİLGİ VÜCUDU’dur. Aslında KİTAP Tektir ve adı Ümmül-Kitap’tır, Levhi-Mahfuz’dur. Ümmül-Kitap, kitapların anasıdır, Ana Kitap’tır, diğer kitaplar ondan açığa çıkar. Her birimi ayrı bir kitap(bilgi vücudu) olarak ele aldığımızda, hepsinin anası(kaynağı) o tek olan Ümmül-Kitaptır(Ana Kitap, Kitapların Anası, Ana Bilgi Vücudu). O Ümmül-Kitap Levhi-Mahfuzdur, yani levhaları(sayfaları) hıfzedilmiştir(korunmuştur). O Ana Kitabın sayfaları, birimleri oluşturan bilgi paketleridir. Her birimin aslı, bir bilgi paketidir, bir esma programıdır.

 

Esma programı olan bu bilgi paketleri, o Ana Bilgi Vücudu’ndadır, korunmuştur, değişmezler(Levhi-Mahfuz!). O Ana Bilgi Vücudunda(Ümmül-Kitapta, Ana Esma Programında) yer alan hıfzedilmiş levhaları(Levhi-Mahfuz, korunmuş sayfaları), yani birimleri oluşturacak bilgi paketlerini(esma programlarını) kişiye dönük olarak değerlendirip, hayır(iyi) ve şer(kötü) sonucunu oluşturmasına göre gruplarsak, neticede o Ana Kitabı, iki kitap olarak tasnif etmiş oluruz. Hakkında neticede hayra dönük sonuçlar oluşan insanlar Sağdaki Kitabın, hakkında neticede şerre dönük sonuçlar oluşan insanlar Soldaki Kitabın hükmündedir. Hepsi ise o Ümmül-Kitaptandır, iki ayrı kitap olarak değerlendirilmesi bize göredir, sonucunda açığa çıkardığı hayr ve şerre göredir.

 

Efendimizin sağ ve sol elindeki o iki kitap, onun konuyu açıklamasına yardımcı olmak için, sembolik olarak elinde tuttuğu, öğrenmede görselliği de devreye sokarak, daha güçlü bir tefekkür oluşturma amacına dönüktür. Biz bilimsel verilerden de biliyoruz ki, görsel eğitim işitsel eğitimden daha güçlüdür. Görsellik bilgilere ulaşmamızı ve bilgileri çağırmamızı sağlamaktadır. Anlatmanın yanında görsellikle desteklemek öğrenmeyi arttırmakta, eğitimi güçlendirmektedir. Sağ ve sol eldeki bu iki kitabı gerçek olarak değerlendirmek yanlış olur. Çünkü gelmiş, geçmiş, gelecek tüm insanların isimlerinin yer aldığı bir kitap olsa bile, böyle bir kitabın boyutlarının çok büyük olması gerekirdi de o hiçbir ele sığamaz, hiçbir el onu kaldıramazdı. Burada sembolik, mecazi bir anlatım kullanılmıştır. Bu sembolik, mecazi anlatım yöntemi Kur’an-ı Kerim’in de en temel ve kapsamlı bir yöntemidir.

 

Gerçekte hayır da tektir, şer de tektir. O tek olan hayır imandır, imanlı yaratılması sonucu imanla ölümü tadan gerçek hayra kavuşmuştur. O tek olan şer de imansızlıktır, küfürdür, şirktir. İmansız yaratılması sonucu küfr haliyle ölümü tadan gerçek şerre kavuşmuştur. Halkın dilindeki hayırlar hayırcıklardır, şerler şerciklerdir. Ki mümin de hayatında zaman zaman tadar bunlardan, kafir de. İmanlı yaratılan gerçek tek hayra, imansız yaratılan gerçek tek şerre sahiptir. Hayattaki hayırları ve şerleri ise ikisi de tadar, gelip, geçer bunlar. İman ile yaratılanın özüne, bir kanal bırakılmıştır, hakikatine yol bulsun diye. İmansız yaratılanın ise, özüne giden kanal örtülmüştür, küfür de örtmek demektir bu sebep ile. Özüne giden yol örtülen, dar programı(kozası) gazap getiren dalalet yolunda çırpınır durur. Özüne açık yolu olan, geniş programı(kozasızlığı) ile en’ama(nimet, iman nimeti!) dönük hidayet üzere olur.

 

Alemlerin Rabbinden bir kitap. Alemlerdeki Rab işlevinden açığa çıkan bir bilgi. Herkes alemler içinde var olur, alemlerden kendine düşen pay ile var olur. Onun esma programı (bilgi paketi, frekans program paketi!) alemlerde oluşur, onun yapısı alemlerde oluşur. Onun yapısı oluşurken, atalarından kendine intikal edecek genler bellidir, çok sağlam, hatasız, sapmasız bir sistem iş başındadır. Her frekans yerini bulur, sınırları olan frekansların gideceği, ikamet edeceği, geçeceği yerler bellidir. Belirli manalar ihtiva eden, açığa çıkaran o frekansların dünyasında duygusallık yoktur, sistem vardır. Yaşamda değişmeyen sistem, kanun, kurallar vardır.

 

Bu değişmez sistemde, bu kanun, kurallar içinde her frekansın geldiği yer, gideceği yer, ikame edeceği yer bellidir. Yanlış, hata, noksanlık, kusur, tesadüf, şans, torpil, zulüm olmaz o alemde. Sayısız frekanslardan oluşmuş, bir dalga okyanusunda yaşıyoruz. İlk temel, genel programlanmaya anne karnında maruz kalıyoruz. Yıldızların ışınsal yapılarından yayılan kozmik ışınlar ile gerçek yapısı frekans olan beynimizin hücreleri programlanıyor. Atalarımızdan saklanıp gelen genler, bu kozmik ışınlarla işlenip, yapımızı oluşturacak frekanslar seçilerek açığa çıkarılıyor, programımız oluşuyor. Duygusallığa yer yok bu sistemde, gelen beli, seçen de, seçilende. Her an onlarla işleniyor yapımız, şaşmasız, sapmasız, dosdoğru bir yol. İşte o esma programımız, bilgi paketimiz, frekans yapımızla sürecek hayatımız. Bu yapımız sınırları içine giren frekans yayınını alacak, o bilgileri değerlendirecek ve gerekli esma çıktısını oluşturacak.

 

Elektrik-elektronik kanunlarına tabi bir tesisin, bir aygıtın görevini yapmaması düşünülemez. Geliyorsa 220 V. AC, yanacaktır o lamba. Girilmişse frekansı, gösterecektir o kanalı televizyon. Yazılmışsa programı, çalıştıracaktır o bilgisayar. Her frekans yolunu bilir, yerini bulur. Her akım yolunu bilir, yerini bulur. Hepsi elektrik-elektronik kanunlarına tabi bir sistem içinde işlev görür. Görüntüye ait frekanslar görüntü devresinden geçer, ekranda görüntü oluşur. Sese ait frekanslar ses devresinden geçer, hoparlörde ses oluşur. İnsanın yapısı da bundan pek farklı değildir. Her frekans sınırları içine girdiği duyu organından geçerek beyne ulaşır ve ses, görüntü ve diğerlerini oluşturur. Duygular, düşünceler, sözler, fiiller yani her şey bu yol ile oluşur. Ayrım yok bu sistemde, her şeyi içine alır, her şey ona tabidir. Sistem değişmeden hep aynı çalışır, her yerde, her şeyde, her alanda geçerli tek kanundur.  Her frekans kendine uygun frekans programı tarafından çözülür ve bir çıktı verir. Bir frekans programı olan bizlerin, frekans programı takdir edildiği(ölçülü oluşturulduğu) için, bizden açığa çıkacaklar da bellidir, daha çıkmadan evvel.

 

Alemlerdeki Rabb işleviyle oluşuyor yapımız(esma programı, bilgi paketi, frekans dalgası yapımız!). O oluşan  yapı oluyor bize hakkettiğimiz. Çünkü alemlerde o an, orada, herkesin oluşumu ile aynı işleyen bir sistem tarafından, hiçbir haksızlığa uğratılmadan, duygular, torpil, zulüm gibi hiçbir olumsuzluk işin içine karışmadan, herkesin yaratıldığı gibi işleyişi, kanunu değişmez bir sistemde yaratılıyoruz. Her şey alemlerin içinde, otomatik olarak, sistemiyle, olması gerektiği gibi sürekli yaratılıyor. Hiçbir kimseye torpil yapılmıyor, zulüm edilmiyor. Herkes payına düşeni alıyor, frekans yapısının getirisini yaşıyor, frekansına uyanları bilinçsiz otomatik olarak kendine çekiyor, değerlendiriyor, bir çıktı oluşturuyor. Alemler bir bütündür, her şey o bütün tek alemde olur. Hiç kimseye haksızlık edilmez, herkes aynı işleyen sistemle var olur. Alem yaratılışta işleyen değişmez sistemiyle değişir durur, içi çeşit çeşit olur. Alemler razı iken değişmez bu sisteminden(razı ki işliyor hala aynı sistem), alemlerdeki bir insan razı olmasa ne yazar, sistem her şeyi yazmaya devam eder.

 

Efendimizin dediği gibi; "Rabbiniz kullardan artık fariğ oldu, bir kısmı cennetlik, bir kısmı da cehennemliktir.". Çünkü hepsi esma programının, bilgi paketinin, frekans yapısının gereğini ortaya koyacaktır. Her şey o bütün tek alem içinde olacaktır, işlevi değişmez sistemde şu an dahi olacaklar bellidir, yeni olacak, değişecek bir şey değildir. Bizim genelde hak anlayışımız da yanlıştır. Gerçekte bizim hakkettiğimiz alemlerdeki Rab işlevi ile açığa çıkan yapımızdır. Bu yapımızı biz alemlerden hak ettik, yani edindik, kimse için değişmeyen aynı işleyen gerçekçi sistem ile. Ve yaşadıklarımız da bu frekans yapımızın kendine çektikleri, yolu üzerinde olanlardır ki onlar da aslında bizim hak ettiklerimizdir. Hiçbir an haksızlığa uğramayız, zulüm görmeyiz, yapımızı ve yapımızın hak ettiğini alırız, Rabbül-Alemin’den…

 

Ama, bu gerçeği anlamak, kabullenmek için duygusallıktan arınmak, yapımızın sistem içinde var oluşunu görmek, sisteme göre var olan yapımızı değerlendirmek, her an işleyen mekanizmaları fark etmek, frekans okyanusunda oluşan frekans yapımızın çalışmasını(her an kendine uyan tek frekansı seçeceğini) bilmekle olur. Aksi halde ömrümüz, elde edemediklerimize, bize verilmeyenlere, elimizden çıkanlara üzülmemiz, haksızlığa uğradığımızı sanmamız, zulme uğradığımızı zannetme duygusallığı ile geçer. Rabbül-Alemiyn(Alemlerin Rabbi, Alemlerdeki Rab işlevi) olan ALLAH değişmeden işleyen, kimseyi kayırmayan, otomatik gerçekleşen sistemiyle kimseye zulmetmeden yaratmaktadır. Esmasını gereğini oluşturmakta, esmalarından sayısız kombinasyonlar oluşturmakta, özellikleriyle oluşlar açığa çıkarmaktadır.

 

Alemlerde gerçekte hiçbir an, hiçbir kimseye haksızlık edilmemekte, zulüm edilmemektedir. Her şey o tek vücut içinde, o tek sistemle açığa çıkmakta, oluşlar sergilenmekte, hak edilenler alınmaktadır. Ama, biz olaya sistemiyle değil de duygusallıkla yaklaşırsak, ALLAH’ı da insancıl düşünen bir tanrı zannederiz.  Ayrıca sistemde yapanın yaptığı yanına kar kalmaz, eden bulur, her açığa çıkan esma bir diğerini tetikler, bu dünyada karşılığı kendine yetişmeyen, ruhuna yüklendiği günahın, öbür dünyada madde ağırlığı olmadığından daha kısa sürede, daha güçlü olarak karşılığını bulur. Bunlar kadere ters olan şeyler değildir, aksine hepsi kader iledir, hesap, kitap, ceza, dua… yani her şey takdir iledir. Takdirinde olan iman edip en azından farzları yapacak, faydasını görecek; takdirinde olmayan iman edemeyecek, yapamayacak, korunamayacaktır.

 

Rabbül-Alemin’in Ümmül-Kitabında yani Ana Kitapta, Ana Esma Programında, Ana Bilgi Paketinde açığa çıkacaklar, kimin cennet ehli, kimin ateş ehli olduğu bellidir. Ortada bir değişmez sistem, tamamlanmış bir program, sınırları ve aşamaları takdir edilmiş bir plan var ise gerisi teferruattır. Her şey o planlanmış programla sistemiyle açığa çıkar, cennete girecekler o programın getirisi olarak cennete girerler. Çünkü o ana program onları cennetlik olacak şekilde özelliklerle, kuvvelerle donanmış olarak açığa çıkarır. Ateş ehli de ha keza aynı sistemle var olurlar. Herkes programı gereği kendisine takdir edileni yaşar. Çalışmak için yaratılan, planda gerekli özelliklere sahip olarak yaratılır da o bu yolda çalışır.

 

Takdir amelden öncedir, her şey kader iledir, herkes kendisine kolaylaşana erecek, gereğini yerine getirecektir. Kolay olan da frekansına uygun frekansları alıp, değerlendirmek ve uygun bir çıktı oluşturmaktır, herkese yolu bu şekilde kolaylaştırılmıştır. Herkes kendi yolu üzerindedir, kimse kendisine takdir edilen yoldan sistem gereği çıkamaz. Kader her şeyin üstündedir, her şey takdir iledir. Miktara, ölçüye vurulan şey onun kaderidir, dışına çıkamaz, çizgisinden gider. Geri kalan beşeri değerlendirmeler dahi kaderinin içindedir, sonucu insana sıkıntı verse dahi takdirdendir.

 

Hayır ve şer denen her şey, ALLAH’ın esmalarının açığa çıkışından başka bir şey değildir. O’nun Cebbar, Kahhar, Kaabız, Hafıd, Muzill, Darr gibi esmaları da vardır, hayatta şer denen oluşları da açığa çıkaran. Dilediğini(irade ettiğini, sınır tanımaz iradesinin gereğini) yapar. Yaptıklarından sual sorulmaz(sınır tanımadan yapacağını yapar, kimse engel olamaz)… Esmalarının terkipsel her şekilde bileşiminin çıktısıyla, her ayrıntısına kadar yaşama işlevindedir. Her şey, herkes, her hal, her oluş, her an esmasının gereğidir.

 

“CEBBAR : Hükmünü zorunlu olarak ister istemez kabul ettiren.


KAHHAR :Dilediği herşeyi ortadan kaldıran.


KAABIZ : İzhâr ettiklerini geri alan,kudreti altında tutan.


HÂFID :En değersiz hâle düşüren.


MUZİLL :Zillete düşüren,değersiz kılan,alçaltan.


DARR : Zarara uğratan. Her şer kabul edilenin mutlak varedicisi.

(A.H./Dua Ve Zikir/Esma-ül Hüsna)”

 

4798 - Hz. Ali (R.a) anlatıyor: "Biz bir cenaze vesilesiyle Baki`u`l-Ğarkad`da idik. Derken yanımıza Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi ve oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere birşeyler çizmeye başladı. Sonra:


"Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!" buyurdular. Cemaat:


"Ey Allah`ın Resûlü, dedi. Öyleyse hakkımızda yazılana itimad edip ona dayanmayalım mı?"


"Çalışın, buyurdular. Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır. Şekâvet ehli olanlar da şekâvet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır!"


Sonra şu ayeti tilavet buyurdular. (Mealen): "Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız" (Leyl 5-7).


Buhari, Tefsir, Leyl, Cenaiz 83, Edeb 120, Kader 4, Tevhid 54; Müslim, Kader 6, (2647); Ebu Davud, Sünnet 17,(4694); Tirmizi, Kader 3, (2137), Tefsir, Leyl, (3341).


4799 - Hz. Cabir (R.a) anlatıyor: "Süraka İbnu Malik İbnu Cu`şem (R.a) gelerek sordu:


"Ey Allah`ın Resûlü! Bize dinimizi açıkla. Sanki yeni yaratılmış gibiyiz. Şimdi amel ne husustadır: Kalemlerin kuruduğu, miktarların kesinleştiği şeylerde mi, yoksa istikbale ait şeylerde mi çalışacağız?"


"Hayır (istikbale ait şeylerde değil). Bilakis kalemlerin kuruduğu, miktarların cereyan ettiği (kesinleştiği) hususta!" buyurdular. Sürâka tekrar:


"Öyleyse niye amel edelim (boşa zahmet çekelim)?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:


"Çalışın! Herkes yaratıldığı şeye erecektir! Herkes, (yazıldığı) ameliyle amil olacaktır!" buyurdular."


Müslim, Kader 8, (2648).


4800 - İbnu Mes`ud (R.a) anlatıyor: "Sâdık ve Masdûk olan Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:


"Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle "alaka" olur. Sonra bu kadar müddette "mudga" olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer."


Buhari, Kader 1, Bed`ü`l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizi, Kader 4, (2138).


Rezin şu ziyadede bulundu: "(Resûlullah) şunu da buyurdular: "Nutfe düştü mü, kırk gün rahimde uçar. Sonra kırk günde alaka olur. Sonra kırkgünde mudga olur. Bir nefis olarak yaratılma safhasına gelince, Allah onu tasfir edecek (şekillendirecek) bir melek gönderir. Melek iki parmağının arasında toprak olduğu halde gelir. Onu mudgaya karıştırır. Sonra onu yoğurur, sonra da emredildiği üzere onu tasvir eder."


4801 - Âmr İbnu Vasıla anlatıyor: "Abdullah İbnu Mes`ûd (R.a)`ı dinledim. Demişti ki: "Şakî, annesinin karnında iken şaki olandır. Said de başkasından ibret alandır." (Bunu işittikten sonra) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`ın ashabından Huzeyfe denen zata uğradı ve İbnu Mes`ud`un söylediğini anlattı ve sordu:


"Kişi amelsiz nasıl şakî olur?" Huzeyfe radıyallahu anh:


"Buna hayret mi ediyorsun? Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`ın şöyle söylediğini işittim:"


"Nutfenin (rahme düşmesinden sonra) kırkiki gece geçti mi, Allah ona bir melek gönderir (ve onun vasıtasıyla) nutfeyi şekillendirir; işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar:


"Ey Rabbim! Bu erkek mi, dişi mi?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar:


"Ey Rabbim! Eceli nedir?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar:


"Ey Rabbim! Rızkı nedir?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahife olduğu halde çıkar. Artık buna ne bir şey ilave eder ne de eksilir."


Müslim, Kader 3, (2645).