“Fatiha Suresi Ve The Secret” adlı yazımızda Fatiha Suresi’ni farklı bir bakışla yorumlamaya çalışmıştık. Özellikle, “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. Hidayet et bizi doğru yola. O yol ki inam(iyilik, nimet) üzerine olanların(yolu); gazap üzerine olanların(yolunun) gayrısı, delalet olmayan(yol)” ayetlerini “kim-kime diyor?” sorgulaması yapıp, yeni bir cevap bulmuştuk. Bizim farklı bakış açımıza göre bu sözleri; lisani hali ile enerji boyutu(kuantlardan oluşmuş kuantum boyutu), kuvve sahibi olan(kuantum boyutundaki kuantlardan var olan) insana söylüyordu.
Bu ayetleri yorumlarken; insanların düşünce, söz ve fiillerinin kuantum teklik boyutunda işlenip, insanların karşısında yaşam olarak belirdiğini açıklamıştık. Kur’an’ı bu şuurla Oku’manın insana çok şeyler kazandıracağı kanısındayız. En önemli kazancı ise; ötedeki hayali bir varlık anlayışından, bizim özümüz ve bizdeki özellikleri anlayışına kavuşmak olacaktır. Bu anlayışla insanlık olarak yaptıklarımızın karşılığını alacağımız, çalışmamızın karşılığına kavuşacağımız şuuruyla yaşayacak, düşünce-söz-fiillerimizi iyiye-güzele-olumluya yönlendireceğiz.
Aksi halde bu ayetleri sanki ötedeki hayali bir varlığa biz söylüyormuş gibi yapmak birçok olumsuzlukları beraberinde getirir. Bizler bir tanrının gönlünü hoş etmek, ona yaranmak, gözüne girmek için değil; insanlığımızın gereğini ortaya koyabilmemizi, hakikatimizi tanımamızı sağlayacak şuurlanmayı elde etmek amacıyla ibadet etmeliyiz. Çünkü Allah’ın hiçbir kulunun ibadetine, imanına ihtiyacı yok, ne yapıyorsak kendimiz için yapıyoruz. İnsanın kendini tanıması ve insan gibi yaşaması amacı gütmeden, ötedeki bir tanrı için ibadet edildiği anlayışı insanı kendinden, hakikatinden, görevlerinden, özünü görmekten uzaklaştırır.
***
Var olan her şeyin özü ve özünün özellikleri aynı olduğu için, aynı tek özden ve aynı özün özelliklerinden var olduğu için, her şey her an O’na doğal kulluk halindedir. Bu doğal kulluk manasına dönük olarak “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” ayetini, her şeyin varlığının özüne ve özünün özelliklerine bağlılığının açıklanması olarak değerlendirebiliriz. “Hidayet et bizi doğru yola. O yol ki inam üzerine olanların(yolu); gazap üzerine olanların gayrısının(yolu), delalet olmayan(yol)” ayetlerini bilinçli kulluğa dönük olarak değerlendirmek gerekir.
Çünkü bu son ayetlerde hidayet ve delalet yolundan bahsedilmektedir. Hidayet yolunun inamı(iyiliği, nimeti), dalalet yolunun gazabı(kötülüğü, kaybı) kendine çekeceği ifade edilmektedir. Öncelikle doğal kullukla bilinçli kulluğu birbirinden ayırmak, karıştırmamak gerekir. Doğal kulluk doğasının gereği, özelliğinin gereğini doğal olarak ortaya koymaktır.. Bilinçli kulluk ise, şuurlu olarak kulluk yaşamı içinde olmak, hidayete erdirecek iyilik üzere yaşamak, kötülüğe sevk eden delalet yolundan uzak durmaktır. Bilinçli kullukta bilinçli bir irade sergilenirken, doğal kullukta istem dışı bir irade gözlenmektedir.
Örneğin; özümüzde bir boyut olan melekler(kuantum enerji boyutunun kuantsal varlıkları olan kuvveler!) doğal kulluk sergilemektedir, onlar bilinçli kullar değillerdir. İnsanın doğal kulluk yönü özündeki bu boyuta dönüktür. Gerçekte insan indinde bilinçli kulluk/bilinçli kul olmak önemlidir. Zaten her şey özü olan bu boyut itibarıyla doğal kuldur; bu öz boyutlarda her an yaşanan bu genel doğal kulluğun, insanın indinde yaşananların sonucundan insanın kurtulmasına dönük bir faydası yoktur. Çünkü, herkes(insanlık alemi) kendi ektiğini biçmektedir, yaptıklarının neticesine ulaşmaktadır.
Bilinçli kulluk işlevini gerçekleştirmek için gerekli özelliklerin açığa çıktığı varlıklar insanlar ve cinlerdir. Öz enerji boyutu olan melekler ise; yaptıklarından zarar-fayda görmediklerinden, istem dışı benliksiz irade açığa çıkardıkları için, sürekli yenileriyle değiştiklerinden varlıkları kalıcı olmadıkları için doğal kullardır, ben bilinci(birimsel varlık bilinci) olan kullar değildirler. İnsanın ve cinlerin imtihan edilmesini, meleklerin imtihan edilmemesini bu manalarda değerlendirmek gerekir. İmtihan denen şey; insanların kendilerinden açığa çıkanlardan yarar veya zarar görmesi, ben bilinci ile var olmaları ve bu varlıklarını devam ettirmeleri gerçeği ve geçerliliği dolayısıyladır. Melekler “biz” bilinci ile diğer boyutlara hizmet eden, kendilerine dönük yarar-zarar gözetmeyen, yarar-zarardan beri işlevsel kuvvelerdir.
***
Şimdi; o önceki yazımızı yazmamıza sebep olan bakış açımızı oluşturan, gerçekçi görüşlerimizin gerekçelerini açıklayalım: Ayet, “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” diyor. Bu ayet doğal kulluğa dönük açıklama getirmektedir, insana(ve cinlere) dönük bilinçli kulluğa dönük açıklama getirmemektedir. Birinci gerekçemiz, ayette “ederiz, isteriz” şeklinde geniş zaman kipinin kullanılmasıdır. Yani; geçmişte de, şimdi de, gelecekte de, yani her an “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz”.
Hangi insan bilinçli olarak her an yaşayabilmekte, yalnız Allah’a kulluk ettiğinin, yalnız Allah’tan yardım istediğinin bilincinde olarak yaşamaktadır?! Ve dahası hangi insan bilinçli olarak her an kendi ve çevresini düşünmeden, benliğini ve benlikleri işin içine sokmadan, yalnız Allah’a kulluk etmektedir ve yalnız Allah’tan yardım istemektedir?! Ve dahası hangi insan bilinçli olarak her an Allah’ın tüm emirlerini yerine getirip, tüm yasaklarından uzak kalabilerek yalnız Allah’a kulluk etmede ve yalnız Allah’tan yardım istemektedir?!
Bir insan için bu saydıklarımızı yerine getirme, her an bilinçli kul olarak yaşama imkanı var mıdır?! Elbette ki yoktur, insan yapabildiklerini yapar, taşıyabileceği kadar yükü yüklenir, gerisi için Allah’ın af ve mağfiretine sığınır ki bu da insana büyük bir enerji ve arınma sağlar. Ama, birinci gerekçemizden anlaşıldığı gibi, hiçbir insan bilinçli kulluğa dönük olarak “yalnız sana kulluk ediyoruz ve yalnız senden yardım istiyoruz” diyemez, dememelidir. Çünkü, hiçbir insan bilinçli olarak her an yalnız Allah’a kulluk halinde ve yalnız Allah’tan yardım istiyor halde değildir. Hele hele ayette geçen “ederiz, isteriz” deki “biz” ifadesini fark ettikten sonra bu sözü bilinçli kulluk yapıldığına dönük olarak söyleyemez. Çünkü biz yani tüm Müslümanlar olarak mı her an bilinçli kullar olarak yaşıyoruz, benliğimizi ve benlikleri araya katmadan yalnız Allah’a kulluk ediyor ve yalnız Allah’tan mı yardım istiyoruz?! Tüm Müslümanlar adına/hakkında bu sözü kim verebilir, kim bunu garanti edebilir, kim bu sözüne kefil olur, kim bu sözünün sonuçlarına katlanabilir?!
***
Evet, ayette “YALNIZ SANA” diyor, “KULLUK EDERİZ” diyor, “YALNIZ SENDEN” diyor, “YARDIM İSTERİZ” diyor. Müslümanlar olarak yaşadığımız hayat ortada, yaşananlar ortada, bu kadar olumsuzluklar yaşanırken, yaşadığımız kulluğu değerlendirip kim-kimler adına Allah’a “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” diyebilir?! Bu ayeti bu manada diyenin samimiyetinden, dürüstlüğünden şüphe edilmez mi?! Bu ayeti bu manada diyen kendiyle, yaşananlarla tezat düşmez mi?!
Bu ayeti bu manada diyenin gerçekçiliğinden, doğruluğundan, samimiyetinden şüphelenilmez mi?! Bu ayeti bu manada diyen çelişkide, çıkmazda, sıkıntıda, streste değil midir?! Öyleyse, bu ayetin bilinçli kulluğun yaşanmasına dönük bir açıklama olmadığını, özdeki doğal kulluğa dönük bir açıklama getirdiğini fark ederek kendimizi bu olumsuz hallerden ve sıkıntılardan kurtaralım. Bu açıklamaları bir müjde olarak değerlendirelim, huzura erelim. Kendimiz ve gerçeklerle çelişmekten, kendimizi ve çevremizi sıkıntıya sokmaktan, kendimizi kandırmaktan, strese girmekten kurtulalım. Samimiyete erelim, gerçeklerle yüzleşelim, dürüstlüğü kazanalım, kendimizle barışalım, kendimizi bu psikolojik baskının altından kurtaralım.
Bir an farz edelim ki biz hepimiz her an bilinçli kul olarak yaşıyoruz, ya da insanlığın, Müslümanların her an bilinçli kul olduğunu söyleyen birine inanmış olalım… O zaman, madem her an zaten yalnız O’na kulluk yapıyoruz öyleyse niye “ve yalnız senden yardım isteriz, hidayet et bizi doğru yola…” şeklinde devam eden ayetler ile talepte bulunuyoruz?! Öyle değil mi, madem her an O’na bilinçli kulluk yapıyoruz, öyleyse biz her an hidayetteyizdir; yardıma, hidayete ihtiyacımız olmaması gerekir! Ama yaşanan gerçek bunun tersidir…
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz…” şeklinde devam eden sondaki ayetlerin özümüzdeki özelliklerin bize dönük doğal kulluk işlevinin konuşma formatında açıkladığını, bu ayetlerin bilinçli kulluğu insanın Allah’a duyurması anlamına dönük olmadığını açıklamaya çalışıyoruz. Bu gerçekler ışığında önemli bir tespitimiz var: Gerçekte bu ayetleri insan değil, insanın özündeki boyut(enerji, kuvveler) işlevlerinin lisani haliyle insana sesleniyor!..
Ki insan artık ötedeki bir tanrıya işlerini havale etme alışkanlığından vazgeçip, sistemin gerçeklerini görsün. Özünden kendisine gelen bu seslenişe kulak versin de halini düzeltsin. Bu ayetleri bu şuuru canlı tutmak için, farkındalık içinde yaşamak için, tanrı zannından arınmak için, yaptıklarının karşılığına ereceğini hatırlamak için, bilinçli bir şekilde yaşamak için, özünü bilmek için söylesin. Ama bu ayetleri hala yaşamıyla çelişir bir şekilde herkes sanki bilinçli kulluğu yaşıyormuşçasına, ötedeki hayali bir varlığa seslenme olarak değerlendiriyorsa, onu en başta vicdanın “haddini bil, halini gör” diye uyarır…
***
Sistemin bu işleyişi karşısında o halde bizim için önemli olan bilinçli kulluktur, bilinçli olarak sistemin gerçeklerine uygun akıllı yaşamdır. Çünkü, “ben özümdeki doğal kulluğun gereğini yerine getiriyordum” diyerek dalalete dalan kulu girdiği sistemin çarkları arasından kurtaracak bir tanrı yok. Varlık tek vücut olarak ektiğini biçiyor.
Denebilir ki; “insan günah işler, sonrasında da istiğfar eder, bu da kulluğun bir gereğidir”. Evet, hatasız kul olmaz, ama günah işlemek kulluk görevlerinden değildir, kulluk kısmı hatadan dönmek, günahına tövbe etmektir. Günah işlemek değil, günahından dönüp doğruya yönelmek kulluktur. Kulların kendi iyiliği için ve hakikatinin gereği olarak yapması gereken ve yapmaması gerekenler bellidir. Kulluğun yapılması gereken çalışmalar arasında günah işlemek yoktur. İnsanın günah işlediği olur ama bu durum kulluğun gereği değil, cahil ve nankör yapısı dolayısıyla insan olmanın bir getirisidir.
Marifet sürekli günah işleyip, istiğfar etmekte değildir. Eğer öyle olsaydı; haşa resullerin, nebilerin, Allah dostlarının en çok günah işleyip, günahına en çok istiğfar eden insanlar olması gerekirdi. Halbuki marifet olan; günahtan uzak durmaya çalışıp kul olmaya çalışmak, insandan daha üst şuur ve hal boyutlarına göre yetersizliğinin dillendirilişi olan istiğfardır… Öyleyse bizim için önemli olan sistemin kurallarına uygun bir şekilde bilinçli bir kulluk yaşamaktır.
“Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” ayetini özde O’nun özellikleriyle var olduğu için insanın/mevcudatın/meleklerin Allah’a, lisani halleri olan doğal kulluklarının seslenişi olarak değerlendirebiliriz. Her şey O’nun ilmiyle var olduğu için, varlıkları da her an bu doğal kulluk halindedir. Bu öz gerçeğe işaret etme manasına dönük olarak bu şekilde ifade edebiliriz. Bu doğal kulluk bilgisi insanı daha hoşgörülü, toleranslı, affedici, sabırlı, sakin, huzurlu hale getirip daha akılcıl, yapıcı, olumlu, pozitif, enerjik hale getirebilir. Özdeki bu doğal kulluğun ilmi bilgisiyle yaşayan kendini stresten, olumsuzluklardan, çekişmelerden, inatlaşmalardan, zorlamadan, zaman ve enerji kaybından uzak tutabilir.
Ama, bu ve benzeri faydalarının aksine zararlı anlayışlar oluşturacak şekilde yanlış değerlendirilmemesi gerekir. Bu öze doğal kulluk ilmine yine ötedeki tanrı anlayışıyla bakıp, ikilik bakışıyla değerlendirip; tembelliğe, boş vermişliğe, miskinliğe, vurdum duymazlığa, pişkinliğe alet edilmemelidir. Nasıl ki bir bıçak faydalı işlerde kullanılacağı gibi zararlı işlerde de kullanılabildiği gibi, bu öze dönük ilmin Allah kulu olarak Tekliğe dönük değerlendirilebilmesi gerekirken, tanrının kuklası mantığıyla işler tümüyle o ötede var sanılan tanrıya havale edilip, kendinde halife özelliği/Rabbani özelliklerin olduğu bilgisi örtülüp, “doğal kulluğumun gereğini yapıyorum” diyerek her türlü kötülüğü yapmak da akla uygun değildir.
Çünkü, insan yaptığının sonucuyla karşılaşmaktadır. Nasıl ki bedenimize faydalı olan besinlerden yarar, bedenimize zararlı olanlardan da hasar görüyorsak; yemediğimizin getirisine bedenimiz kavuşamıyorsa, yediklerimizin sonuçları bedenimiz için etkiliyse; aynı şekilde açığa çıkardığımız manalardan faydalı olanların yarar, zararlı olanların ise yıkıcı sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Nasıl ki “doğal kulluğumun gereğini yerine getiriyorum” diyerek bize zarar verecek ateşin içine girmiyor isek, girdiğimizde ise bizi o ateşten kurtaracak bir tanrı ile karşılaşmıyorsak, yaptığımız yanlışlığın neticesini yaşıyorsak; aynı şekilde düşündüklerimiz de dahil her yaptığımızın neticesi oluşuyor ve insanlık alemi olarak biz bunları yaşıyoruz.
***
Halife olarak yaratılmış, Rabbani olması istenen insanın emrine varlığını oluşturan öz kuvveleri(Kef) verilmiştir… Bu kuvveler bizim varlığımızı oluşturduklarından, varlığımızın her an devamını sağladıklarından, bize kulluk/hizmet etmektedirler… Ve bizler bu kuvvelerle var olur, varlığımızı sürdürür, ihtiyaçlarımızı gideririz… Bu kuvveler beden boyutunda başta duyularımız olmak üzere tüm organlarımızın işlevleri, beynimizin işlevleri(algılama, idrak, akletme, değerlendirme, hafıza…) olan kuvvelerdir… Tüm bunların varlığı özümüzdeki enerji boyutuna ait kuantlara dayanır… “Fatiha Suresi Ve The Secret” yazısında olayın bu yönüne değinmeye çalışmıştık. Özdeki kuvvelerimiz olan(Kef) kuantlar kuantum enerji boyutunun(Nun) varlıklarıdır(melekler)… Bunların varlığı da esmalar denen özdeki ilmi boyuta(soyut takyon boyutu) dayanır…
İnsan halife olmak üzere özünde gerekli bu özelliklerle yaratılmıştır. İnsan Rabbani olması için gerekli özündeki özelliklerle yaratılmıştır. İnsan bir tanrının kuklası değil, Allah’ın kuludur. Kulluğu özündeki halife özelliğine, Rabbani özelliklerine dayanır. Halife nasıl ki kralın yetkilerine sahip olarak emri altındakileri yönetir. Rabbani olan halife insan da, Allah’ın özelliklerini özünden gelir bir şekilde kullanır ve Arz’a hükmeder. Nasıl ki halifenin emri altında bir topluluk vardır, Allah’ın halifesi olan insanın da emri altında olan özündeki kuvveleri vardır. Bu kuvveler özünde bir boyutta ilim olarak, diğer boyutta kuantlar olarak yer alır. Bundan dolayı kuantlar insanın kulları/hizmetkârları hükmündedir...
***
Ve beyinde açığa çıkan düşüncelerin, dilimizden çıkan sözlerin, yaptıklarımızın, isteklerimizin… bu boyuttaki işlevine değinmiştik, o yazımızda… Ve Fatiha Suresi’nin ayetleri ile bambaşka, özgün, özgür, orijin bir bakışla özüne yakın bir şekilde değerlendirmeye çalışmıştık. Fakat Kur’an’a tanrı anlayışıyla bakan(Allah ismini bu anlayışa etiketlemesi bir şeyi değiştirmez!), materyalist(maddeci) anlayışla bakan, kulluğu kuklalıkla karıştıran, kendini eskimiş anlayışlara kilitleyen, ilmin ve bilimin gerisinde kalan, halife/Rabbani olmak için yaratıldığını unutan, insan olarak kendi değerini ve hakikatini bilmeyen için o yazımızın hazmedilmesi gerçekten zordur…
O yazımız Kur’an’a Rabbani bir bakış açısı sunmayı amaçlıyor, insana halife olduğunu hatırlatıyordu... Onun kuklası anlayışının verdiği miskinlik mi, Rabbani olmanın verdiği pozitif enerji mi bizi Allah kulu yapar, Allah’ın halifesi olarak işleve sürükler?!... Özündeki özelliklerini açığa çıkarıp insanlık adına güzel sonuçlara ermek mi, ötedeki bir tanrının gözüne girmek için olmayacak samimiyetsiz hallere girişmek mi kulluktur?!
***
Ayrıca Kur’an’da sadece insan değil, sistemin tüm canlıları Allah adına işlevlerinin lisanı haliyle konuşturuluyor. Girişteki Besmelede bu uyarı yapılıyor, “…(B)Allah adına” diyor yani Allah adına Be’deki(noktadan kainat olarak açılan, yani özündeki manasıyla kainat) lisani hali ile konuşuyor… Allah mevcudatın işleviyle konuşuyor, mevcudat işleviyle Allah adına konuşmuş oluyor. Oku’yan kainatı oku’yor, hayalindeki bir varlığı değil, mevcudattaki ilmi ve özünü oku’yor. Allah ötede kulağa fısıldayan hayali bir tanrı değil, kainat kitabının lisani halinden özüne dönük OKU’nan bilgi, bir beyin sahibi tarafından konuşturuluyor; yani sistemin çalışmasından elde edilen bilgi cümlelere dökülüyor.
Melekler(özümüzdeki kuantum boyutu varlıkları, kuvveler) her an kulluk halinde bize. Öyle öğrenmemiş miydik, melekler verilen görevleri eksiksiz yerine getiren, tam itaatkar hatasız kullar değiller miydi?! Yemezlerdi, içmezlerdi, cinsiyetleri yoktu, güç-kuvve manasına gelmekteydi… Melekler Adem’e secde etmekteydiler, yani insanın emrinde, insanın dilediğini açığa çıkarmaktaydılar. Melekler insanın özünde bir boyut olduğuna göre, meleğin secdesini de insanın özündeki kuvvelerin açığa çıkması olarak değerlendirmek gerekir.
Meleklerin secdesini insanın önünde alnını yere koymak olarak değerlendirmediğimiz gibi, “insana sen benden üstünsün” diyen karşımızda ikinci ayrı bir varlık olarak da değerlendirmemek gerekir. Özde olan yapıların işlevlerinin konuşma formatında açıklanması olarak değerlendirmek gerekir meleklerle ilgili ayetleri. Özümüzdeki o boyutun lisanı hali ile, üstün beyni ile ilmi OKU’yana seslenişidir “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz…” sözü…
***
Alemlerin Rabbi’ni alemlerdeki Rab işlevi olarak değerlendirmeden, Allah ötede hayali bir varlık olarak değerlendirilirse, sonrasında gelen ayetlerde orijinal manasından uzaklaştırılarak yorumlanır zan ile… Halbuki apaçık denmiş Oku’yana(yani insana); “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” diye. Üstteki ayette de “diyn gününün(Allah indinde diyn İslamdır! Özdeki doğal teslimiyet sisteminin indi olan) Maliki(Teklik işleviyle/Mim,Elif ilimden oluşan kuvveler/Lam,Kef)” ifadesi geçiyordu. Ama o tanrı zannımız yok mu, en açık sözü çarpıtmakta bile çok ustadır.
O ayeti OKU’yan sensin, birileri(kuvveler, melekler) işlevleriyle sana diyor “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” diye. Sen ise, bu seslenişi okuyan, bu sese kulak veren değil de sanki sen birine söylüyormuş gibi üzerine alınıyorsun. Halbuki ayette “ben” değil “biz(Na)” zamiri var. “Biz” ifadesi de “Nun” harfi ile yazılmış olarak seslenilen Nur(enerji) boyutunu işaret ediyor. Nur(enerji, Nun) boyutu ise meleklerin/kuvvelerin (kuant,Kef) boyutudur. İşte bu ilim gerçeği fark et, kimin-kime söylediğini bil de bu olumsuz hallerden, vicdani rahatsızlıktan kurtul, kendinle barış, samimiyete er, kendini hiçbir insanın kaldıramayacağı yükün altında ezme, kendini her kıldığın namazda üzme, namazını samimiyetsizlikten kurtar, gerçeğinle çelişme, kendinle çatışma diye yazılan bir müjdedir.
Bilinçli kulluğa dönük olarak değerlendirildiğinde, sistemin işlevine dönük olarak düşünüldüğünde, bilimsel gerçeklere dönük olarak yorumlandığında anlaşılacaktır ki; Arz’da halife olan Adem’e(insana) secde eden meleklerin(özdeki enerji kökenli varlıkların, kuvvelerin) sistem içindeki işlevlerinin konuşma formatında dillendirilmesidir “yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” ayeti… Yani melekler/kuvveler işlevleriyle özünden insana hizmet etmektedir(kulluk denen mana!), özümüz olmaları sebebiyle insanın düşünceleri dahil her haliyle tetiklenmektedirler(yardım denen mana!).
***
İşte o kuvveler; sonrasında OKU’yana(insana) seslenmeye devam ediyor: “Hidayet et bizi doğru yola. O yol ki İN’AM üzerinde olanların(yolu). Gadap üzere olanların gayrısının(yolu), delalette olmayanların(yolu)” diye… Yani bu öz boyutların çalışma sistemi bize açıklanarak, bize nasihat ediliyor. “Din nasihattir” denmiş bir hadiste… Ve bize nasihat ediliyor, öz boyutların çalışması üzerine. Ama, bizde ötedeki tanrıya havale etme alışkanlığı olduğundan dualarımızı dahi sorumluluklarımızı üzerimizden atma gayesine dönük olarak, kendimize nasihat/telkin gayesi gütmeden, kendimizi bilinçlendirme çabasına dönüştürmeden, halimizi düzeltme gayretine girmeden dil ucunda bırakıyor, güçlü bir şekilde özümüze/özelliklerimize gönderemiyoruz…
O mucizevi beyninde bilgi açığa çıkan, bu kuvvelerin çalışma sistemini biz anlayalım diye, çalışma sistemini konuşma diliyle açıklıyor. Demek istiyor ki; sistemde sizi kurtaracak bir tanrı yok, sihirli bir değnek yok, ne ekerseniz onu biçersiniz, yaptıklarınızın karşılığını alırsınız, özünüzde bu kuvveler var, sizde özellikler var, sizden açığa çıkanların karşılığını alırsınız, siz kendinizi doğru yola iletebilirsiniz, delaletten uzaklaşıp gazaba uğramaktan siz kendinizi kuvvelerinizi-özelliklerinizi kullanarak kurtarabilirsiniz. Bu özünüzde olan kuvveler size hizmet etmektedir, sizin yaşamınız bu kuvveleri harekete geçirmektedir, kuvvelerinizi iyiliğe yöneltirseniz güzel bir yaşam, kuvvelerinizi kötülüğe yöneltirseniz zor bir yaşam içinde olursunuz demek istiyor, sistemin kuvvelerinin işlevi Oku’yan resul olarak.
Şöyle bir misal düşünelim: Bir halka halifesiniz. Halktan size bir mektup geliyor. Mektupta şunlar yazıyor. “Yalnız sana hizmet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna, gadaba uğrayıp delalette olanlarınkine değil”… Bu mektuptan halife olarak halkının sesini duyarsın. Halkı halifesine hizmet ettiklerini, halifenin kararlarını uyguladıklarını dile getirmektedirler. Halifenin doğru, güzel, isabetli kararları ile halkın iyi hizmetler üzerinde olup güzel sonuçlara ulaşılacağını; yanlış, kötü kararlar ile halkın kötüye hizmet üzere olacaklarından kötü sonuçlar oluşacağını açıklamaktadırlar… Bu misalde melekleri halkın yerine, halifeyi kendi yerine koy. Çünkü melekler/kuvveler Adem’e secde eden yani insanın hizmetinde olan varlıklardır. Her an sırf kulluğu, sırf secdeyi gerçekleştiren en öz varlıklar meleklerdir. Onlarda ben bilinci yoktur, yani birimsel varlık bilinçleri yoktur, biz bilinciyle varlığın taleplerini karşılamak için tek vücuda hizmet veren kuvvelerdir.
***
Birkaç somut misalle konuyu iyice açalım, açıklayalım, tamamlayalım: İnsan bedenini ele alalım. Bedeni oluşturan tüm organlar, uvuzlar insana hizmet etmektedir. Onların kendi çıkarlarına dönük bir işlevi söz konusu değildir. Onlarda ben bilinci değil, biz bilinci hakimdir. Hepsi birleşmiş, birlikte tek bedene, insana hizmet etmektedir. Onlardan herhangi birinin zarar görmesi bedeni, sonuçta insanı sıkıntıya sokar. Onlar için yararlı olan gıdalar, zararlı olan gıdalar bellidir. Onlara zarar veren şeyler, yarar veren şeyler bellidir. Onların yapısı, çalışma özellikleri bellidir.
İnsan bedenin çalışmasını olumsuz yönde etkileyecek bir yaşayış içinde olursa, bu durumdan yine zarar görecek olan insandır. İşte bedenimizdeki tüm organlarımız bize “yalnız sana kulluk(hizmet) ederiz ve yalnız senden yardım isteriz…” demektedirler var oluş ve işlevleri diliyle. Evet onlar yalnız sana kulluk ediyorlar, kendilerine dönük bir menfaat beklentisi içinde olabilecek yapı değiller.
Kendilerini düşünmeye dönük bir ben bilinçleri yok, sırf görev bilinciyle işlevlerini yerine getiriyorlar, sana hizmet ediyorlar, yalnız sana hizmet ediyorlar kendilerini düşünmeden (yalnız sana kulluk ederiz!). Onların işlevlerini hakkıyla yerine getirmelerini sağlamak ise senin elinde. Kendi iyiliğin için(bir tanrının gönlünü hoş etmek için değil!), onların yapılarına ve çalışmalarına zarar vermeyecek, onların yapılarını ve çalışmalarını destekleyecek bir yaşam sürmek senin elinde, senin sürdüğün yaşama göre organların etkilenecek, örneğin faydalı besinlerle fayda, zararlı gıdalarla zarar görecekler(ve yalnız senden yardım isteriz!).
Eğer onların yapılarına ve çalışmalarına uygun düzgün bir yaşam sürersen, sıhhatli iyi bir yaşama kavuşacaksın, organlarının gereksinimlerini giderirsen verimli çalışacaklar(hidayet et bizi doğru yola, inam/iyilik/nimet üzerine olanların yoluna). Ama, onların yapılarına ve çalışmalarına ters kötü bir yaşam sürersen hastalıklar seni bekliyor olacak, doğru-düzgün bir yaşam sürmek gerekir, ihtiyaçlarını gerekenler ile gerektiği kadarıyla karşılaman gerekir (gazap üzerlerine olanların gayrısının!). Ve bu ihtiyaçları karşılarken helalinden, gerektiği kadar, doğru yoldan karşılaman gerekir; haram, aşırılık, zararlı şeylere yönelmemen gerekir(delalette olanların değil).
***
İşte bir yönüyle beden boyutunda organlarımızın, bedenin işlev gören kuvveleri olarak yapılarının çalışma sistemi, öz olarak bu şekilde konuşma diliyle ifade edilmiştir. Ayaklarımız, ellerimiz, gözlerimiz, kulaklarımız, dilimiz… yani tüm uvuzlarımız da lisani hal ile bize aynı uyarıyı yapıyor. Bizler senin hizmetindeyiz, sen nasıl kullanmak istersen yerine getiririz. Bizim sana karşı koyma, engel olma gibi bir seçeneğimiz yok, biz mesul değiliz, sen mesulsün, sonuçlarına sen katlanacaksın. Ayağın/kolun kırıldığında acısını sen çekeceksin, ayağın acı çekmez. Ayaklarını kötü yollara sürüklersen hesabını sen verecek, sonucuna sen katlanacaksın.
Ayaklarını kötü yollara düşürürsen, ellerini kötü işlerde kullanırsan, gözlerini çirkinliklere dikersen, çirkin sözlere kulak kesilirsen, çirkin sözleri diline dolarsan sonucuna sen katlanacaksın. El kopunca el değil, göz çıkınca göz değil, kulak kopunca kulak değil, dil kesilince dil değil, sen acı çekiyorsun. Ama uvuzlarımızı yaratılış amacına, yok etmeye değil var etmeye, yıkmaya değil yapmaya dönük olarak kullanırsak iyilik üzere bolluk içinde yaşayacağız, aksi durumda ise kaybedenlerden olup sıkıntı içinde olacağız.
***
Beynimizin kuvveleri de bize kulluk etmektedir. Onlar da işlevleriyle seslenmektedir bize, yine aynı şekilde. Beynin algılama, idrak, bellek, muhakeme, düşünme, zeka, akıl gibi kuvveleri insanın emrindedir, hizmetindedir, kulluktadırlar. İnsan beyninin bu kuvvelerini olumlu yönde de kullanabilir, olumsuz yönde de kullanabilir. Bu kuvveler insanın hizmetindedir(yalnız sana kulluk ederiz!), insanın kontrolünde çalışırlar(ve yalnız senden yardım isteriz!), bu kuvveler insana doğru kullansın da hidayete ulaşsın diye verilmiştir(hidayet et bizi doğru yola!), varlığı yanlış değerlendirip basit, ucuz, kötü amaçlar için kullanıp kötülüğe düşmesi için değil(gazap üzerlerine olanların gayrısının, delalette olmayanların).
Ve kainatta insanın hizmetine sunulmuştur. Adem yeryüzünde halife olarak yaratılmıştır. İnsan yeryüzüne gün geçtikçe daha fazla hükmeder konuma gelmiştir. İnsan tüm kuvveleri ile onu çözümleme ve onu hizmetine alma çabasındadır. Yeryüzü, gökyüzü ve boyutsallığın ilmine sahip olma gayretindedir. Hepsi insana hizmet eden Oku’nan kitap hükmündedir. Bu kitap insanı, doğru Oku’up hidayete erdiresi, nimete erdiresi(tekliği ve ilmini), delaletten(ilimsizlik, cahillik) uzaklaştırıp tanrı anlayışından kurtarası(gazabın gayrısı) bilgiye ulaştırır. Evet, mevcudatta ötedeki bir tanrıya yer yoktur. Çünkü mevcudat ilmi ve işleviyle Tekliğe işaret eder, ikilikten korur. Aynı ayetleri kainat kitabının seslenişi olarak da değerlendirebiliriz.
Ve insan özündeki Teklik ve ilimden açığa çıkan enerji boyutunda, varlığının tüm kuvveleriyle etkilidir. İnsanın düşünceleri, sözleri, yaptıkları bu öz Teklik boyutunda işleme girer, işlev görür. Ve mevcut olan, insanın kuvvelerine/haline göre şekillenir. İnsan kendisini nasıl görüyorsa alemi orasıdır ve orada daha etkili olur. İnsan kendisini ne hal üzere odaklıyorsa, o hal üzere yaşama kilitlenir. Ve sonuçta ya kendisini küçük bir alem olarak görür ve gereğini yaşar, ya da büyük bir alem olarak görür ve gereğini yaşar.
İnsanın özündeki kuantum enerji boyutu altımızda akan cennet ırmakları olarak halimizi bir dilek olarak değerlendirip sonuçlarını anında sisteme yaymaktadır. Halimiz iyi ise güzel bir yaşam, kötü ise manen yakan cehennemi bir yaşam içine düşmekteyiz. Düşüncelerimiz kavramlarımız, manalandırmalarımız, sözlerimiz, yaptıklarımız, yaşamımız üzerinde en temel çıkış noktasıdır. O halde insan için en önemli konu düşüncelerini kontrol edip, o düşünce bahçesindeki zararlı otları(olumsuz, yanlış bilgileri) temizlemektir ki o bahçede mis kokulu güller(Teklik Ve İlmi) açabilsin. O güllerin açması ve canlı tutulması ömür boyu sürecek bir uğraş gerektiriyor…
Rabbi zidniy ilmen ve fehmen ve iymanen ve yakıynen sadıka.