“Muhakkak ki Siz Bize Sağdan Gelirdiniz?”

04 / Aralık / 2010 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com

Saffat Suresi:

Saim Yusuf
BismillahirRahmanirRahiym

27-) Ve akbele ba`duhüm alâ ba`dın yetesaelun;
Birbirlerine ikbal edip (dönüp, yönelip) soruşurlar.

 

İnsandaki içsel sorgulama devam ediyor. Beden zannını oluşturan suçlu aranıyor. Bir tarafta bedenin duyuları, diğer tarafta bilincin duyuları var.

 

Bedenin duyuları malum; göz, kulak, burun, dil, ten… Göz, görmede; kulak, duymada, burun, koklamada; dil, tatmada; ten, dokunmada işlev sahibi… Beyin, duyulardan gelen sınırlı verileri(frekansları) alıp değerlendirerek madde zannı oluşturuyor.

 

Akıl, sınırlı verilere bağlı işletildiğinde adı bilinç oluyor ve maddeye dönük işlevle çalışıyor. Akıl, sınırlı verileri bir numune olarak değerlendirip sınırsızlığa yöneldiğinde adı Şuur oluyor ve manaya dönük işlevle çalışıyor.

 

Şuur da, bilinç de Aklın kuvvelerini kullanıyor. Aklın kuvveleri; algılama, idrak, hafıza, musavvir/şekillendirme… Bilinç Aklın bu kuvvelerini sınırlı verilere bağlı kalarak sınırlı kullanınca maddeye yöneliyor. Şuur Aklın kuvvelerini sınırsız verilere ulaşacak şekilde kullanmak için manaya yöneliyor.

 

 Bu ayette içsel sorgulama yapan insan, bedenin duyuları ile bilincin duyuları arasında sıkışmış kalmış. Sıradaki ayetlerde göreceğimiz gibi, içsel sorgulamayı yapan insan bilicin duyuları ile değerlendirme yapıp, bedenin duyularını suçlu çıkarıp kendini temize çıkarma derdinde.

 

Adeta “beni bu duruma bedenin duyuları düşürdü, benim hiç suçum yok” demeye getirip suçsuzluğunu ilan etme peşinde. Yani, “ben bir beden olarak yaratılmasaydım, kendimi bir beden sanmazdım” savunması içine girme çabasında. Yani insan kendince paçayı kurtarma, kendini haklı çıkarma gayreti içinde.

 

28-) Kalu inneküm küntüm te`tunena anil yemiyn;
 “Muhakkak ki siz bize sağdan gelirdiniz?” (dediler).

 

29-) Kalu bel lem tekûnu mu’miniyn;
 (Onlar da) dediler ki: “Hayır, siz mü’minler değildiniz!”.

 

28 ve 29. ayeti peş peşe yazdım. Sebebi 28. ayette geçen “sağdan gelirdiniz” ifadesini anlamak/anlatabilmek. 28. ayette bilinç duyularıyla, bedenin duyularına sesleniyor. Yani içsel sorgulama yapan insanın bilinci, madde zannını oluşturucu olarak bedenin duyularını görüyor ve suçu onun üstüne atarak kendinin mahsun, suçsuz, mağdur olarak görme, gösterme anlayışına giriyor.

 

28-“Muhakkak ki siz( bedenin duyuları) bize(bilincin duyularına) sağdan gelirdiniz(inandırıcı geldiniz).” Yani biz size inandık, siz bizi inandırdınız. Maddeyi gerçek sandırdınız, beden zannına yönelttiniz. Göz maddeyi gördü, kulak maddeyi işitti, burun maddeyi kokladı, dil maddeyi tattı, ten maddeye dokundu ve sonuçta biz kendimizi madde içinde bir beden sandık. Siz bize sağdan geldiniz, inandırıcı geldiniz, bizi madde bedene inandırdınız.

 

29-“Dediler ki: Hayır, siz mü’minler(gerçek manada inanlar) değildiniz!”. Yani, bizim gerçek işlevimizi fark edemediniz. İnsan içsel sorgulamasına devam ediyor. Bu seferde bedeninin duyularının lisanı haliyle düşünüyor, gerçek işlevlerini fark ediyor. Göz kendisine gelen belli aralıklardaki frekansları aldı, beyne iletti, beyinde görme merkezinde görüntü oluştu. Diğer duyular da benzer işlevi sergiledi. Gerçekte madde yok, belli frekanstaki dalgalar var(duyular da, beyin de ha keza öyle, her şey frekans dalgaları) ve bu dalgaların birbirlerini tetiklemesi ile madde algısı oluşuyor.

 

Öyleyse 28. ayette “Muhakkak ki siz bize sağdan gelirdiniz”in manası “siz bizi inandırdınız, biz size inandık, sizin işleviniz bizde madde beden zannını oluşturdu” anlamında olup, “bedenin duyularının işlevi bizde madde zannı oluşturdu, beden ve duyularıyla yaratıldığımız için beden zannına düştük, biz masumuz, mağduruz, suçsuzuz” manalarına kapı açıyor… Bilincin kendini temize çıkarma, mazlumu oynama çabası gözlemleniyor. Ama, o bilinç ilme yönelip bedenin duyularının gerçek işlevini değerlendirememişti.

 

İşte bundan dolayı 29. ayette “(bedenin duyuları işlev diliyle)Dediler ki: Hayır, siz mü’minler değildiniz”. Hayır, siz bizi sağdan kabul etmediniz, siz bize sağdan gelmediniz, siz bizim gerçek işlevimize inanmadınız, siz bizim gerçek işlevimizi fark edemediniz, biz size ilimle geldik, siz bizi ilimle kabul etmediniz, yüzeyde kaldınız, öze inemediniz. Tabi ki bu sorgulamaların hepsini aşamalı olarak insan zaman içinde içsel olarak kendiyle yapıyor. İnsan, kendi hali ve hakikati ile yüzleşiyor, bu içsel yüzleşme hakikatine ulaşmada yardımcı olsun diye ayet olarak her insana sunuluyor.

 

30-) Ve ma kâne lena aleyküm min sultan* bel küntüm kavmen tağıyn;
 “Bizim, sizin üzerinize bir sultamız/hakimiyetimiz yoktu... Bilakis siz azgın bir kavim idiniz”.

 

Bedenin duyuları işlev lisanıyla içsel sorgulamayı yapan insanın tefekküründe dediler ki) bizim sizin üzerinizde bir hâkimiyetimiz yoktu. Tersine sizin bizim üzerimizde hâkimiyetiniz vardı. Bizim size olduğu gibi gönderdiğimiz verileri(mana yüklü frekansları) siz gerektiği gibi değerlendiremediniz, siz azgın bir kavim oldunuz yani madde zannına göre kuvvelerinizi kullandınız. Bir numune olarak değerlendirin diye size gönderdiğimiz sınırlı frekanstaki manalardan ötesine geçip tefekkürünüz ile sınırsızlığa yönelmediniz.

 

Tabii ki işin aslı insanın içsel sorgulaması, kendinden kendine tefekkür etmesidir. Bedenin duyularının gerçek işlevini fark edişi ile insanda açığa çıkan düşünceler konuşma formatında sunuluyor. Özdeki mana yüklü frekans dalga okyanusunu fark etmesi ile, madde zannını oluşturanın sınırlı verilerde takılı kalıp kuvvelerini sınırlayan bilinç yönü olduğunu anlıyor.

 

Bedenin duyuları, belli frekans aralığını alıp beyne ulaştırma görevini yerine getirir. İnsanın ise bu verilerden yola çıkarak ötesine, sınırsızlığa ilim ve tefekkür ile yönelmesi gerekiyor. Bu özellik bedenin duyularına değil, insanın aklına bahşedilmiştir. O görev/üstünlük; bilince değil, Şuura yönelmesi gereken akıllı insana verilmiştir. Bendin duyuları yapması gereken normal görevini yerine getiriyor. Akılı insanın yapması gereken ise Aklını Şuurunun sınırsızlığına yönlendirerek kendine gelen verilerden faydalanıp ötesine geçebilmektir…

 

31-) Fehakka aleyna kavlü Rabbina* inna lezâikun;
 “Nihayet Rabbimizin kavli üzerimize hakk oldu... Doğrusu biz tadıcılarız”.

 

“Nihayet(doğal işlevimiz yönünden bakacak olursan!) Rabbimizin kavli(sınırlı frekansları beyne ulaştırma görevi!) üzerimize hak oldu(ile işlevlendirildik!). Beden duyuları ile sınırlı frekansları beyne ulaştırma görevi yapmaktadır, bu işlevi gerçekleştirmektedir. Onun çalışma sistemi, işleme mekanizması budur. Bu görevi yönünden beden, bilinci oluşturur ve destekler.

 

 Doğrusu biz tadıcılarız. Frekans dalga okyanusundan tadıcılarız, belli aralıktaki frekansları alırız. Beden duyuları ile belli frekans aralığındaki dalgaları alır yani tadar. Sınırlı verilerle beyinde sınırlı bir bilinç oluşturur ve madde zannı meydana getirir. Bedenin duyuları ile böyle bir doğal görevi/işlevi vardır. Ama, insan manası, ilmi, aklı ile sınırsız manalara sahip Şuur varlıktır. Tefekkür mekanizmasını çalıştırarak, verilerin ötesine geçip hakikate yol bulacak Halife özelliğine sahiptir.

 

32-) Feağveynaküm inna künna ğaviyn;
 “Bundan ötürü sizi saptırıp azdırdık... Doğrusu biz azgınlar idik”.

 

Beden duyuları ile çalışma mekanizmasını açıklıyor. Saptırmışsak biz sizi bu doğal işlevimiz, sınırlı frekans dalgalarını size göndermemiz, sınırlı veriler göndermemiz dolayısıyla saptırmışızdır. Doğrusu biz azgınlar idik. Yani bu bizim doğal işlevimiz idi, sınırlı frekansları alıp size göndermek üzere oluşturulmuştuk.

 

Bunun ötesinde bir özelliğimiz yoktu. Size hükmetmek için yapmadık, hükmedecek de değildik. Biz doğal işlevimizi yerine getiriyorduk. Bize bunun ötesinde özellikler verilmedi. Bunun ötesi özellikler sizde. Bilincin kullandığı akla ait kuvveler ki siz onları Şuurlu olarak kullanmadınız.

 

33-) Feinnehüm yevmeizin fiyl azâbi müşterikûn;
Muhakkak ki onlar o gün azabta müşterek-ortak olanlardır.

 

Çünkü kişi maddeye dönük birimsel bilinciyledir. Onda bedensellik zannı hüküm sürmektedir. O bu hale bedeninin duyularına ve maddeye dönük bilinç yanına teslim olarak gelmiştir. Beden zannı ve benlik duygusuyla azap içindedir. Hakikatine erememiş, kendisini et-kemik beden bilinciyle sınırlamıştır…

 

34-) İnna kezâlike nef`alu Bil mücrimiyn;
Doğrusu biz (Bi-) mücrimlere böylece yaparız.

 

Doğrusu biz(meleki esma kuvveleri) hakikatine cürüm işleyenleri(Bil mücrimiyn) bedensellik bilincinde, madde zannında bırakırız. Onlar kuvvelerini bu yönde kullanırlar ve hakikatlerine ulaşamazlar, et-kemik beden zannı içinde azap çekerler…

 

35-) İnnehüm kânu iza kıyle lehüm la ilahe illellahu yestekbirun;
Onlara “la ilahe illallah” denildiğinde, muhakkak ki onlar kibre sapıp büyüklük taslamışlardı.

 

Onlara “ilahe yok(bedeninizi ilah edinmeyin, kendinizi et-kemik beden sanmayın, birimsel bilinç oluşturmayın, sınırlı benlik edinmeyin, ilahlık taslamayın), illa/sadece ALLAH(Ahad-Samed sınırsız-sonsuz-tek)” dendiğinde(sistem ve düzen bunun üzerine kurulu, mevcudat başka türlü var olamaz), kibre sapıp büyüklük tasladılar(kendilerine ayrı bir varlık biçip ilahlık güttüler, zanni varlıklarını O’na şirk koştular, O’ndan ayrı ve farklı bir varlık/vücut edindiler).

 

Et-kemik beden zannında direttiler. Özlerindeki meleki kuvvelerden, esma kuvvelerinden haber vereni mecnun(deli, uçuk sözlü) ve şair(gerçek dışı hayali sözler söyleyen) kimse olarak suçlayıp tasdik etmediler… Çünkü onlar kendilerini, ölümleri ile birlikte etlerinin çürüyüp toprağa karışacağı, kemiklerinin dağılıp ayrılacağı bir madde beden zan ediyorlar ve bundan dolayı da tekrar et-kemik bedenle dirilemeyeceklerine, doğaya karışıp değişime uğrayıp yok olacaklarına inanıyorlardı.

 

 Ba’s’ın hemen akabinde madde bedenden ayrılan Ruh bedenleri ile yaşamlarına devam edeceklerini, ölümün bilincin tattığı bir hal olduğunu kabullenmiyorlardı. Onlar maddeyi kabul ediyor, Ruhu ret ediyorlardı. Bundan dolayı da hakikatleri olan esma meleki kuvvelerin ruhunu/manasını inkar ediyorlardı.  Bu ilmi kendilerine sunanı mecnun, şair olarak nitelendiriyorlardı. Kendilerine, aslında hakikatlerinde olanı anlatanı yanlış yorumluyor, işi geleceğe dönük ele alıp kahin suçlamasında bulunuyorlardı. Halbuki Nebi Rasul, özündeki ALLAH manasını ve Sistemini irsal edendi….

 

Notlar:

 

 Mesele; Allah'ın varlığını ispat değil, ilahenin(beden ilahının) yokluğunu idraktir...
 Allah'ın varlığı, sen kabul etmesen de zaten "İLLA"dır.
İlahenin varlığı, sen kabul etsen de zaten "LA"dır...
Ama inadın sonunda; bir "LA" uğruna, "İLLA"dan mahrum olmak var!..
La ilahe" tamam olduğunda kendiliğinden açığa çıkar Şuura İLLALLAH!..
 İLLALLAH'ı ispatla değil, "La ilahe"yi tamamlamakla uğraşın!..
Sorun ALLAH'ın İLLA'sında değil, İlahe'nin La'sında, insanın ilahe(beden) zannında!..
Bir kir var aynanın üstünde(ilahe), aynayla değil, kiri çıkarmakla uğraş!.ç
Temizlendi mi Ayna(İllallah), gösterecektir seni sana!..
Ölmeden(bedensel ölüm gelmeden) evvel ölenler(bedenselliği ölü, manası diri olanlar) Oku'rlar/Bilirler ki; madde/beden kendi başına ölüdür/öldürür, mana/esma her daim diridir/diriltir!..
 Beden zannı/birimsellik bilinci ölmeden(La ilahe!), meleki kuvve/esma şuuru dirilmez/diriltmez(İllALLAH!)!..
***

 

Bedensellik anlayışına sürükleyen bilincin vasıfları:

 

Şeytandır, aldatır... İnsanı beden olduğu konusunda kandırır.

 

İblistir, ikileme düşürür... Madde-mana ikilemiyle yaşatır. Maddeyi/bedeni insana, manayı/esmayı O'na taksim eder. İkilik oluşturur......Cindir, zekidir, gizliden işler... Zekidir, kısa ve dar alanda çalışır, hızlı ve aceleci davranır...Bundan dolayı yakına, maddeye yönelir. Öze, derine inemez; geniş, kapsamlı düşünemez... Gizliden gizliye, sinsice, hissettirmeden zarar verir, beden zannını oluşturur, alışkanlık edindirir...

 

Kafirdir, örtücüdür... Madde/beden zannıyla hakikatini örttürür. Madde/beden batağında cehennemi tattırır...

 

Müşriktir, şirk koşturur, ortak oluşturur... bedeni O'na ortak koşturur. beden zannına kaptırır, onu O'na ortak kılmış olur...

 

Münafıktır, nifak, ayrılık oluşturur... İnsana beden zannını empoze eder. O'nu bu bedenin manen ya da yapısal olarak ötesine uzaklaştırır. Nifak, ayrılık zannı oluşturur.

 

Fasıktır, bozuktur, bozulmuştur. Birimselliği, bencilliği empoze eder. varlığı parçalar, parçalarla uğraşır. Bozuk, parçalanmışlık içinde debelenir durur.

 

Eştir, eş oluşturur. İnsanın hakikati yanı sıra beden eşini oluşturur. Bir manam bir de bedenim ikilemine düşürür. kendine yer edinip, hakikate sızmaya(cin), insanı aldatmaya(şeytan), ikileme düşürmeye(iblis)... gibi işlevlerini de böylelikle sergilemeye çalışır...

 

Enam'dır, hayvandır. Hem et-kemik beden yönüyle. hem de insanca aklı kullanamama yönüyle. Et-kemik bedende bilinç, hayvanlığını yaşar. Onlar gibi hadsiz yemek, içmek,.... ister...

 

Dabbedir, Arz'da açığa çıkar, hareket eder. Bilinç bedende oluşur, beden zannı verir, Arz yani madde aleminde hüküm sürmek ister. Arz'da açığa çıkar, insanın halifelik yönünü örter. Halbu ki, Arz'da Halife olmak tüm Esmanın talim edildiği Halife'ye aittir. Yani Halife insan, Esmalar yönüyle Arz'ı değerlendirmelidir.

 

Deccaldir, sağ gözü kördür, yani hakikati değerlendiremez. Cenneti(madde aleminde beden olarak var zannı) müminin cehennemidir. Cehennemi(madde alemi ve beden zannının yakılıp yok edilmesi) müminin cennetidir. Ki Adem Esmaları ile Halife olarak meleki yapısıyla yaşam sürsün...

 

Beden zannı, birimsellik bilinci bunca kötü vasıflarla vasıflanmışken, bunları görmeden; kendimizle değil, dışımızdakilerle uğraşmak, dışımıza yönelmek, zamanımızı ve enerjimizi boşa harcamak olmaz mı?!.. İçimizdeki/biz izin vermezse/k, dışımızda var sandıklarımızın bize bir zararı söz konusu olmaz!..Tek geldik, Tek gideceğiz, ne oluyorsa o Tekte oluyor!..

 

İnsanın kabri bedenidir, azabı bedensellik bilincidir!.. İnsan dünyada kabire girer(bedensellik bilincine girer), kıyameti kopar(beden zannının şuuruna varıp dirilir), cehennemden geçer(beden zannını/birimsellik bilincini yakar), cennete ulaşır(Esma Şuuru ile yaşama kavuşur)!.. Dünyada ama(bilinci kör) olan, ahirette de amadır!.. Bunlar ya dünyadayken yaşanır, ya da yaşanamaz!.. Allah'ın şefaati Kur'andır, Rasulün şefaati hadis ve sünnetidir!..Bunlardan öte, öbür tarafta şefaat ummak hevadır, boştur!..Zerre kadar imanı yoksa insanın, değerini bilmemişse bu ilmin, gerisi boştur!..
***

 

ElHamdü Lillahi Rabbil'Alemiyn"

ElHamd: "El", "The" gibi "bilinen" bir şeye işaret eder.

ElHamd; bilinen bu Hamd/değerlendirme......Hamd, genelde "övme" manasında yorumlanır.

"Övme" değerini bilmenin sonucunda oluşur.

O şeyin değerini ise, ancak onu açığa çıkaran bilir.

O şeyin değeri, onu açığa çıkaran esmalardır.

Değerlendirme, esma terkibi oluşturup, oluşu açığa çıkarmaktır.

Bundan dolayı Hamd/değerlendirme Esma sahibi ALLAH'a aittir.

Hamdı/değerlendirmeyi her an esmaları ile ALLAH yapar.

ElHamd/bu bilinen değerlendirme Alemlerde kendisini OLuş olarak gösterir.

Alemlerdeki değerlendirme yani oluş açığa çıkarma Esma sahibi ALLAH'a aittir, O OLuşu açığa çıkarır.

 ALLAH esmaları ile alemleri açığa çıkaran Rab'dir.

Alemleri insanın özünden açığa çıkarır, tüm esmayı Adem'e/İnsan'a/Haliyfe'ye talim etmiştir.

 İnsan alemleri özünde barındırır, özünden Seyr eyler...

 Bu açılamalardan insanın elde etmesi gereken ana fikir:

Bir esma terkibi olan insan, ne dışında sandığı, ne de özünde olan alemlerden(esmalardan) öte, ayrı, parça, müstakil bir varlık değildir.

Her nokta, her an alemlerin özü olan esmaların hükmü altındadır.

Hiç bir şeyin kendine ait ayrı, bağımsız, parça varlığı, kudreti, iradesi... söz konusu değildir.

Her şey birbiri ile bağlı, bütün, tek bir yapıdır ki özü esmalardır.

O esmalar boyutsallıkta kendini önce meleki yapı olarak gösterir.

ALLAH'ın ilmi(Aliym ismi) meleki yapıda Şuur, ALLAH'ın Kudreti(Kadir esması) meleki yapıda Enerji olarak gösterir.

Kozmik Şuur-Kozmik Enerji denenin özü Aliym ve Kadir esmasıdır.

ALLAH ötede bir ilah değildir, ÖZde özellikleri ile İLLA olandır.
***

 

İnsanı parça, ayrı, müstakil bir varlık sandıran beden zannıdır.

İnsan/Şuur o boyutsallıktan madde alemine inzal olunca, kendini sınırlı bir beden içinde bilinçte bulur.

Genetik-astrolojik ve çevresel etkiler onda bir beden zannı oluşturur.

Böylelikle insan, esma boyutuna dönük meleki Şuurdan, madde boyutuna dönük bedeni bilince inmiş olur.

Bu durumdaki insan, beden zannı-birimsellik bilinci ile yaşadığı için insansı adını/manasını yüklenmiş olur.

 Bu insansı özünden ve özünün özelliklerinden habersiz, bedenim, annem, babam, kardeşlerim, eşim, işim, aşım,arabam, dostum, düşmanım... gibisinden varlığı madde bilinciyle paramparça eder.

O'nun bu hali İhlas'a(İhlas Suresi'ne) aykırıdır.

İhlas Suresi'nde ona hakikati anlatan Esas sunulur.

Kul HuvAllahu Ahad-Allahu Samed......

Parçalara bölünmemiş ve parçalardan oluşmamış sınırsız-sonsuz-tek-bir-bütün'dür.Boşluğu, gediği, deliği olmayan sırf-som-tam-tek-bir-bütün'dür.

Alemler parçalara bölünmüş ve parçalardan oluşmuş bir yapı değildir.

Hiç bir şeyin kendine ait müstakil ayrı, parça, kopuk bir varlığı, iradesi, kudreti... söz konusu değildir.

 

Ayrılık-gayrılık oluşturan beden zannı, birimsellik bilinci ilahedir, hevadır, boştur, geçersizdir, sistemde yeri yoktur.

Ama, kendini insansı olarak görüp yaşayanın zannında, anlayışında yer eder ki, hakikate ters olan bu zandan insanın bir an önce kurtulup manen dirilmesi gerekir, kendi NAMIna..

ALLAH AŞK'ına zamanımızın ne kadarını bu ŞUUR ile geçirebiliyoruz?!..

Dini bir eğlence, oyalanma biliciyle yaşarken buna zaman kalabiliyor mu?!..

Hayatımızda bu ŞUUR ne kadar yer edebiliyor, Kur'an'ı bu ŞUUR ile hakikatimize dönük Oku'yabiliyorsak ne ALA!..

Aksi halde yaşadığımızı sandığımız dini anlayış, anne, baba, eş, çocuk, etraf bir fitnedir; bizi ayrı bir beden, birimsel bir bilinç zannıyla, ayrı-kopuk-parça bir varlık, irade, kudret... hevasına sürüklüyor ise zulümdür...

Ama, bu ŞUUR ile onların hakkını veriyor, ayırmadan, parçalamadan, ötelemeden özümüz gibi görebiliyorsak, kendimize ayrı bir birimsel varlık oluşturmuyorsak, özümüzün gereğini benliksiz olarak yaşayabiliyorsak ne ALA!...

Şahsen ben bu derdin ve uğraşın peşindeyim. Ve bu yolun başında olduğumu görüyor, daha çok yolumun olduğunu fark ediyorum. Çünkü, dünyaMız bedensellik, benlik, birimsellik bombardımanı ile saldırıyor, koca bir ateş yakıyor.

Bu ateşi söndürmenin imkanı yok, Hz. İbrahim gibi ateşte yanmamayı öğrenmek gerekiyor.
***

 

"Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hu, aleyhi tevekkeltu ve Huve rabbül arşıl azıym."

ŞUURu ile yaşamak gerekiyor...İnşaALLAH...Bi-izniHİ...

HasbiyALLAHU: ALLAH bana kafidir."Hasbi" ifadesi ALLAH'ın Hasib esmasına dayanır.Hasib; hesap görücü anlamında olup, bir sonraki andaki oluşumu, bir önceki andaki oluşumun neticesi olarak, sebep-sonuç ilişkisi içinde hikmetle var kılmaktır....

 "ALLAH bana kafidir" demek, "ben Hasib esmasının şuurundayım, açığa çıkan oluş Hasib mekanizması ile açığa çıkan esmaların bir oluşumudur, oluş Hasib mekanizması içinde ALLAH esmalarına dayanır" demektir.

"ALLAH'a dayandım, ALLAH'a güvendim" manasıyla da yorumlanan HasbiyALLAHU'yu; "ALLAH'ın Hasib esmasının farkındayım, bu şuura dayandım, zanna düşmekten beriyim, güvendeyim" anlamında değerlendirmek gerekir.***Bu derinlikli manalar tefekkür edilmeyip yüzeyde kalınırsa; O'nu ötede bir ilah gibi düşünüp işi öteye havale edip ondan torpil, kayırma,menfaat, çıkar beklentisi içine girme hevası oluşabilir. Halbu ki ALLAH'ın

Alemlerdeki işinin büyüklüğünü akıl ihata edemez, ki kul bir de kalksın küçük beklentiler içinde olsun.

 Ayrıca, hayır gibi görünen şer, şer gibi görünen hayır olabilir. O şeyin ne olduğu, bakan göze, değerlendiren akla, işin sonucuna bağlıdır. O şey nefsi arındırıyorsa hayırdır, nefsi arttırıyorsa şerdir. ***HasbiyALLAHU; ben ALLAH'ın esmalarının Hasib esması işlevi ile açığa çıkan bir esma terkibiyim. Bundan öte, ayrı, müstakil bir varlığım yok. Diye düşündükten sonra diyoruz ki;

La ilahe; ilahe yok, bende O'ndan ayrı, öte bir varlık yok, ben Hasib esmasının neticesiyim, ayrı bir varlığım yok. Benim ayrı bir ilahe'liğim, açığa çıkarıcılığım, üreticiliğim yok.

İlla Hu; Sadece O, Hasib esması ile Esmalarını açığa çıkaran ALLAH.

AleyHi: Onun üzerine, Tevekkeltü:Tevekkül ettim.AleyHi tevekkeltü: O'nu Vekil kıldım. Oluş esmaları ile Hasib olan O ALLAH'ındır, benim ayrıca bir varlığım yok. Bundan dolayı sırada,

Ve Hu: O, sadece O, hep O. O'nu vekil kılmanın sonucu Şuurda kalan Tek şey HU/O. Ben yok(la ilahe) sadece O(illa HU).

Ve Rabbül Arş'ıl Aziym: Aziym/Azametli Arş'ın Rabbidir. Aziym Arşı ile Rabbdır. Aziym Arş'ı El-Esma indidir ki "Rahman Arş'a istiva etti" ayeti gereği Rahmaniyet mertebesidir.

Esmaların Küllü insanda Arş olan Şuur'da yer eder. Ama, görmek için Şuurlu bakmak gerekir, tüm esmayı hesaba katıp ilahe zannına boş alan bırakmamak gerekir. Adem'e tüm esmayı talim etmiştir.Ahad ve Samed olan ALLAH!..

Razı olan ve razı olunan kullardan olmak Şuuruyla, her daim Hayyul Kayyum olan ALLAH'a..