10-) HUvelleziy enzele mines Semai maen leküm minhu şerabun ve minhu şecerun fiyhi tüsiymun;
O’dur ki, sizin için Sema’dan bir su (hakikat ilmi) inzal etti... Şarab (içecek) da ondan (su’dan) dır, (hayvanları) kendisinde yaymakta/otlatmakta olduğunuz şecer (ağaç, bitki) de ondandır.
11-) Yünbitü leküm Bihizzer`a vezzeytune vennahıyle vel’ a`nabe ve min küllis semarat* inne fiy zâlike le ayeten li kavmin yetefekkerun;
Onunla (o su ile) sizin için ekin, zeytin, hurma/hurmalıklar, üzümler ve her semerattan bitirir (ilimleri, marifetler, kemalatlar,..)... Muhakkak ki bunda tefekkür eden kavim için elbette bir ayet vardır.
Evet, bunlar ayet yani işaret... Öyleyse işaretten hakikate yönelmeye çalışalım. Arz’daki her şey, Sema’dan inzal olan su ile hayat bulur. Su olmazsa, Arz’da hayat son bulur. Her şeyin aslı sudur, her şey sudan var olur. Var ettiği çeşit çeşit olsa da su tekdir. Her birinin şekli, tadı, rengi… farklı farklı olsa da hepsinin aslı sudur. Hepsine hayat veren sudur.
Şimdi ise bu işaretten hakikate yönelelim. Her şey teklik iledir. Teklik kendini çokluk olarak gösterir. Çokluk tekliğe, teklik çokluğa engel olmaz. Aksine çokluk teklik ile var olur. Her şey aslının tek olmasına rağmen içinde bulunduğu çokluğun şartlarına tabidir.
Bu su Sema’dan inzal olur. İnzal olur, “iner” demek değildir. İnzal özden dışa doğru olan boyutsal bir olaydır. İnmek yukarıdan aşağıya doğru olan mekansal bir olaydır. İnzal şuursal bir yolculuktur. İnmek mekansal bir yolculuktur. Kur’an inzal olmuştur, Hz. Muhammed’in özünden şuuruna doğru...
Kur’an inmemiştir bir dağa, inzal olmuştur “ben’lik dağına” ve o dağ paramparça olmuştur Allah’ın haşyeti ile… Kainat inzal olur, insanın özündeki Sema’sından şuuruna doğru… Sema’dan inzal olur su, yani Esma’dan inzal olur ilim/şuur…
12-) Ve sahhare lekümülleyle vennehare veşŞemse vel Kamer* venNücumu müsahharatün Bi emriHİ, inne fiy zâlike leâyâtin likavmin ya`kılun;
Gece’yi, gündüz’ü, Güneş’i (akıl, üst bilinç) ve Ay’ı size musahhar kıldı (boyun eğdirdi)... Yıldızlar (duyular) da O’nun (Bi-) emri ile musahharat’tır (boyun eğdirilmişler)... Muhakkak ki bunda akleden kavim için elbette bir ayet vardır.
13-) Ve ma zerae leküm fiyl Ardı muhtelifen elvanüh* inne fiy zâlike le ayeten li kavmin yezzekkerun;
Ve gene sizin için Arz’da, muhtelif renklerde yarattığı (birbirine göre var kıldığı) şeyleri de (size musahhar kılmıştır)... Muhakkak ki bunda tezekkür eden kavim için elbette bir ayet vardır.
Asıl olan gecedir! Gündüz gecenin içinden çıkar. Gündüz çıkınca güneş doğar. Biz ise, güneş doğunca gündüz olur, gündüz bitince gece olur sanırız. Gün geceyle başlar. Sonra gündüz olur yani geceden gündüz çıkar. Ve güneş de görünür olur yani gündüz olunca güneş doğar. Tabi bunlar maddeyi değil, manayı değerlendirenlere göre böyledir.
Gece; El-Esma’nın açığa çıkmadığı, karanlıkta, görünmez olduğu halinin sembolüdür. El-Esma’nın sınırsız-tek orijin halidir. Ama/bilinmezlik halidir, zat/ahadiyet mertebesidir. Gece karanlıktır, siyahtır… Siyah renk tüm renkleri emer. Tüm renkler siyahta mevcuttur. Siyah renk yoksulu değil, renk dolgunudur. Ve o haliyle karanlıktadır, bilinmezdir. Gündüz ise El-Esma’nın açığa çıktığı, aydınlattığı, algılanır olduğu halinin sembolüdür. Sıfat/özellikler mertebesidir, vahidiyettir, heplik halidir.
Güneş, ay ve yıldızlar bakışa göre çeşitli şekillerde semboller olarak değerlendirilebilinir… Örneğin; Güneş Kur’an, Ay Hz.Muhammed, yıldızlar ehlullah gibi… Ya da güneş akıl, ay iman(duygu), yıldızlar fikirler gibi… Ya da Güneş aklı evvel, ay aklı kül, yıldızlar aklı cüz gibi… Ya da güneş zat, ay esma, yıldızlar esma terkipleri gibi… Ve efal alemi bu boyutsal inzalle var olur. Hepsi Bi-emrihi ile yani özlerindeki onun emri ile yani esma programları ile musahhardırlar, özden boyun eğmişlerdir.
14-) Ve HUvelleziy sahharal bahre lite`külu minhu lahmen tariyyen ve testahricu minhu hılyeten telbesuneha* ve teralfülke mevahıre fiyhi ve li tebteğu min fadliHİ ve lealleküm teşkürun;
Ve O’dur ki, deniz’i, ondan taze et yiyesiniz ve kendisini giyineceğiniz bir süsü ondan çıkarasınız diye musahhar kıldı (boyun eğdirdi)... Gemileri, onda yara yara gidenler görürsün... O’nun fazlından isteyesiniz ve şükredesiniz diye.
15-) Ve elka fiyl Ardı revasiye en temiyde Biküm ve enharen ve sübülen lealleküm tehtedun;
Ve (Allah), sizi (B gerçeğince) sarsar/çalkalayıp sallar diye Arz’da sabit dağlar, doğru yolu bulasınız/yolunuzu bulup hidayete eresiniz diye nehirler ve yollar koydu.
Deniz ifadesini enerji okyanusuna(kozmik enerji, kuantum boyutu), gemileri ise madde alemine sembol olarak değerlendirebiliriz. Gemiler yani madde sabit ve etrafını yara yara geçerek hareket ediyor sanılır. Halbuki madde enerji okyanusundan açığa çıkmaktadır(“ondan açığa çıkarasınız diye” ifadesi!). İnsana maddi(et) ve manevi(süs) beden olmaktadır.
Yani madde sabit değildir, her an yenilenmektedir, değişmektedir. Ve hareket ise, sabit bir şeyin konum değiştirmesi değildir. Maddenin her an değişik noktalarda yenilenmiş olarak yeniden açığa çıkmasıdır. Maddenin özündeki ışık zerreciklerinin(kuantlar/melek, Bi-yıldız?) her an değişimiyle, noktasal bir değişimle madde ve hareket algısı oluşur. Dalga boyutundan bakarsak; elektriksel dalgaların frekanslarının sürekli değişimi ile madde ve hareketi var olur.
“Biküm” ifadesini anlamak için aynı ayette geçen “fiyl Ardı” yani “Arz’da” ifadesini de dikkate alırsak; “küm” siz ile kastedilenin Arz’ı bedenidir. “Biküm” ifadesindeki “küm”ün başındaki “Bi” ise “bedeninin içindekilere işaret eder. O halde, “sabit dağlar” bedenimizin içindeki organlara, “nehirler” damarlardaki kanlara, “yollar” ise sinir ağlarına sembol olarak verildiği anlaşılır.
Arz’da yani madde aleminde ihtida üzere var olasınız(lealleküm tehtedun!), sarsılıp sallanmayasınız diye(çünkü atom altı boyutu sürekli hareket halindedir!), onu bedeniniz olarak algılar, özdeki bu dalgalanmayı siz hissetmezsiniz. Bedeninizi bu sebepten dolayı sabit olarak algılatmaktasınız.
“Ve elka(ilka etti) fiyl Ardı(Arz’da) revasiye en temiyde Biküm(sarsılmayın diye sizin içinizde/Biküm sabit dağlar) ve enharen(ve nehirler) ve sübülen(ve yollar) lealleküm tehtedun(siz ihtida üzere var olasınız diye)…”
Sizin özünüz, hakikatiniz(Biküm) sürekli hareket halinde. Her an yeni bir oluşta. Ve bu oluşlar her an çok süratli bir şekilde oluyor. Eğer bu hız ve değişimi algılamış olsanız, dengeyi kaybeder, sarsılır, dağılır giderdiniz. “Allah perdesini kaldırsa nurundan her şey yanar” denen olayı açmaya çalıştık. Bundan dolayı bilinç mekan ve zaman algısına uyumlu olarak var olur. Bedenini ve maddeyi sabit olarak algılar.
Zahiren; dağlar bedeninizdeki organlarınız, nehirler damarlardaki kanlarınız, yollar sinirsel ağlarınızdır. Batınen, dağlar esmaların, nehirler enerji boyutunun, yollar özden maddeye geçişin/boyutsal yolculuğun karşılığıdır. Yani burada “B” zahir manasıyla “içi” anlamında, batın manasıyla “özü” anlamında değerlendirilebilinir. İçi manasında değerlendirildiğinde, bedeninin içindekilerden bahsedildiği; özü manasında değerlendirildiğinde ise boyutsal bir yöneliş ile esmalardan bahsedildiği anlaşılır. Bu konuyu daha iyi anlamak için şu ayetlere göz atalım:
58-) Ve iza büşşira ehadühüm Bil ünsa zalle vechuhu müsvedden ve huve kezıym;
Onlardan biri (Bi-) dişi ile müjdelendiğinde, öfkeli/gamlı bir halde, vechi simsiyah gölge kesilir (yüzü simsiyah kesilir).
59-) Yetevara minel kavmi min sui ma büşşira Bih* eyümsikühu alâ hunin em yedüssühu fiyttürab* ela sae ma yahkümun;
Kendisi ile (B sırrınca) müjdelendiği şeyin (ona göre) kötülüğünden (dolayı) kavminden gizlenir... Horlanma/aşağılanmayı göze alarak onu tutacak mı, yoksa onu toprağın içinde gizleyip saklayacak mı (diri diri toprağa mı gömecek) ?.. Dikkat edin, hükmettikleri şey ne kötüdür!.
60-) Lilleziyne la yu`minune Bil ahıreti meselüssev`* ve Lillahil meselül a`la* ve HUvel Aziyzül Hakiym;
Ahirete (B sırrıyla) iman etmeyenler için kötülük meseli vardır... En a’la mesel (en yüce misal, kendinden gayrı vücud olmayan) Allah’ındır (Teklik o kadar açık?)... O, Aziyz’dir, Hakiym’dir.
Bu ayetler zahir manası ile dişi bebeği olanların kız çocuklarına karşı takındıkları kötü tutumu açıklamaktadır. Bu ayetlerde geçen “B” yi zahir manasında değerlendirdiğimizde anne karnındaki bebekten bahsedildiği şeklinde yorumlarız. Bebeğin dişi mi erkek mi olduğu anne karnında iken bellidir. Levhi mahfuz olan ümmül kitapta ise(evrenin geni hükmündedir!) programı gereği her an her şey bellidir.
Müjdeyi bekleyenlere göre bebek annesinin karnındadır, gizlidir, cinsiyeti bilinmemektedir. Annesinin karnının içinde, gizli olan dişiye işaretle “Bi ünsa” ve “Bih” denmiştir. Zahir manasıyla buradaki “B” bu anne karnındaki bu gizliliğe, bilinmezliğe işarettir. 15. ayetteki “Biküm” de zahir manasıyla bedenin içindekilerin dışarıdan bakanlara göre gizli olan iç kısımlarına işaretti.
58 ve 59. ayetleri batın manasıyla değerlendirmeye çalışırsak… Onlardan biri yani her biri, hepsi manasında, Bi-dişi ile müjdelendiğinde yani özündeki üretim ile(Bi-dişi!) var olduğunu fark ettiğinde, gamlı bir halde yani birimsel varlığından kopmuş bir halde, vechi simsiyah gölge kesilir yani kendisinin özünden yansıyanın gölgesi olduğunu, kendine ait birimsel bir varlığının olmadığını fark eder…
Fark ettiği bu gerçeğin(Bih), kötülüğünden yani birimsel varlık anlayışını ortadan kaldırmasının sonucu olarak, kavminden gizlenir yani kendinde ve çevresinde ayrı bir varlık görmez. Horlanmayı göze alarak onu tutacak mı yani birimsel varlığından arınmış olarak yaşayacak mı, yoksa onu toprağın içinde gizleyip saklayacak mı yani onu maddeye hapsedip, toprak olup yok olacak mı sanır? Dikkat edin, hükmettiği şey ne kötüdür yani özündeki üretimi(Bi-ünsa!) fark etmeyip kendisini toprak olup, yok olacağını sanmak ne kadar yanlış bir bakıştır.
Bil-ahirete yani özlerindeki ilim-kudret/bilgi-enerji boyutuna iman etmeyenler maddeye yönelip toprak olup yok olacaklarını sanmaları ne kötüdür, ne yanlıştır. En a’la mesel Allah’ındır yani teklik çok açıktır, kaçınılmaz gerçektir, O’nun işi yücedir, yok olucu değildir. O Aziz’dir, Hakim’dir; O hakimiyetiyle azizdir, O hükümranlığıyla üstün olandır… O(varlığın zatı olarak!) Aziz ve Hakim’dir, varlıkta hakimiyetiyle üstünlük sahibidir… Yok olmak yoktur! Hikmetle bakan, aziz olan yanını görür!
16-) Ve alamat* ve BinNecmi hüm yehtedun;
Ve alametler (de koydu yolunuzu bulup hidayete eresiniz diye) ?.. Necm (yıldız, şiron; akıl?) ile (B sırrınca, necm olarak) onlar hidayet bulurlar.
Ve alametler yani işaretler, izler, belirtiler açıklanmaya devam ediyor… Bi-yıldız ile onlar ihtida halindedir. İhtida en başta varlığının hidayet bulması yani var olması demektir. Asıl öncelikli hidayet bulma varlık sahnesine çıkıştır, yani var olmaktır. Ve onlar yani her şey BinNecm ile yani özlerindeki yıldız yani ışık zerrecikleri ile var olurlar. Ve özlerindeki yıldız(BinNecm), ışığını manasındaki esmalardan almaktadır. Yani her şey esmalar ile var olur.
Gökyüzündeki yıldız onlar için bir alamettir, özlerindeki yıldızı anlamak için. Gökyüzündeki yıldız ışığını her an güneşten alır. Gündüz güneş ışığından yıldızın ışığı fark edilmez. O’nun sırf zatında sadece O vardır, yaratılmış yoktur. Gece olduğunda yıldız görünür olur ve yeryüzünü aydınlatır, güneşten aldığı ışık ile… Zatını dilediği kadarıyla örttüğünde(Ğafur) yine zatından yansıyan ışık/ilim ile(Rahiym) yaratım var olur.
“BinNecm” ifadesinin önündeki “B”yi şu şekilde değerlendirerek manaya da yönelebiliriz. Buradaki “B” yıldıza değil, yıldızın manasına, işlevine yönelin anlamında da değerlendirilebilir. Gece güneş yeryüzünü aydınlatmaz iken, yıldız güneşten aldığı ışıkla yeryüzünü aydınlattığı gibi; ehlullah da Kur’an’dan aldığı ilim ışığını insanlara dağıtarak Kur’an’dan anlaşılmayan derin yerleri(batın yönü) açıklamış, insanları aydınlatmış olurlar…
“BinNecm” ifadesindeki B yıldızlardan yayılan göze gizli olan kozmik ışınlara da yorumlanmıştır ki bu yıldızın Şiron olduğu, Şiron yıldızının mümin esmasının mazharı olup, iman nurunun kaynağı olduğu ehli tarafından ifade edilmiştir. BinNecm ile Şiron yıldızının özünde yayılan kozmik ışınlara dikkat çekilerek, 120. günde bu ışınımdan gerekli yüklemeyi ruhuna antiçekim dalgası olarak yükleyen beyinlerin said olarak yaratıldığı, hadisler ışığında açıklanmıştır.(A.H. tarafından)
Gece olması, güneşin ışığının direkt yeryüzünü aydınlatmamasının manası Kur’an’dan bazı konuların derinliğinin anlaşılamaması anlamındadır. Yıldızların güneşten aldığı ışıkla yeryüzünü aydınlatması, ehlullah’ın Kur’andan edindikleri bilgilerle insanların anlamadığı konulara açıklık getirmesi, onları bu konularda aydınlatması anlamındadır. Gündüzün olup güneşin yeryüzünü aydınlatması kişinin direkt Kur’an’dan bilgiye ulaşması anlamındadır. Bu ayette de “B”nin manaya, işleve dönük yorumlanmasını görmüş olduk.
17-) Efemen yahluku kemen la yahluk* efela tezekkerun;
Yaratan, yaratmayan gibi midir?.. Tezekkür etmiyor musunuz?.
18-) Ve in teuddu nı`metAllahi la tuhsuha* innAllahe le Ğafurun Rahıym;
Eğer Allah ni’meti’ni ta’dad edip saysanız, onları ıhsa edemezsiniz (sayıp bitiremezsiniz)... Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahıym’dir.
Yaratan yarattığı ile birliktedir. O şey maddesi ile yaratılan, esması ile yaratan konumundadır. Kul ve Rab bu açıdan birbirine karışmıştır. O şeyin yaratılan kısmı yani maddesi kul, yaratan kısmı yani esması Rab hükmündedir. O şey esmasıyla Hakk, maddesiyle hayaldir. “La ilahe” yaratılan kısma, “illallah” yaratan kısma denk gelir. Bu ayrımın farkında olmayan Rabliği bedenine vererek firavun olur.
Yaratan, yaratmayan gibi midir? Değildir! Çünkü, yaratan yarattığından uzak değildir, onunladır. Onların ötedeki tanrı anlayışlarına göre, tanrı yaratılandan uzaktır ki bu durumda nasıl yaratabilir? Yaratamaz! Yaratmak kendinden algılanır kılmak demektir ki yaratan yaratığı iledir. Yarattığından uzak olan yaratan olamaz, yaratamaz! Yaratan yaratmayan gibi(ötedeki tanrı) değildir, yarattığından uzak değildir! “B” manası ile ondadır. Esması ile ondadır.
Allah’ın nimetini ayrıntısıyla saymaya kalksanız sayamazsınız, çünkü esmalar sonsuz sayıda terkip oluşturur. Allah, sınırsız-sonsuzluğunu istediği gibi, istediği kadar örterek(Ğafur), kalanları algılanır kılıp, sonsuz üretimde(Rahiym) bulunmuş olur. Allah dilediğini bu şekilde yapar. Allah her an bu şekilde yeni bir oluştadır. Muhakkak ki Allah(innAllahe) le(var olan) Ğafur(örtüsüyle)un Rahiym(üretir).
22-) İlahüküm ilahun vahıd* felleziyne la yu`minune Bil ahireti kulubuhüm münkiretün ve hüm müstekbirun;
İlahınız ilah’un vahid’dir (bölünmez bir tek vücud’dur)... Ahiret’e (kudret-bilinç boyutuna B sırrınca) iman etmeyenlere gelince, onların kalbleri inkar edici ve kendileri müstekbirun’dur (büyüklük taslayanlar; benlikle kalanlar).
İlahınız ilah’un vahid’dir yani ilah yoktur, vahdeti vücud(ilah’un vahid!) vardır. Ki bu da vahdaniyet yani sıfat mertebesidir. Bize yansıması kuantum alemidir. Bil ahretimiz burasıdır, burası kudret-bilinç boyutudur. Dünya, madde alemi burasının gölgesi, yansımasıdır. Dünyada ölen, buraya doğacaktır. Özümüzdeki yıldızlar(BiNecm) buradadır.
Dünyanın, cennetin, cehennemin manasını oluşturan yıldızlar buradadır. Gökyüzündeki yıldızlar ise bunların sadece alametleridir. Gökyüzündeki yıldızlar er-geç ölür, ama özündeki yıldızlar ölmez. İş bu iken, bundan gafil olan, bunu inkar eden aklın yolundan çıkıp kibrin yolunu tutandır. Çünkü ilim der ki her şey enerji/ışık zerrecikleriyle var olur. Onların manası ise El-Esma’da yerini bulur.
28-) Elleziyne teteveffahümül Melaiketü zalimiy enfüsihim* feelkavüs seleme ma künna na`melü min su`* belâ innAllahe Aliymun Bima küntüm ta`melun;
Nefslerine zulmedici oldukları halde kendilerini melaike’nin vefat ettirdiği kimseler: “Biz hiç bir kötülük yapmıyorduk” diyerek teslim olurlar... “Hayır!... Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı (B sırrınca; onların hakikatı ve oluşturucusu olarak) Aliym’dir”.
Muhakkak ki Allah Aliym’dir yani ilimdir, yaptıklarınızın öz manası olandır. Yani kesinlikle Allah yaptıklarınızın öz manası olan(Bima küntüm ta’melun) Aliym’dir, ilimdir. Aliym Allah’ın en öz, en temel esmasıdır. Diğer esmalar hep bu esmanın diğer yönleri hükmündedir. O ilmiyle haydır, ilmiyle kadirdir, ilmiyle müriddir, ilmiyle kelamdır, ilmiyle semidir, ilmiyle basirdir… O ilimdir, diğerleri ilmin işlevleridir.
Tüm esmalar Aliym esması altında toplanır, ondandır, ona hizmet eder. Bir harf üzere OKU’ma Aliym üzere olur, çünkü OKU’ma için öncelikle Aliym gereklidir. İlmi şuuruyla Oku’yan, O’nu görmüş demektir. Çünkü O ilmiyle hükmeder(Huvel Hakiymul Aliym). O ilmiyle yaratır(Huvel Hallakul Aliym).O ilmiyle kadirdir(Huvel Aliymul Kadiyr). O ilmiyle algılar(Huves Semi’ul Aliym). Yani O ilimdir, Aliym’dir… Diğerleri ilmin, Aliym’in işlevleri gibidir...
“İnnAllahe Bima küntüm ta’melun” ifadesi “B” olmadan değerlendirildiğinde, “muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilmektedir” şeklinde değerlendirilir ki sanki kulunun yaptıklarını uzaktan değerlendiren bir tanrı izlenimi oluşturur. Ama “B”yi hesaba katarsak, “muhakkak ki Allah(esmasıyla) yaptıklarınızın hakikati olarak Aliym’dir(ilmiyle oluşturucusudur)” şeklinde değerlendirilir ki özdeki Allah manasına uygun olan da budur.
Buradaki “B”nin başka bir fonksiyonu da şudur: Muhakkak ki Allah yaptıklarınızla öz mananızda(esma terkibinizde) gerekli oluşumu gerçekleştirir anlamında Aliym’dir. Yani Aliym, kuru bir bilmek değil, gereğini yerine getirmek, işin başında ve sonunda yani her safhasında iş başında olmak demektir. İşin başında esmaları ile yapılacaklara zemin hazırlamak, işin sonunda yapılanlarla esmalarda değişim oluşturmaktır. Böylelikle kişi yaptıkları sonucu bazı halleri kendinde özümser, içselleştirir, hayrı da, şerri de hallenir. “B” işin bir de bu yönüne işaret eder. Yani yaşananların sonunda içselleştirilip hallenildiğine vurgu yapmaktadır.
32-) Elleziyne teteveffahümül Melaiketü tayyibiyne yekulune Selâmün aleykümüdhulul cennete Bima küntüm ta`melun;
Melaike, tayyibler (nurani yapılar) oldukları halde kendilerini vefat ettirdiği o kimselere (muttakıyler’e): “Selam’un aleyküm!.. Yaptığınız amellere mukabil (B sırrınca) girin cennete” derler.
Yaptığınız amellerin birimsellikten arınmanıza, B ile öze yönlenmenize mukabil girin cennete yani öze yönelin, hiçbir şeyden etkilenmeyin. Çünkü öze yönlendiren(B) bu amellerle haliniz Selam üzere olur, selamete erer. Öyleyse insanın halini düzeltmiyor, manasını güzelleştirmiyor, ilmini artırmıyor, yakıynini güçlendirmiyor, birimsellikten arındırmıyor, özüne yöneltmiyorsa yapılan amellerin pek faydası olmaz. Çünkü gerekli “B/öze yönelim” oluşturulamamıştır.
İmanın bile “B”lisi/öze dönük olanı makbuldür(amenü Billahi!). Çünkü diğerleri gizli şirke kapı açar, ilmi bırakıp tanrı arayışına yöneltir. Gerçek tayyipler/arınmışlar; birimsel varlıktan arınmış öze yönelmiş olanlardır ki bunlar yaşarken vefat etmiş yani ölmeden evvel ölmüş kişilerdir. Ne varlığa sevinirler, ne yokluğa yerinirler, bir ölü gibi varlıksız, isteksiz ve iradesizdirler, halleri tepkisiz rızadır. Onlar melekler gibi yaşarlar, birimsel varlıkları ve kendilerine dönük iradeleri yoktur. Kendileri için değil, başkaları için yaşarlar ve böylelikle kendilerinden arınırlar, kurtulurlar. Sanki kendileri yokmuş gibi yaşarlar, kendilerini hiç düşünmezler…
34-) Feesabehüm seyyiatü ma amilu ve haka Bihim ma kânu Bihi yestehziun;
Bu yüzden yaptıklarının kötülükleri kendilerine isabet etti ve kendisiyle (B sırrınca) alay edip durdukları şey (B gerçeğince) kendilerini çepeçevre kuşattı.
Ölümü tattılar ve alay edip uzak durdukları gerçek(Bihi yestehziun!) ki bu gerçek öldükten sonra dirilmek idi, bu onların gerçekleri olarak(Bihim!) onları kuşattı yani diriltildiler ve yaptıkları kötülüklerin karşılığı ile karşılaştılar.
38-) Ve aksemu Billahi cehde eymanihim la yeb`asüllahu men yemut* belâ va`den aleyhi hakkan ve lakinne ekserenNasi la ya`lemun;
(Onlar) yeminlerinin cehdi (en ağır yeminleri, var güçleri) ile (kesin inanarak): “Allah, ölen kimseyi ba’setmez” diye (B sırrınca) Allah’a kasem ettiler... Hayır, O’nun (Allah’ın) üzerine hak bir vaad’dir (ki ölen ba’solup dirilecektir!)... Fakat insanların ekseriyeti (ölmeden önce ölünce, gerçek diriliğe kavuşacaklarını) bilmezler (de fiziki ölümle zaten bitecek olan dünyevi-imaj kişiliklerini kaybetmekten korkarlar).
Allah ölen kimseyi ba’setmez diye kesin yemin ile Billah’a kasem ettiler. Yani bunu kesin iman edindiler, özlerindeki Allah esmalarını(Billahi) buna programladılar(aksemu!). Bundan dolayı artık onlar iman etmezler, cehennemden kurtulamazlar, hep yok olacaklarını sanarak kötü bir ömür sürerler. Bu kesin imanlarına rağmen onlar her ölümün ardından dirilirler, azapları sona ermez, ölüp de yok olmazlar da. Onlar kısır bir döngü içinde bocalayıp dururlar. Yapısal ölümden medet ummaktan vaz geçip, birimsellik pompalayan vehimlerini öldürüp özlerine yönelemezler.
O’nun üzerine hak bir vaad’dir yani Allah ölen kimseyi zaten ba’s edecektir, Allah manasının gereği budur, sınırsızlık, insan da esmaları ile sonsuza kadar var olacaktır. İnsanlardan beklenilen ise ölmeden evvel ölmeleridir ki uykudan uyansınlar da kendilerine ait varlıklarının olmadığını anlayarak sahiplik duygusundan arınıp, kaybetmenin oluşturacağı yakıcı ateşten kurtulsunlar ve cennete yani birimselliğin ve dolayısıyla yanmanın olmadığı huzurlu yaşama ulaşsınlar. Fakat insanların ekseriyeti bilmezler. Ölümü manada değil, maddede ararlar, düşünürler…
Bu yazımızda kapasitemiz kadarıyla “B” işareti geçen bazı ayetleri yorumlamaya çalıştık. “B”nin içinde bulunduğu ayete göre mana kazandığını dile getirmeye çalıştık. Her “B” görülen yere aynı kalıp mana konursa ortaya çıkan yorumun tek getirisi soru işaretlerimizin artması olacaktır. Bundan dolayı ayetin bütünlüğü içinde, önceki ayetleri de değerlendirerek “B”yi o yönde yorumlamak gerekir, diye düşünmekteyiz. Eksikliklerimiz muhakkak vardır, çünkü tefekküre son düşünülemez.
Allah’ın Selamı üzerimize olsun…