“Küllü nefsin” her nefs, “küllü şey’in…” her şey, “küll” hepsi/tümü/toplamı anlamına geliyor. “Küll” ifadesini anlamak için günlük hayattan bir misal verelim: “Onların küllü, bir adam etmez. Yani onların toplamı, hepsi bir adam etmez”. Başka bir misal verelim: “Sözleri külliyen yalan. Yani sözlerinin hepsi, toplamı yalan”. Gerek girişteki ifadelerden, gerek de verdiğimiz misallerden görüleceği (ve bilindiği) üzere “küll” ifadesi; birden çok ve ayrı olan şeylerin toplamına işaret eder.
Birden çok ve ayrı olan şeyleri toplayıp, bir araya getirmekle ise, gerçek TEKlik, BİRlik sağlanamaz. Çükü Allah Ehad’dır, Samed’dir. Ehad’dır; parçalara bölünmemiş, parçaların toplamından oluşmamış Sınırsız-Sonsuz-Tek’tir. Samed’dir; boşluğu olmayan, eksiksiz, değişimsiz, aynı Som-Sırf-Tek’dir. İhlas Suresi’nde açıklanan gerçek bu olduğundan, O’na dönük olarak Nefsi(BEN’i) için, Nefsi Küll ifadesi kullanılamaz. Ki Kur’an-ı Kerim’de de bundan dolayı “Nefsi Küll” ifadesi geçmemektedir.
Çünkü; “Nefsi Küll” ifadesini Kur’ani kavramlar çerçevesinde manalandırırsak, “Küllün Nefsi, yani nefslerin toplamı olan nefs, ayrı ayrı nefslerin toplamı olan nefs, hepsinin toplam nefsi anlamı” açığa çıkar ki bu görüş Tevhid’in değil, olsa olsa panteizmin görüşü olabilir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de, “küll” ifadesi de “zat” ifadesi gibi hep yaratılmışlar için kullanılmıştır, Allah için kullanılmamıştır.
Allah için(TEK olan için) “küll(hepsi, toplamı)” ifadesi kullanılmamıştır. Çünkü Allah Ehad’dır, parçalara ayrılmayan, parçaların toplamı olmayandır. Halbuki, “küll” ifadesi ayrı olarak algılananların hepsi, toplamı anlamına gelir ki Allah’ın Ehad oluşuna ters düşer. “Küll” ifadesi, “küll” oluş, hepsinin toplamı yaratılmışlara göredir, yaratılmışlar için geçerlidir.
Çünkü yaratılmışlar, özleri her ne kadar Teklik olsa da; kendilerini çokluk olarak, ayrı varlıklar olarak algılarlar, öyle değerlendirirler. Ve onların bu hallerine işareten, yaratılmışlara dönük olarak, onların anlayışlarına hitaben Kur’an-ı Kerim’de “külli nefsin(her nefs, nefslerin hepsi)” ifadesi geçer. Ama Allah için “Nefsi Küll” ifadesi geçmez, hatta “Nefsi Küll” ifadesi Kur’an’da hiç yer almaz, kullanılmaz.
Çünkü “Nefsi Küll” yani Küllün Nefsi ifadesi Kur’ani kavramlar ile bakacak olursak, mana bakımından bozuk bir ifadedir. Ayrı ayrı nefsleri topladığınızda(küll), orada tek bir nefs değil, ayrı ayrı nefsler söz konusudur. Hem küllü yani ayrı ayrı şeyleri dile getirecek, sonrasında da bu ayrı ayrı şeylerin nefslerini topladığınızda, bu nefslerin toplamına, ortak tek bir Nefs diyeceksiniz…
Bu mantık yanlıştır, o toplanmış nefslerde hala ayrı nefsler söz konusudur ki, orada, o halde, hiçbir zaman tek bir nefs(ben) olunmaz. “Nefsi küll” ifadesi kavramsal olarak yanlıştır, manasal olarak tezattır, mantıksal olarak tutarsızdır. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayetinde yer almamıştır. Ve Allah’ın Ehad oluşuna ters olduğundan, Allah için de asla kullanılamaz.
Kur’an-ı Kerim’de “nefsi küll” ifadesi geçmez, ama “nefsi vahide” ifadesi geçer. “Nefsi vahide” Ehad’dan Vücud bulmuş(vahid, Vav-Ehad, Vav;vücud/varlık!) Nefs’dir ki bu dahi yaratılmıştır. “31-28) Sizin yaratılmanız da ba’solunmanız da ancak bir tek nefs’inki gibidir... Muhakkak ki Allah, Semi’dir, Basıyr’dir.” ayetiyle bu gerçek vurgulanır. Yaratılma denen şey ise; bilinmezlik(A’ma) sahnesinden, varlık sahnesine (Alem’e) inzal oluştur. Yoksa, yaratılan O’nun dışında ayrı bir şey değildir. O’nun bilinmez iken, bilinir oluşudur.
İşte o “nefsi vahide”den “küllün nefsin(nefslerin hepsi)” açığa çıkmış(yaratılmış, inşa edilmiş), yani o tek nefs, ayrı ve çokluk şeklinde ayrı nefsler olarak algılanmıştır. Gerçekte ise tek bir nefs olan “nefsi vahide” söz konusudur, işte o tek bir nefs çokluk algısından dolayı ayrı nefsler olarak algılanır. Allah’ın indinde tek bir nefs söz konusudur, oluşu tekdir, varlık tek bir ümmettir(ümmeti vahide), işler tek bir iş olarak sunulur, Emri tekdir, O varlığı tek olarak değerlendirir.
Sonuç olarak Kur’an-ı Kerim’de “nefsi küll” ifadesi değil, “nefsi vahide” ifadesi geçer. Mevcudun küllünde(toplamında) ayrı nefsler algılanır, küllde nefsler algısı söz konusudur ki bu nefsleri toplamakla da tek bir nefs oluşmaz. Ama bu nefslerin özlerinde, hakikatinde, gerçeğinde aslında tek bir nefs vardır ki bu nefse “nefsi vahide” ifadesiyle işaret edilmiştir.
Nefslerin hepsi(küllün nefsin) bu tek bir neftsen(nefsi vahide’den) yaratılmış, inşa edilmiş yani algılıya göre açığa çıkıp var olmuştur. Zan üzere vardırlar, öyle sanırlar, vehmederler. Zan, vehim ise hakikatten bir şey ifade etmez. Çünkü her iş aslında teklik üzere işlemektedir. Allah Ehad’dır, Allah Samed’dir…
20-41) “Seni nefsim için seçtim”. ayeti, seni kendim için, bana eresin, bende eriyesin diye seçtim manasındadır. O’nun nefsinin varlıktaki karşılığı “Nefsi Vahide”dir. O hayali bir tanrı değildir, O’nun Nefsi hayali bir nefs değildir, karşılığı “Nefsi Vahide” olarak değerlendirilmelidir. Amaç insanın nefsini, “nefsi vahide” şuurunda eritmesi, oradan da O’na ermesidir. Gerçekte Hu indinde ise, O nefs sahibi olmaktan dahi beridir, A’ma’dadır(Bilinmezlik).
***
“BİKÜLLİ ŞEY’İN ALİYM”, “KÜLLİ ŞEY’İN KADİYR”!..
“Biküllü şey’in Aliym” ifadesinin başındaki “B”yi anlamak için, günlük hayatta kullandığımız bir misal verelim: “O işi Bilfiil ben yaptığım için biliyorum. Yani, başka birini görevlendirmedim, kendim yaptığım için biliyorum, eminim.”Başka bir misal verelim: “Oraya Bizzat ben gittim de gördüm. Yani, başka birini göndermedim, kendim gittim ve kendim gördüm, şahidim.” Başka bir örnek verelim:”Bu kalem bizzat benimdir, yani ben aldım, ben kullanıyorum”.
Bu misallerden yola çıkarsak, “Biküllü şey’in Aliym” ifadesi; “her şeyin bizzat kendisi olan Aliym(İlim)” manasına gelir. O Aliym(İlim), bize göre şeyler(eşyalar) olarak algılanır. Her şeyin bizzat aslı/hakikati/kendisi Aliym’dir(İlim’dir). Aliym, her şeyin bizzat kendisidir, her şey bizzat İlim’dir.
Görme, duyma, dokunma, koklama, konuşma, düşünme, her şey Aliym’e dayanır, ilmin sergilenişidir, ilimdir. Maddenin, bedenin, beş duyunun varlığı ilme dayanır, ilimle var olur, ilmi değerlendirir de ilmi mevcut olarak algılar. Beş duyu frekans sınırları içine giren dalgaları alır da bu ilimle maddeyi var algılar. Sergilenen ilimdir, mevcudu var kılan ilimdir, işin aslı bizzat ilimdir.
Kur’an-ı Kerim’de dikkatimizi çeken bir başka konu da şudur: Kur’an “Bikülli şey’in Aliym” der de, “Bikülli şey’in Kadiyr” demez, “külli şey’in Kadiyr” der. Yani Kur’an, Aliym’i(İlmi) her şeyin bizzat kendisine verir de, Kadiyr’i(kudreti, gücü) her şeyin bizzat kendisine vermez.
“67-1) Tebarekelleziy BiyediHİlMülkü, ve HUve `alâ külli şey`in Kadiyr;
Mülk (alemi B sırrınca) elinde olan ne yücedir!... O, herşeye Kadiyr’dir.” ayetinde Biyedihi(bi-eli) ile kastedilenin Kadiyr esması olduğunu, mülkün(her şeyin) Kudreti altında olduğu, O’nun yüceliğinin sebebinin Kadiyr esmasından kaynaklandığını ve en önemlisi “B”siz yazılmasından dolayı (külli şey’in Kadiyr!) her şeyin bizzat kendilerine ait bir Kudret’in olmadığını, her şeyin-her an O’nun Kudretiyle açığa çıktığını anlıyoruz.
İşte O, Kudretiyle İlmini açığa çıkarmış ve her şeyi ilmi suret olarak var etmiştir. Yaratılmışlar ilim olarak(ilmi suret olarak) vardır, O Kudretiyle ilmini açığa çıkarmıştır. Kur’an-ı Kerimde “BiKadirin” ifadesi yer alır ki, Kadir’in(Kudretin) bizzat kendisi olarak” manasına gelir. Yani, Kadir’i(Kudret’i) her şeyin bizzat kendisine vermemektedir, her şeyin bizzat kendisine ait bir Kudret’i yoktur. Çünkü zaten her şey dediğin O Kadir’in(Kudret’in) açığa çıkardığı ilimdir.
Kendilerinin hakikati ilim olduğu için(ilmi suret oldukları için!), ilim sahibi olmaları manasına, her şey bizzat İlim’dir (Bikülli şey’in Aliym!) denmiştir. Ama kendileri bizzat ilim olan varlıklarını açığa çıkaran Kadir(Kudret) olmadıklarından “Bikülli şey’in Kadiyr” denmemiş. Kendilerinin Kadir’in(Kudret’in) açığa çıkardığı şeyler olduklarına işaretle “külli şey’in Kadiyr” denmiştir.
Kadir Suresi’nde geçen “LeyletülKadr” ifadesi; Kadir’in(Kudret’in) Leyl(gece/karanlık, bilinmez) oluşu, ilmi suret olan insana ait olmayışını ifade eder. Ayetiyle “LeyletülKadri bilir misin, (nerden bileceksin)?” diyerek Kadir’in Leyl olduğu için bilinmez olduğuna, insana ait olmadığına dikkati çeker. Kadir’in ne olduğuna değil, Kadir’in neyi açığa çıkardığına açıklama getirir. Çünkü vurguladığı gibi Kadir Leyl’dir, gecedir yani bilmeye karanlıktır, bilinmezdir. Bilinmez olan Kadir, bilinmez olan O’na(HU’ya) aittir, Kadir’in yüzü HU’ya dönüktür. Kadir(Kudret) O’nundur(HU’nundur), bilinmezdir.
İşte Leyl olan O Kadiyr ile, insanın beynine tenezzül eden Melaike(enerji) ve Ruh(Mana) ile sonunda insan, Kadir’in(Kudret’in) O’na ait olduğunu bilir de Kadir’i(Kudret’i) kendinden bilmez. Çünkü, Kur’an-ı Kerim’de “Bikülli şey’in Kadiyr” demez, “külli şey’in Kadiyr” der, Kadiyr’i her şeyin bizzat kendisine vermez, bağlamaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim O Allah’a dönük olarak “BiKadirin(Kadir’in bizzat kendisi)” der. Çünkü Kadiyr; bilinmezlikten(A’ma) bilinirlik olan varlık alemine geçişi sağlar. Kadiyr, O’ndan İlmi açığa çıkarır da ilmi suretler olarak her şeyi var kılar.
O halde Kadiyr esması işin başıdır, bilinmezdir(Leyl), O’na(HU’ya) dönüktür, İlmi açığa çıkarır. Bundan dolayı Kadiyr esması Aliym esmasının öncesinde ve önündedir. Her şey(insan da) ilmi suret olduğu için Leyl olan Kadiyr’in açığa çıkardığıdır. İlmi Kadiyr açığa çıkardığı ve insan da ilmi suret olduğu için, insan Kadiyr’in açığa çıkardığıdır. Bundan dolayı insan Kadiyr sahibi olan değil, Kadiyr ilimi suret olarak açığa çıkardığı insanın sahibi olandır. Bunun içindir ki en büyük ilahlık iddiası(ilahe), insanın kudreti/gücü kendinden görmesi, sahip çıkması, benim demesidir. Halbuki her güç iddiasında bulunan O gücün altında ezilip, azabını tatmaya mahkumdur.
LeyletülKadr hali Kadir’in Leyl olduğunu fark anıdır. Yani, Kudret’in O’na ait olduğunu, kendine ait olmadığını fark halidir. Kadir insan için Leyl’dir, gecedir, karanlıktır, bilinmezdir, insanın sahip olmadığıdır, insanı açığa çıkarandır, insanın açığa çıkaramadığıdır. İnsanın kendinde sandığı kudret ise insan gibi yine ilmi bir suret olup, O’nun Kadir’i ile açığa çıkar. İşin başı Kadir esmasıdır, işin başı O’dur. Her şey O’nun Kudretinin eseridir. Aliym her şeyde görülebilir ama Gerçek Kadiyr her şeyin ötesinde sadece O’nun indinde olandır.
İnsan ise, O’nun Kudreti’nin açığa çıkardığı bir esma programı, ilmi bir programdan başka bir şey değildir. Program her zaman gereğini açığa çıkarır. O programa girecek ve o programdan çıkacaklar bellidir, tersi olmaz. Bunun içindir ki Kadir esması ile Kader gerçeği yakından ilişkilidir. Harflerinin aynılığı bile bu yakın ilişkiye işaret eder. O Kadir(Kudret)iyle açığa çıkaracağı esma programını takdir eder de bu takdir edilen ilim o şeyin kaderi olur.
Alemlerde algılanan her şey(kadirler/kudretler dahi) ilmi suretlerdir, aslı ilimdir, Kadiyr’in gerçeği değildir. Gerçek Kadiyr, Leyl’dir(gecedir, karanlıktır, bilinmezdir) O’nun(HU) gibi. Ve İşte Leyl olan O Kadiyr açığa çıkarmıştı,r İlmi ve ilmi suretleri…Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de “külli şey’in Kadiyr” denir, “Bikülli şey’in Kadiyr” denmez. Çünkü her şeyin(külli) bizzat kendisinde(Bi!) Kadiyr(Kudret) yoktur. Her şey ilmi surettir, ilimdir, Leyl olan Kadiyr’in açığa çıkardığı…Her şey bizzat kendisi (ilmi suret olarak) ilim olduğu için Kur’an-ı Kerim’de “Bikülli şey’in Aliym” denmiştir, her şey bizzat kendisi ilim sahibidir.
KADR SURESİ:
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
1-) İnna enzelnaHU fiy LeyletilKadr;
Muhakkak ki biz O’nu (ilahi hüviyeti; OKUnanı, Kur’an’ı), (Onu izhara müsayit) Kadr Gecesi’nde (Muhammed isminin müsemması olan yapıda) inzal ettik.
2-) Ve ma edrake ma LeyletülKadr;
Kadr Gecesi’ni (n kadrini, şerefini, haşmetini) sana bildiren nedir?.
3-) LeyletülKadri hayrün min elfi şehr;
Kadr Gecesi, bin ay’dan daha hayırlıdır!.
4-) Tenezzelül Melaiketü ver Ruhu fiyha Biizni Rabbihim min külli emr;
(Ve dahi) Melaike ve Ruh Onun (O Gece’nin) içinde tenezzül eder (indikçe iner), Rablerinin izni ile (Bi-izni Rabbihim), herbir Emr’den (her iş için);
5-) Selâmun, hiye hatta matle`ılfecr;
Selam’dır O (Yakiyn’e ermek, selamet var), Fecr’in doğmasına kadar (Hakikatın zuhuru ile bilincin gördüğünü tanıması, farketmesi).