Neyin Peşindesiniz?!

03 / Ağustos / 2010 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com
Saim Yusuf
-HER ŞEY KADER İLEDİR!.. HATTA ÂCİZLİK İLE ZEKÂ VE BECERİKLİLİK BİLE!..

Akıl da takdir edilmiştir. Aklın da bir ölçüsü vardır. Akıl, herkeste farklı kapasitelerde yer alır. Herkesin akıl gücü farklı farklıdır. Bundan dolayı herkes her şeyi aynı şekilde kavrayamaz. Bir şeyi kavramanın zorluk derecesi, akıl gücüyle ters orantılıdır. Aklı güçlü olan o şeyi kavrar iken, aklı o konuda yetersiz olan kavrayamaz. Bu durum bilinen, yaşanan, herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Hele bir de konu; ölüm ötesi hayat, gaybi bilgiler, ALLAH… olunca akıl bu alanda yetersiz, aciz, çaresiz kalır.

 

Bu gerçekten dolayı din iman temeli üzerine bina edilmiştir. Normal bir insan aklının kavrayamayacağı, deneyimleyemeyeceği, ispatlayamayacağı bu konulara ancak iman edilebilir. İmansız akıl daima eksiktir ve bu konuların üstesinden gelemez. Gerçekten akıllı insan, aklının yetersizliğini fark edip, vahiy kaynaklı gelen bilgilere iman eder. Akıl imanın arkadaşı değil, uşağıdır. İmana uşaklık etmeyip, efendilik taslayan aklın yolu, çıkmaz karanlık sokaklardır.

 

Bilimsel gerçekler akla dayanır. İmanı olan bu bilimsel gerçekleri din ile sentez eder, imanını güçlendirir. İmanı olmayanın ise, bu bilimsel gerçekler imansızlığını arttırır. İman sırf akılla ulaşılabilecek bir olgu olsaydı, tüm bilim adamlarının, bilimle uğraşanların iman etmiş olması gerekirdi. Bilim, imanı olanı, imana yöneleni imana taşır. Bilim, imanı olmayanı, imana yönelmeyeni, imandan uzaklaştırır. Aklı odak alan bilim, iman ve küfrün ortasındaki ince bir çizgidir. İman edenin imanını güçlendirir, küfr edenin küfrünü güçlendirir.

 

Bilim ile din paralelliğini gören, kabul eden, dini bilimle açıklayan, bilimi dine kanıt olarak sunan bilim adamlarının bu güzel bakış açıları imanlarının, imana yönelişlerinin bir sonucudur. Ama, aynı bilimsel gerçeklerin din ile paralelliğini kabul etmeyen, bilimle dini ayrı gören, hatta bilimi dine ters gören, bilim insanlarının o çirkin inkarcı bakış açıları da imansızlıklarının, imandan nasip almamışlıklarının sonucudur. Bilim aklı temel aldığı için, aklın da sınırları olup her şeyi kavrayamayacağı için, bilim tek başına hiçbir zaman dini gerçeklerin hepsini 2x2=4 şeklinde kesinlik içinde ortaya koyamayacaktır.

 

Enerjinin korunum kanunu “var olan hiçbir şey yok olmaz” der. İmanı olan bu gerçeği, “o halde biz de hiçbir zaman yok olmayacağız” diyerek, ölümü tattıktan sonra da var olunacağı inancıyla bütünleştirebilir. Ama, bilim “öldükten sonra nasıl bir yapıda var olacağız, ölmeden önceki kişiliğimizle mi var olacağız, manevi varlığımızı devam ettirebilecek miyiz, öncekinden başka/yeni/sıfırdan farklı bir varlık/kişilik mi olacağız…” gibisinden sorulara cevap veremez. “Var olan hiçbir şey yok olmaz”, ama ölen biri sonrasında nasıl bir mevcut olur, nasıl bir değişime uğrar, öncekinin devamı mı olur, öncekinden farklı/kopuk/yeni bambaşka bir mevcut mu olur bilim bu konuda cevap sunmaz.

 

İşte akıl burada bilimden doyurucu bir cevap alamaz, çünkü bu iş bilimin alanına girmez, akıl yetersiz kalır. Kişiye burada iman etmekten başka çare kalmaz. Dine iman eden der ki; “ ölümü tattıktan sonra var olacağım ve yaptıklarımın karşılığını alacağım”. Dinsiz bilime iman eden de bilimiz dar sınırları içinde, aklın yetersiz alanında der ki; “öldükten sonra mevcut yapım başka bir mevcut yapıya dönüşecek, ama “ben” dediğim, bağlı olduğu bu mevcut yapımla yok olacak, sonrasında oluşacak mevcut yapıda bir “ben” olacak mı, olmayacak mı, olacaksa da başka biri olacak, o ben olmayacağım”.

 

Aynı bilimsel gerçekten yola çıkan iki farklı bakış, iki farklı sonuç. Aynı bilimsel gerçeği kabul eden o iki kişiyi birbirinden ayıran tek nokta, birisi dine iman ediyor, diğeri etmiyor. Ve hiç biri de diğerini ikna edebilecek gibi de görünmüyor. İş imana gelip dayanıyor. Hz. Ali; “ölüm ötesi hayat ya varsa!..” sözüyle bu anlaşmazlığa son noktayı koyuyor. İlmin kapısı, aklın şahı Hz. Ali diyor. İmana dayalı aklını konuşturuyor, aklı imana hizmet ediyor, imanı ön plana çıkarıyor, aklı “iman” diyor.

 

İman Allah’a erer, akıl değil. Hz. Ebu Bekir; “Allah’ı idrak, idrak edilemeyeceğini idraktır” diyor. İman edemeyen de, aklının idrak edemediğini/edemeyeceğini inkar eder, “idrak ettiğim vardır, edemediğim yoktur, var olsaydı idrak ederdim” der. Kur’an ayetleriyle(ki “ayet” işaret demektir, “O” değildir!) “akletmiyor musunuz, düşünmüyor musunuz…?” sözünü ALLAH’ın birer ayetleri(varlığına işaret olan!) semalar, arz ve içindekiler için kullanır. “Beni akıl etmiyor musunuz, idrak etmiyor musunuz…?” demez. Aksine Kendisi’nin akıl edilemeyeceğine, idrak edilemeyeceğine, Subhan oluşuna, beri oluşuna…. değinir, idrak edilemeyeceğini idrak etmemizi ister.

 

Bizler içinde yaşadığımız evreni(arz) sınırsız olarak kabul ederiz, bilim bu sınırsızlığı ispat etmiş mi, sınırsızlık ispat edilebilecek bir şey mi? Hayır, buna iman edilir, yani inanılır. Yoksa evrenimizin sınırsızlığı ispatlanmış, ispat edilecek bir şey değildir, bu konuda bile bir iman, inanma söz konusudur. Bu konuda dahi akıl değil, iman iş görür, böyle inanılır. Ve dine iman eden de bu inancını imanı ile bütünleştirir, evrenini bir işaret olarak alarak Allah’ın sınırsız olduğu sonucuna iman eder. Bu gerçeği akıl asla idrak edemez, bilim ispat edemez.

 

Yani bu konuda ki düşüncemiz dahi aklın değil, imanın bir getirisidir. Buna iman etmeyen bir başka kişi evrenin sınırı olduğunu iddia edebilir, ama her iddia, sahibi tarafından ispatlanmaya mecburdur. Ya da karşı bir görüşle yıkılması gerekmektedir. Bu durumda ispat everenin sınırlı olduğunu iddia edene düşer. Ki ispatlasın da sınırsızlık fikrini çürütebilsin. Ama, sonuçta her iki teoride akıl ile ispatlanacak gibi görünmemektedir. İş yine gelir imanda düğümlenir. İnanana göre sınırsız oluş, inanmayana göre sınırlı oluş söz konusudur.

 

Bilim, madde altı ve madde üstü sayısız boyutlardan (semalar)  bahseder. Ama, ulaşabildiği boyut sayısı sınırlıdır, hepsine ulaşamamıştır/ulaşamaz/sonu yoktur. Yani sonsuzluk da iman edilen, inanılan bir konudur. Akıl ile tespit edilmiş, hepsi ortaya konmuş, hepsine ulaşılmış değildir. Aklı ulaştıklarına dayanarak sonunun olmadığına iman eder, inanır. Yani, bu işte de yine iman etme, inanma söz konusudur. Dine iman eden, boyutsallığı(semalar) bir işaret alarak , ALLAH’ın sonsuz olduğuna iman eder, o bilimsel inancına dayanarak. Ama dine iman etmeyen biri, boyutsallığın sonsuz olmadığını iddia edebilir, kendince. İş ispat edilecek bir konu olmadığından iman da düğümlenir. Kimisi buna iman eder, kimisi iman etmez. Burada dahi akıl değil, iman söz konusudur.

 

Gelelim TEK’lik olayına… Bilim gözlüğü ile olaya yaklaşılır. Maddeye mikroskop ile zumlama yapılır,… atom boyutu görülür, …., daha fazla zumlama yapılır enerji boyutu görülür… şeklinde açıklama yapılır. Atom boyutunda şu kadar atam çeşidinden oluşmuş atomik tekil bir yapı görülür denir. İman eden bu bilgiden Tekliğe bir yol bulabilir, sonuçta var olan imanını güçlendirmiş olur. Ama, buna inanmayan bir kişi “ama atomlar aynı değil, farklılar, teklik değil, çokluk var, atomik boyutun hepsini gördün mü, belki farklı şeyler vardır” diyerek kabul etmeyebilir de. Hata bir atomun, elektron, proton, nötron çeşitliliğinden dem vurup tekliği inkar edebilir de. Diğer tüm boyutlar için de benzer mantığı öne sürebilir de.

 

Enerji boyutu için, “ dalgaları farklı, frekansları farklı, çokluk halindeler…” gibi ve başka açıklamalar da öne sürebilir. Yani burada da işi iman noktasında düğümlenmektedir. İmanı olan bu bilimsel verileri din ile paralel görmekte, olmayan ters görmektedir. Her ikisi de aynı bilimsel veriden yola çıkmakta, ama farklı sonuçlara varmaktadırlar. Yani, ALLAH’a akılla değil, imanla varılır, imansız akıl yarıda kalır, iman işi ALLAH’a taşır. Aynı akıl, imansızsa aynı şeyden imanlı aklın tam tersi sonuçlar çıkarır. İman şah, akıl veziridir. Akıl göz<ünü şahlığa dikerse, şahlığı kaptırmamak için imanı çöpe atar. O halde imanın üstlüğünü, üstünlüğünü, aslığını, haslığını bilelim…

 

Din Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar sayısız Nebi/Rasul tarafından insanlığa açıklanmış, yeryüzünde yayılmıştır. Her toplum az ya da çok kendine düşen payı almış, dinden etkilenmiştir. O bilim çevrelerinde bulunan insanlar da ondan etkilenmiş, nasiplerini almışlardır. Onları Hakka taşıyan imanları olmuştur, akılları değil. Akılları sadece, imanlarını desteklemiştir. Bu iş sadece akılla olsaydı, bilimle ilgilenen herkesin iman etmesi gerekirdi. İman etmiş olan, bilime iman gözlüğü ile bakmış, imanını daha da güçlendirmiştir. İman etmeyen ise bilime sırf akıl gözlüğü ile bakmış, imandan iyice uzaklaşmıştır. Akıl, imanın emrine verilirse gerçek değerine kavuşur. Akıl, imandan mahrum edilirse kibriyle şeytanlaşır, şeytan ise azaptadır…

 

İnsan ne bulmuşsa imanda bulmuştur, aklı sadece imanını pekiştirmiştir. İmanı olmayan, ne kadar akıllı olsa da, ne kadar çok şey görse de, yine de iman etmemiştir. Kişide varsa iman aklının tetiklemesi ile açığa çıkmış, bilime iman gözü ile bakmıştır. Kişide yoksa iman akıl onu açığa çıkaramamış, bilime imansızca bakmıştır, inkarına alet yapmıştır. İman olayı da nasip meselesi, kimine verilmiş, kimine verilmemiştir.
-Muhakkak yüce Allah yarattıklarını bir karanlık içinde yarattı. Sonra onlara nurundan saçtı!.. Bu nurdan nasibini alan kimse hidayete erdi!.. Nasibini alamayan da delâlete saptı!.. Bunun için ALLAH`IN İLMİNE GÖRE KALEM KURUDU!.. (Tırmizi-2780)

 

İmansız akıl karanlıktadır, iman ile nurlanır, aydınlanır, gerçeği görür. Herkes az ya da çok, kıt ya da pek bir akılla yaratılır. İmansız sırf akıl karanlıktadır. Akıllar iman nuru ile aydınlanır, aydınlatır. Henüz anne karnında 120. günde iman nurunu alan said/mutlu oldu. Asıl mutluluk imandadır, asıl hidayet imanlı olarak yaratılmaktadır. Bu iman nurundan nasibini alamayan ise şaki/mutsuz oldu. Asıl mutsuzluk imansızlıktır, asıl dalalet imansız olarak yaratılmaktır. Her şey Allah’ın mahlukudur ve elinin mülküdür!.. Allah dilediğini yapar. Yaptıklarından sual olmaz, hesaba çekilemez. Ama biz yaratılışımızın gereğini yerine getireceğiz. Siz isterseniz buna mesuliyet, hesap, ceza…, ne derseniz deyin, sonuç değişmez, takdir edilenler yaşanacaktır.

 

“-Bugün ki iş, yeniden oluşacak işler içinde değildir!.. fakat kalemlerin yazıp kuruduğu, takdirlerin cereyan etmiş olduğu işler içindedir!..

 

-Sizden hiçbir kişi ve yaratılmış hiçbir nefis müstesna olmamak üzere, muhakkak cennetteki ve cehennemdeki yerini Allah yazmıştır!.. Ve herkesin şakî veya saîd olduğu muhakkak yazılmıştır!..

 

-Saîd olan kimse, saadet ehlinin ameline ulaşacaktır. Şakî olan kimse de, şekâvet ehlinin ameline ulaşacaktır. Sizler amel edip çalışın!.. Çünkü herkese kolaylaştırılmıştır!.. Said olan Saadet ehlinin ameline KOLAYLAŞTIRILIR, şakî olan da şekâvet ehlinin AMELİNE KOLAYLAŞTIRILIR.

 

-Amel ediniz, çünkü herkese kolaylaştırılmıştır!."

 

-Herkes niçin yaratıldı ise, onun yolları kendisine kolaylaştırılmıştır!..”

 

Bunlar gibi onlarca hadis ve ayetler var, kaderin önceden yazılmış, değişmez olduğuna dair olan… “Kader yoktur, kaderimizi biz yazarız” diyen Kaderiyeciler olarak bilinenler hakkında sert açıklamalı hadisler var. Kadere hakkıyla iman etmeyenin mümin olamayacağı, imanının geçersiz olduğu konusunda kesin hadisler var. Bir şeyi inkar etmenin iki yöntemi vardır. Ya açık açık o şey inkar edilir, ya da o şeyin ZITTI BİR MANTIK ÖNE SÜRÜLÜR.

 

Ki aslında ikisi de o şeyi inkar etmek demektir. Bir mümin, hem “ben kadere iman ediyorum”, hem de” bu kaderi ben şimdi kendim yazıyorum” diyemez. Çünkü KADER, Allah tarafından önceden yazılan, takdir edilen şeydir. O kişinin adına kader ismini etiketlediği “ben yazıyorum…” dediği şey kader olmayıp, KADER e imana zıt, KADER e imanı inkar etmekten başka bir şey değildir.

 

Hatta bazılarının KADER de sanki bir boşluk varmış, bir değişme söz konusuymuş, bir çok kader varmış da arasından seçim yapıyormuşuz gibi yaptıkları açıklamalar da KADER gerçeği ile bağdaşmaz. Bu düşünce dahi kaderi inkarın başka bir versiyonudur. ALLAH’a kul olduğunun farkına varamamış, zavallı beyinlerin yanılgılarıdır. Kendine ALLAH’tan ayrı bir varlık ve irade edinme arayışının sonucu olup, Hakk yolunu bırakıp, şirk yoluna yönelmektir. Kendinde ayrı bir varlık ve irade vehmedip, ALLAH’a ortak koşmak, gizliden gizliye şirke yol almaktır.

 

Gizli şirk, şirkin hissettirilmeden yol almasıdır ki genelde dini çevrelerden böyle bir yönlendirme gelir. Dinsiz olanlar zaten şirki açıkça beyan ederler. Gizli şirk, küçük şirk, ufak şirk, zararsız şirk manasında değildir. Gizli şirk de şirktir, aynı değerdedir, aynı sonuçları doğurur. Gizli şirk denmesinin manası; ufaktan ufaktan, hissettirmeden ilerlemesidir, tahmin etmediğin çevrelerden açığa çıkmasıdır, farkına varılması zor olandır. ALLAH her şeyi affeder ama kendisine şirk koşulmasına(ortak olunmasını) af etmez!. 

 

Ayet ve hadislerde apaçık ortaya konmuş kader gerçeğine ters mantıklar öne sürenlerin durumlarının değerlendirmesini vicdanlara bırakırım. Kader konusunda gizliden gizliye, ufak ufak aşınmalar var günümüzde. Bu aşınmalar güvenilen din ile ilgili olanların içinden gelince, hissettirmeden gizlice ilerlemektedir, yayılmaktadır, bu bozulma… Ve ben onlara soruyorum: Siz kader ile ilgili ayet ve hadisleri hiç mi okumuyorsunuz? Aynı şeyler defalarca tekrarlanmış, vurgulanmış, apaçık dile getirilmiş!.. Neyi anlamıyorsunuz, neyin peşindesiniz, amacınız ne, kimlere özeniyorsunuz, dine yönelenlere dinsizlerden daha fazla zarar verdiğinizin farkında mısınız???

 

KADERİYE`NİN ZEMMİ


4812 - Huzeyfe (R.a) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:


"Her ümmetin mecusileri vardır. Bu ümmetin mecusileri "kader yoktur!" diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal`e ilhak etmek Allah üzerine bir haktır."


Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).


4813 - Ebu Davud`un İbnu Ömer`den gelen merfu bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur:
"Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecusileridir. Eğer hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerine katılmayın."


Ebu Davud, Sünnet 17, (4691).


4814 - Yine Ebu Dâvud`da İbnu Ömer (R.a)`dan gelen merfu bir rivayette:


"Kader ehli ile düşüp kalkmayın, onlara dava açmayın" buyurulmuştur..."


Ebu Dâvud, Sünnet 17, (4720).


4815 - İbnu Abbas (R.a) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:


"Ümmetimde iki sınıf vardır ki, onların İslâm`dan nasipleri yoktur: Mürcie ve Kaderiye."


Tirmizi, Kader 13. (2150).


4816 - Nafi rahimehullah anlatıyor: "Bir adam İbnu Ömer (R.a)`e gelerek:


"Falan kimse sana selam ediyor!" diyerek, Şamlı birisinden selam getirdi. İbnu Ömer radıyallahu anhüma:


"Bana ulaştığına göre, o kimse kaderi inkâr ediyormuş. Eğer o böyle bir bid`a fikre saplandı ise, sakın ona benden selam söyleme! Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`ı işittim:


"Bu ümmette hasf (yere batırma), mesh (suret değişmesi) (ve kazf= (taş yağması) olacak. Bu musibetler kaderi inkâr edenlere gelecek."

Ebu Davud, Sünnet 7, (4613); Tirmizi, Kader 7, (2153, 2154).