Said de Başkasından İbret Alandır

26 / Nisan / 2011 / Saim yusuf / saimyusuf@hotmail.com
Saim Yusuf

4801 - Âmr İbnu Vasıla anlatıyor: "Abdullah İbnu Mes`ûd (R.a)`ı dinledim. Demişti ki: "Şakî, annesinin karnında iken şaki olandır. SAİD DE BAŞKASINDAN İBRET ALANDIR." (Bunu işittikten sonra) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`ın ashabından Huzeyfe denen zata uğradı ve İbnu Mes`ud`un söylediğini anlattı ve sordu:

"Kişi amelsiz nasıl şakî olur?" Huzeyfe radıyallahu anh:

"Buna hayret mi ediyorsun? Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm`ın şöyle söylediğini işittim:"

"Nutfenin (rahme düşmesinden sonra) kırkiki gece geçti mi, Allah ona bir melek gönderir (ve onun vasıtasıyla) nutfeyi şekillendirir; işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar:

"Ey Rabbim! Bu erkek mi, dişi mi?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar:

"Ey Rabbim! Eceli nedir?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar:

"Ey Rabbim! Rızkı nedir?" Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahife olduğu halde çıkar. Artık buna ne bir şey ilave eder ne de eksiltir."

 

Said-şaki ifadesi bir önceki “İyilik Ömrü Uzatır, Dua Kaderi Engeller” adlı yazımızda yorumlamaya çalıştığımız bir hadiste de geçiyordu. O hadiste anne karnında oluşuma dikkat çekerek "4800-Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle "alaka" olur. Sonra bu kadar müddette "mudga" olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir.”” şeklinde geçiyordu. “Rızkı” ifadesi çok geniş bir mana içermekle birlikte öz manada kastedilen anne karnında bebeğin beyninde oluşturulan “esma miktarı”dır. Bu esma miktarı onun anne karnında oluşturulmuş rızkıdır, yazısıdır, kaderidir, takdirdir. Taktir, miktarlı olan manasına gelir ki esmaların ölçülü olarak birleşimiyle onda oluşturulmasıdır. Eğer o kişi anne karnında oluşturulan o esma miktarı ile yaşantısını sürdürürse o esma miktarının ön gördüğü ömür süresini, ameli, said ya da şaki bir hayatı sürer.

 

Öncelikle said-şaki ifadesi ile neyin kastedildiğini doğru anlamamız gerekiyor. Said mutlu, şaki mutsuz manasına geliyor. 4801 nolu hadiste efendimizin(AS)dan alıntı yapılan yerlerde said-şaki ifadesi yer almıyor. Ama, Efendimizden(AS) alıntı yaptığım 4800 nolu hadiste said-şaki ifadesi yer alıyor. Bu durumdan benim çıkardığım sonuç said-şaki oluş diğer ifadelerle, özellikle öz olarak esma miktarına işaret eden “rızık” kavramı ile ilgilidir. Bu hadislerde said-şaki yani mutlu-mutsuz ifadesi yer alıyor, imanlı-imansız yada cennetlik-cehennemlik ifadesi yer almıyor. Eğer kastedilen imanlı-imansız oluş, ya da cennetlik-cehennemlik oluş olsa idi direkt bu ifadeler yer alırdı diye düşünüyorum.

 

Anne karnında kişi için bir esma miktarı bileşimi(esma terkibi) oluşturulmuş, beyni bu oluşturulan manalar ile şekillenmiş(astrolojik ışınların genlerdeki seçicilik işlevi), ruha da(ruh/mana olarak) bu manalar işlenmiştir. Şimdi anne karnında said-şaki oluşun manasına değinelim. Anne karnında said-şaki oluş, anne karnında oluşturulan esma miktarı oranı/seviyesi ile ilgilidir. Esma miktarı oranı “azami gerekli olanın/ortalamanın” üstünde olanlar için said/mutlu/şanslı, esma miktarı oranı “azami gerekli olanın/ortalamanın” altında olanlar için şaki/mutsuz/şanssız ifadesi kullanılmıştır. Said-şaki ifadeleri anne karnında oluşan esma miktarı oranına dönük olarak değerlendirilmelidir, çünkü orada oluşan, oraya dönük bir ifadedir.

 

Anne karnında bir esma miktarı oluşturulmuş, bu esma miktarı seviyesine dönük olarak said/mutlu/şanslı-şaki/mutsuz/şanssız denmiştir. Eğer yaratılan kişi yaşamını bu anne karnındaki esma miktarı ile sürdürür ise(esma miktarında bir değişikliğe gitmez, azaltmaz, çoğaltmaz ise); esma miktarı azami gerekenden yüksek olanlar  imana ve cennete kavuşabilir, esma miktarı azami gerekenden düşük olanlar imana ve cennete kavuşamazlar. Ve bu esma miktarı üzere yaşayanların da ecelleri… anne karnında ön görüldüğü gibi olur.

 

4800 nolu hadisin devamında Efendimizin(AS) ’“Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer." açıklaması yer alıyordu. Gerçi bir önceki yazımızda bu açıklamayı yorumladık, ama önemi gereği tekrar edelim. Kişi yaratıldı. Anne karnında oluşturulan esma miktarı(yaratıldığındaki taktir) ile yaşamaya başladı. Birisi( yaratılışındaki esma miktarı azami gerekenin üstünde olan/esma miktarının yüksekliğine işaretle said/mutlu/şanslı olan) cennet ehlinin ameliyle amel ediyor(cennete götürücü amelleri şeklen yapıyor). Öyle ki kendisiyle cennet arasında bir ziralık mesafe kaldığı zaman yazısı(onun yazısı, onun yazdığı, içsel alemi, biliçaltından toplananlar, içsel esma miktarlandırması) ona(anne karnında oluşturulan esma miktarına, dışsal/şekilsel takdir) galebe çalar(onun önüne geçer, kişinin yaşamına yön verir), o cehennem ehlinin amelleriyle amel ederek cehenneme girer(içi dışına çıkar, amelleri değişir). Diğer kişinin de durumunu aynı mantık üzere yorumlayabilirsiniz.

 

4800 nolu hadisi doğry yorumlamak için öncelikle iki paragrafında iki farklı ilimin verildiğinin fark edişi içinde olmalıyız. Birinci paragrafta anne karnında takdir(esma miktarı) edilen kaderden(esma miktarına kıyasla olabilecekler) bahsedilirken, ikinci paragrafta iki farklı kişi misali ile yaşam sürecinde o anne karnında oluşturulan esma miktarının(kader/takdir/yazı denen) değişmesine açıklama getiriliyor. Fakat biz genelde ikinci paragraftaki açıklamaları birinci paragrafta yapılan açıklamaların benzeri olarak değerlendirdiğimizden, anne karnındaki oluşturulan esma taktirini(yazıyı/kaderi) değişmez olarak zannediyoruz. Bu zannımızda said-şaki ifadelerine verilen manayı anlamamamız ve onları imanlı-imansız, cennetlik-cehennemlik diye yanlış değerlendirmemiz güçlendiriyor. Said-şaki ifadeleri ile gerçekte nereye(anne karnında oluşan esma miktarına) işaret edildiğini, neyin(anne karnında oluşan esma miktarının oranının/seviyesinin durumuna!) kastedildiğini açıkladık.

 

4800 nolu hadisin yanlış yorumlandığına kanıt olan sorumuz ise şu idi: “Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer…”, “açıklamasında “ona yazısı galebe çalar” anından önce, yaratıldığından o ana kadar kişi yazısı üzerinde değil mi idi, yazısı ile yaşamıyor muydu ki o andan sonra yazısı ona galebe çalıyor?” sorgulamasını yapmıştık. Bu sorgulama bizi, “kişi yaratıldığı andan o ana kadar anne karnında oluşturulan esma miktarı kapsamında yaşayarak bazı ameller sergiler iken, yaşamında oluşturduğu içsel esma miktarı(hadisteki “yazısı” ifadesi, onun yazısı, onun yazdığı, içsel kaderi, içsel alemi, bilinçaltında toplananlar…!) taşarak, bilinçüstüne çıkıp yaşamına yön verir hale geliyor” sonucuna ulaştırıyor.

 

Eğer olay anne karnındaki esma miktarı(yazısı/kaderi/takdir) ile, anne karnındaki said-şaki oluş ile sınırlı/sabit olsa idi; kiş hep aynı yol üzerinde olur, cennetlikse ömrüne cennetlik amelleri ile başlar, ömrünü cennetlik amelleri ile tamamlardır. 4880 nolu hadisin ikinci paragrafı öyle olmaz, böyle olurdu. Ama, şimdi çok şükür anlıyoruz ki oluş anne karnında oluşturulan esma miktarı ile sınırlanmamış, insan bir robot haline getirilmemiş, insanın eli kolu bağlanmamış, insana haksızlık-zulüm edilmemiştir. ALLAH insanı bir robot gibi programlayan, sonra öteden seyre dalan bir tanrı değilmiş, insanlara zulmetmemiş, said olan gerçekte hayattan ibret alıp çalışan, amellerini buna göre yapan imiş. Bir insanın anne karnındaki esma miktarı ne olursa olsun, hayattan gereken ibreti almaya çalışır ise, o düşük esma miktarı dahi onu iman etmeye ve cennete kavuşmaya yeter. Yani hiçbir kimseye haksızlık edilmemiştir, herkese hak ettiğinin karşılığı verilecektir, yeter ki hayattan ibret almasını bilsin de çalışmanın/amelin öneminin farkına varsın .

 

Yaratıldığındaki esma miktarı yapısı said iken(esma miktarı seviyesi yüksekken!) yaşamı ile şaki(esma miktarı seviyesini düşürüp imana, cennete kavuşamayanlar!) olanlar var, yaratıldığında esma miktarı yapısı şaki iken(esma miktarı seviyesi düşük iken)  yaşamı ile said olanlar(esma miktarı seviyesini yükseltip imana, cennete kavuşanlar!) var, esma miktarı yapısı saidken yaşamı ile said kalanlar da var, esma miktarı yapısı şaki iken yaşamı ile şaki kalanlar da var, çeşit çeşit insanlar ve halleri var... Buradan iman konusuna gelelim. Eğer iman anne karnında oluşturulan esma miktarıyla(yazı, kader, takdir) sabitlenmiş olsa idi ve kişi hep bu anne karnındaki yazısı ile sabitlenmiş olarak yaşam sürse idi; Efendimiz(AS) mesela “7150 - "(Benden sonra ümmetim içerisinde) fitneler olacak. O fitnelerde, kişi mü`min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamlar, Allah`ın ilimle ihya ettikleri hâriç." der miydi, imandan çıkma ve imana girme halleri söz konusu olur muydu?...

 

 İş anne karnında sabitlenmiş olsa idi, kişi imanlı doğar, sürekli imanlı yaşar, imanlı ölürdü ya da kişi imansız doğar, sürekli imansız yaşar, imansız ölürdü, müminken kafir/kafirken mümin olmazdı. Bunca ilmi açıklamalara, tekliflere, uyarılara, müjdelere gerek kalmazdı. Bunlar da insanlara duyurulmuş, demek ki iş bitmemiş, insan için yeni başlıyor, insanın yapması gerekenler, değiştirebileceği bir şeyler var…Yaratıldığında oluşmuş dışsal kaderini, yaşarken oluşturacağı içsel kader ile değiştirme imkanı var. Tabi ki hepsi ALLAH ile, esmalar ile olacak, oluyor, sen de bir esmasın, neden olmasın?!

 

"Şaki annesinin karnında iken şaki olandır. SAİD de BAŞKASINDAN İBRET ALANDIR" ifadesi dikkat çekici! "Said olan da annesinin karnında said olandır" denerek konu kesilip atılmamış da "said de başkasından ibret alandır" denerek, said/mutlu olmak başkasından ibret alma şartına bağlanmış, bu ifade ile saidlik için yaşama bir kapı açık bırakılmış,” ibret alan said olur” denmek istenmiş. Buradan çıkarılacak bir başka sonuç, başkasından ibret alan said olabileceği gibi, başkasından ibret almayanın anne karnındaki şaki hükmüne tabi olarak mutsuz olacağıdır.Yani ibret almayan kendini(yaratıldığındaki esma terkibini, miktarını) değiştiremeyeceğinden anne karnında oluşan yazısına (buna "dışsal yazı" ismini  verdik, anne karnında oluşmuş takdirdir/miktardır!) tabi olacaktır. İbret alan ise kendini yenilediğinde(esma miktarını arttırmakla değiştirdiğinde) anne karnında oluşan yazısına(yenisine göre dar olan esma miktarına) galebe çalacaktır. Yani yaratıldığındaki esma miktarını arttırarak onun sınırlarından kurtulacak, onun ön göreceği kaderden/takdirden kurtulacak, genişlemiş/yenilenmiş esma miktarının kaderine/takdirine ulaşacaktır. Bu da ancak "içsel yazı" ismini verdiğimiz yaşarken içsel oluşturduğu esma miktarının kaderidir, değerini bilene B müjdesidir!. İşte burada öz/mana; kabuğun/şeklin önüne geçmekte, önemli bir hal almakta, şekil mana ile daha değerli olmaktadır.Manasız amel değersiz, bilgisiz şekil anlamsızdır; içi başka dışı başka ise kişinin, için dışa çıktığı o günde içe göre karşılık bulacaktır. ALLAH kalbimize, şuurumuzda olana, niyetimize bakar; insanlar ise çoğunlukla dışımızda olanı, şekilde olanı, görünüşte olanı görür…

 

Tabi ki tüm bunlar Mutlak (Evvel-Ahir-Zahir-Batın...olarak ihata edici) ALLAH'ın Kader'i, yani Mutlak'ın Kaderi/takdiri/ölçüsü içinde(miktar/ölçü sistemi içinde) cereyan edecektir.ALLAH'ın Sınırsızlığı yanında her şey sınırlı/ölçülü kaldığından, ALLAH manası içinde O'na Belirgin olduğundan, ALLAH indinden değerlendirmeye alındığında Kader için "yazıldı, oldu, bitti, mürekkep kurudu, kalem mühürlendi.." denir.Bu açıklama ALLAH isminin kapsayıcılığı dikkate alınarak değerlendirilmeli, zaman-mekan-ikilik kavramlarına düşülmeden, iş geçmişte bir yerde yazılmış da biz onu tekrar ediyoruz gibi düşünmeden anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında Mutlak'ın Kaderi'ne iman ALLAH'a imandır, ALLAH'ın esmalarına imandır, ALLAH'a imanın getirisidir, ALLAH'a imanı pekiştirmek içindir. Bu gerçekten dolayı Kur'an'ı Kerim'de "(Bi)ALLAH'a iman" ifadesi geçer, "(Bi)Kadere iman" ifadesi geçmez.Çünkü Mutlak Kader ilmi, Mutlak  ALLAH'a imana, Mutlak ALLAH'ı tanımaya dönüktür.Buradan amaç ALLAH'ı esmaları üzere tanıyabilmektir, Mutlak Kader aracına takılıp onu beşeri kavramlarla didiklemek değildir.Kur'an'ın birinci elden yorumu olan hadislerde ise yine ALLAH'ı tanıyalım diye "kadere iman" konusu ayrıntısı ile yer almaktadır.    
 
4801 nolu hadiste benim dikkatimi çeken bir başka nokta "Sonra melek elinde sahife olduğu halde çıkar, artık buna ne bir şey ilave eder ne de eksiltir " ifadesidir. Burada meleğe dönük olarak "artık buna ne bir şey ilave eder, ne de eksiltir" denmiştir, meleğe dönük olarak denmiştir, insana denmemiştir. “Sahife elinde olduğu halde meleğin buna kendinden bir şey ilave edemeyeceğini, yazılanda eksiltme yapamayacağını, meleğin yazılanda her hangi bir değişiklik yapamayacağını, meleğin bu yazı üzerinde yazmaktan başka bir hükmü olmadığını” vurguluyor. Elinde yazdığı sahife olduğu halde, ona kendinden bir ekleme, eksiltme yapmadan çıkan melek. Olay anne karnında cereyan ediyor, anne karnında olanı anlatıyor, gelen melek, Rabbin hükmünü yazan melek, giden melek, yazdığına ekleme-eksiltme gibi bir iradesi olmayan melek.  İnsana dönük olarak “artık buna ne bir şey ilave eder ne de eksiltir” denmiyor, meleğe dönük olarak deniyor. İnsan yaşamı ile anne karnında yazılan esma miktarını değiştirerek orada ön görülen ecel, kader, rızkı değiştirebiliyor. Ki insanın yaşayışına atıf yapan bir başka hadiste bundan dolayı ""Ömrü ancak birr (her çeşit hayırlar, iyilikler, ihsanlar) uzatır; kaderi de ancak dua geri çevirir. Kişi, işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum kalır!" denmiştir.
 
Meleğin gelmesini aslı nur yapının enerji yapı olarak(kozmik ışın?) açığa çıkması(astolojik ışınların beyne yönelmesi), meleğin yazmasını beyin üzerinde genleri esmalar/manalar ile şekillendirmesi/kodlaması, meleğin çıkmasını  geldiği nur yapıya çekilmesi, enerji yapı olarak beyinde şekillendirme(genlerde seçicilik) yapmaması olarak değerlendirebiliriz. Meleki yapı ALLAH'a doğal teslimiyet halinde olan, ben bilinci olmayan, biz bilinci ile görevini yerine getiren bir yapıdır. Misal olarak elektiriği düşünelim. Biz ne istiyor isek, yaptığımız devreler ile onu istediğimiz şekilde kullanabiliyoruz. Bir lamba devresi kurup, devreye enerji verdiğimizde elektrik enerjisinin o lambayı yakmama gibi bir tercihi olamaz.ALLAH da esmaları ile tüm koşulları sağlamış, yine esmaları ile var ettiği meleklerle oluşunu sergilemiştir.Meleğin işi bitti, iş artık sende, çalış bu yazını/esma miktarını geliştir, güzelleştir; bu esma miktarının açığa çıkaracağı kaderden(ölçüden) kurtul”  manasında anlamak gerekir diye düşünüyorum.

Üçlü kader sistemini(dışsal-içsel-mutlak) anladığımızda ayet ve hadisleri doğru yorumlayacak, B'nin içsel kaderi oluşturmaya, şekillendirmeye dönük bir müjde olduğunu fark edecek, yapmamız gerekenlere, amellerimize içtenlikle yoğunlaşacağız. Fakat anne karnında oluşan dışsal kader ismini verdiğimi Mutlak Kaderin yerine koyduğumuzda hem Mutlak olanın indindeki Kader'i doğru anlayamayacak, hem de amellerimizde gevşeklik gösterip gerektiği kadar azimli bir çalışma sergileyemeyeceğiz. Hatta bir çokları “nasılsa değişecek bir şey yok” diyerek amelden, dinden uzaklaşacaktır ki böyle olmaktadır.İşin sonucuna baktığımızda insana ve ALLAH'a yakışan mana hangisi olur? İnsanları programlayıp robot halinde bırakıp öteye çekilmiş bir tanrı mı, her an yarattıkları ile yeni bir şanda olan ALLAH mı? Lütfen üçlü kader sistemi üzerinde yoğunlaşalım, ayet ve hadislere bu gözle bakalım; objektif olan, ezberci olmayan, çakılı bir anlayış ile kilitlenmeyen haklılığımızı inşaALLAH görecektir. Ve hayatı dini yaşam konusunda daha azimli, aktif olacaktır, daha fazla/anlamlı amel, çalışma içinde olacaktır.“ALLAH insanlara zulmetmez, insanlar kendilerine zulmeder” diyor. Niye? Çünkü insan yaptıklarından sorumludur,elleriyle yaptıklarının karşılığını alacaktır, yaptıkları ile yaşarken oluşturduğu içsel kaderini şekillendirmektedir.Dışsal kader ile hapsedilmiş, zulmedilmiş değildir. ALLAH kendine verdiği değeri insana bahşetmiştir, iş ki insan bunu fark edip kullanmasını bile. Herşey ALLAH esması iledir, BİZ de esmayız, BİZ iledir de diyebiliriz. İçsel Kader Mutlak olanın Kaderi ile AN'da ilişkilidir.Her an yeni bir şandır/oluştur, buradan(ALLAH indinden) bakar isek.. ALLAH bizleri kendisini ve sistemini hakkıyla değerlendirip, esmalarının her an özden kaynaklandığını ve bizim de esmaları olmamızdan dolayı her an öz ile iletişimde olduğumuzu fark ettirsin; bizleri zaman-mekan-ikilik kavramlarından, anlatılanları sadece geçmişe ya da geleceğe havale edip, AN'ı/ŞİMDİ'yi kaçıran, kendisindeki hazineyi görmeyen ve kendisine açık olan kapıyı kullanmayan kullarından olmaktan muhafaza etsin. Amin...

****
KALEM, ALLAH TEÂLA`NIN İLMİ HUSUSUNDA KURUMUŞTUR.

4805 - İbnu Amr İbni`l-Âs (R.a) anlatıyor:
 
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
"Allah (cin ve ins dahil) mahlukatını bir karanlık içinde yarattı.
Sonra üzerlerine kendi nurundan serpti.
Bu nur, kimlere isabet ettiyse hidayeti buldular, kimlere de isabet etmediyse sapıttılar.
Bu sebeple diyorum ki:
"Kalem, Allah Teâla`nın İLMİ HUSUSUNDA kurumuştur."
 
Tirmizi, İman 18, (2644).
 
"Allah (cin ve ins dahil) mahlukatını bir karanlık içinde yarattı."
Yani yaratıldıklarında hepsi/herkes hakikatlerine karşı cahildi/imansızdı(karanlık; ilimsizlik, cehalet, imanın olmayışı!).
 
2-285)Amener Rasûlü Bi ma ünzile ileyhi min Rabbihi vel mu`minun*.........
İMAN ETTİ Rasûl, Rabbinden kendisine "mana olarak(B!)" inzal olana, mü’minler de (iman ettiler).........
 
93-7) Ve vecedeke da (aaa) llen feheda;
(Rabbin) seni DALL ( Zati hakikatından sapkın, dalalette) bulup da hidayet etmedi mi?.
 
gibi ayetler herkes için bunun geçerli olduğunun kanıtıdır. Yani herkes karanlık/cehalet/ilimsizlik/imansızlık içinde doğar, dünyaya gelir. Bazıları yaşarken edindiği bilgiler, yaptığı çalışmalar sonucu ALLAH'a iman etmekten başka doğru bir yol bulamazlar. Diğer tüm yolların yanlışlığını, eksikliğini, sapkınlığını... akılları ile, gerçekçilik ile fark ederler. Yani akıl ilme, gerçeğe ters sapkın yolları fark etmeye, kalp ise akıl ile idrak edilemeyen ALLAH'a iman etmeye yarar. 
 
Sonra üzerlerine kendi nurundan serpti.
 
Mahlukatını yarattıktan sonra, yani mahlukatı hayatta yaşarken iman nuruna kavuştular, onlar esmaları ile talep ettiler, O da esmaları ile verdi. Onların üzerine kendi nurundan(Nur; ilim ışığı, hakikat ilmi, iman nuru)  dağıttı. "Mümin, MÜMİN'in aynasıdır/Hadis", zaman-mekan-varlık-oluş ikiliği söz konusu olmaksızın aynadır, ayna gibi AN'ında esmaları/oluşu yansıtır! Üstte verdiğim ayetler de bu nura yaşarken erildiğine işaret etmektedir. ALLAH halini düzeltmeyen kavmin/insanın halini düzeltecek şans dağıtan bir bayi değildir!
 
Ayrıca dikkat edersek, bu hadiste direkt ALLAH ismi geçmektedir. ALLAH ise, Evvel-Ahir-Zahir-Batın isimlerini içinde barındırır. Öyle ise, Ahir ve Zahir ismini hesaba katmadan "nurundan serpti" denen olayı geçmiş bir zamanda, geçmiş bir yerde olmuş bir şeymiş gibi sınırlamak doğru olmaz. Bu yanlış bakış en basitinden "O her an yeni bir şanda/oluştadır" ayetine ters düşer. 
 
Bu nur, kimlere isabet ettiyse hidayeti buldular, kimlere de isabet etmediyse sapıttılar.
 
Bu nuru kim talep edip O'na yönelerek gerekli çalışmaları yaptılarsa, hidayeti buldular(dikkat ediniz, hidayeti buldular diyor, kendileri hidayeti buldular, esma ikilemi/onun mu-benim mi gibisinden olmadan değerlendirelim!); diğerleri ise sapıttlılar(dikkat ediniz, "saptırıldılar/saptırdı" demiyor, sapıttılar diyor, kendileri kendilerini sapıttılar öteden bir tanrı onları saptırmadı!). Öteden gelişigüzel nur saçan, piyango dağıtan bir tanrı yok, kendisine yönelip gerekli çalışmaları yapana nuru isabet ediyor!
 
Bu sebeple diyorum ki:
"Kalem, Allah Teâla`nın İLMİ HUSUSUNDA kurumuştur."
 
Kalem(ilmi yazan, sınırlı ilim), ALLAH'ın İLMİ'ne(Sınrısız İlim) göre sınırlıdır. Sınırsız olan sınırlı olanı ihata edici olduğundan ve onun da hakikati KENDİ'si olduğundan, onun hayatta ne yazacağını hakikati kendisi olarak ALLAH bilir. "Kalem, ALLAH'ın İLMİ hususunda kurumuştur" derken, Kalem yaratılmış olan sınırlı ilimdir, ALLAH ise bu sınırlı ilmi yaratan Sınırsız İlimdir(Sınırlı ilmin Sınırsız Kaynağıdır!), Sınırsız olan da sınırlı olanı ihata eder, sınırlı olan sınırsız olanın indinde olmuş, bitmiş hükmündedir anlamınadır.
 
Yoksa mekan-zaman-varlık-oluş ikilemine girip de bu ifadeyi beşeri kavramlarla değerlendirmek yanlış olur, hata olur. ALLAH'ın İLMİ Sınırsız ve Kaynak olduğu için, Rasulullah'ın(AS) bu konudaki açıklamaları ALLAH indinde olan her şeyi ihata eden(evvel-ahir-zahir-batın!) İlmi Mutlak Bakış kapsamında olmuştur. Bu Sınırsız İlme kıyasla sınırlı kalan ilim için; "yazıldı, kurudu, oldu, bitti..." gibi ifadeler kullanılmıştır.Bu ilmin duyurulmasının asıl amacı ALLAH'ı daha iyi tanımak, kendimizin ve karşımızdakinin hakikatinin ALLAH esmaları ile olduğunu bilip aşırı/ayarsız/tutarsız etki ve tepkilerden kaçınarak ALLAH'ın ön gördüğü amelleri, fiilleri sergilemektir.
 ***

 

ÇALIŞIN!

 

4798 - Hz. Ali (R.a) anlatıyor:

"Biz bir cenaze vesilesiyle Baki`u`l-Ğarkad`da idik. Derken yanımıza Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi ve oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere birşeyler çizmeye başladı.
Sonra:

 

"Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!"

buyurdular.

Cemaat:

"Ey Allah`ın Resûlü, dedi. Öyleyse hakkımızda yazılana itimad edip ona dayanmayalım mı?"

"Çalışın", buyurdular.

"Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir.

Cennetlik olanlar, saadet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır.

Şekâvet ehli olanlar da şekâvet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır!"

Sonra şu ayeti tilavet buyurdular:

(Mealen): "Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız" (Leyl 5-7).

***

Kul için kavuşacağı en büyük hayır/iyilik nedir? Cennete kavuşması.Kul için kavuşacağı en büyük kolaylık nedir? Kabir hesabının, sıratı geçmesinin kolay olmasıdır. Hayır yolu cennettir, kolaylık yolu hesabı kolay vermesidir. Bunlar(cennete kavuşması, hesabı kolay vermesi) kula nasıl kolaylaştırılır(en kolay, kestirme, kısa, doğru yoldan nasıl kavuşur)? "Bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse" kolaylaşır, ALLAH kolaylaştırır. Öyle ise kul için önemli olan "bağışta bulunması, günahtan kaçınması ve dinin en güzelini tasdik etmesidir." Ey nefsim, ALLAH'ın senin ulaşacağın akıbeti zaman ve mekandan münezzeh İlmi ile biliyor olmasını kendine bahane kılıyor, iş/oluş henüz daha olmamışken, Bizzat/Bilfiil seninle olacak iken, sanki evvelden olmuş gibi düşünerek, neden kul olarak yapman gerekenleri yapmıyor, ALLAH'a ve kendine hakketmediği zanları etiketliyorsun?Yoksa sen nefsim; hala ikilikte misin, zaman-mekan-varlık-oluş-mana ikiliği/uzaklığı içinde misin, hala “euzubesmeleyi” Oku'yamadın mı?Herkesin nefsini arındırma çalışmaları(kulluk) yapması gerektiğini anlayamadın mı, iş bilfiifl olup bitmiş ise bunca uyarı neden yapılıyor, bunca müjde neden veriliyor,amel etmemiz neden isteniyor hiç düşünmedin mi? Onlar da ALLAH'ın Kaderindendir(yani İlmi Bilgisi dahilindedir, her şeyi bilir), ama senin zaman-mekana hapsettiğin değişmez sandığın anne karnında oluşmuş meleğin yazdığı birimsel kaderinden değildir.Meleğin yazdığı değişir,İNSAN melekten üstündür, dua, zikir, namaz, amel...ile geliştirir, değiştirir; her değişimi bilen ALLAH'ın bilmesi değişmez, O her şeyi bilir;evvel-ahir-zahir-batın ile yazar/bilir her AN...

"Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız(Leyl 5-7).". Hayır ve kolaylık yolunu nasıl kolaylaştırıyor ALLAH? Ya da hayır ve kolaylık yoluna nasıl kavuşuyor kul?Bağışta bulunması, günahtan kaçınması ve dinin en güzelini(İslamı/Tevhidi)tastik etmesi ile. Aslonan/giriş noktası ayetlerdir, hadisler ayetlere ışık tutar. Yani ayetleri önümüze birinci sıraya koyar, hadislerle de o ayeti anlamaya çalışırız.Tersi yaklaşım yanlış anlamalarımıza yol açabilir. Hadisleri ayetlerin sınırı içinde anlamaya çalışırız, ayetleri anlamak için araç olarak hadislere yöneliriz. Önemli bir hususa dikkat çekmeye çalışıyorum, kelimelerim yeterli oldu mu bilemiyorum. "Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız(Leyl 5-7).".Ayetimiz bu, bizim için asıl önemli olan, kulla dönük olan açıklama burada. Ve hadis bu ayetle bitiyor, hadisin sonuç bölümü bu ayet, kendi adımıza çıkarmamız gereken sonuç burası.Hadisin başında ALLAH'ı herşeyi bilen olarak tanımaya dönük(ALLAH indine dönük) bir açıklama veriliyor. Karşılaşılan sorulardan bu yapılan açıklamanın yanlış değerlendirildiği anlaşılıyor. Efendimiz hemen bu ayeti dile getirip yanlış anlamanın önüne geçmek istiyor.Kişileri yanlış zanlardan kurtarmak ve kulluk görevlerinden vazgeçmelerini önlemek için bu ayeti okuyor. Bu husus çok önemli!..Bağışta bulunma ifadesi çok geniş bir ifade. Maldan, manadan, esmadan... infak kişiyi nefsinden arındırıp İLLA ALLAH Şuuru ile yaşatır. "Günahtan kaçınır" ifadesi de dikkat çekici! "Günahlardan kaçınır" denmemiş de "günahtan kaçınır" şeklinde "günah" kelimesi tekil olarak kullanılmış!Tüm diğer günahlar o tek günahtan açığa çıkar. O günah benlik günahıdır, kendisini ALLAH'tan öte/ayrı bir varlık/ilim/irade/kudret sahibi "ortak varlık" sanma günahıdır.Bağışta bulunulması, infak edilmesi(karşılıksız verilip arınılması) gereken de aslında ALLAH'a ait olan bu varlığımızdır.Zat da O'nun, esmalar da...O'nun.Ayrıca “bağışta” denmiş yani tekil, “bağışlarda” denmemiş. Bu işaret de yorumumuzun doğruluğuna onay verir gibi...Dinin en güzeli ifadesinden de anladığım şudur: Dinimiz İslam(teslimiyeti fark), en güzeli yani özü ise Kelime-i Tehid yani "La ilahe İllallah..."tır.Yani "benim ayrıca bir varlığım yani ilahlığım yok, sadece ALLAH" demek olur ki bunu tastik bu Şuurla yaşamak manasına gelir...diye anlıyorum. Bu ifadeyi sanki bir çok ayrı din var da bunlardan en güzeli olan Müslümanlığı tasdik ederse diye anlamak yanlış olur. Çünkü ALLAH indinde din İslam’dır(Teslimiyettir). Her şey her an hakikatleri ALLAH esmaları olduğundan ALLAH’a doğal teslimiyet halindedir. Bu anlayış Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar bir çok Rasul/Nebi ile duyurulmuştur. Dinin en güzeli, ALLAH indinde din olan İslam’ın özü demektir ki bu da “La ilahe illallah…” sözüdür. Hz. Muhammed’den sonra gelen insanların ona/ismine muhatap olduklarında “Muhammeden Rasulullah” ifadesini de kabul etmeleri, inkar etmemeleri gerekir…

Mutlak Kaderi/taktiri, ALLAH'ın ilminin evvel-ahir-zahir-batın ile her şeyi ihata etmesine dönük değerlendirmek gerekir. O anlatılanları ALLAH'ın Mutlak İlmi Bakışına değil de zaman-mekan-oluş-varlık ikiliği ile beşeri bakış ile değerlendirenler yanılır. "ALLAH ismi ile işaret edilen" diyerek ötedeki/evveldeki tanrı zannından kurtulmaya bir yol açılmış iken, bu ilim üzere olanların ALLAH manası ile değil de tanrı manası ile yol almaları ve dahi bunu fark edememeleri çok üzücüdür.Bu durumda iken ALLAH ismine ötedeki(zaman ve mekan ile ötelenmiş, işlevini bitirmiş sınırlı...) tanrı manasını etiketlemiş olmaz mıyız? Kolaylaştırma sistemini anlarken/anlatırken işin kolayına kaçılıp, işi ALLAH ismi ile etiketlenen ötedeki tanrının geçmişteki kaderi anlayışı ile kolaycılığa kaçılmış olunmasın? Üçlü kader sistemi anlaşılmadan, birinde(Mutlak Kader, ALLAH'ın Mutlak İlmi Bakışı, esmalar açısından(evvel-ahir-zahir-batın...) Kudretin Mutlak ihata ediciliği ) takılı kalıp, dahi onu da yanlış anlayıp(geçmiş bir zaman ve mekanla etiketleyip!) diğer ikisini(anne karnında oluşturulan meleğin yazdığı, melekten üstün olan İNSAN'ın bu programı/terkibi değiştirebileceği dışsal kader ismini verdiğimiz.İkincisi insanın yaşarken terkibini, geliştirme, güzelleştirme, değiştirmeye dönük oluşturduğu, ilmi, amelleri ile şekillenen içsel kader/yazma adını verdiğimiz kader) dikkate almaz, işi/oluşu kolaycılığa kaçılıp tekli kader sistemine bağlanır ise "kolaylaştırma sistemi" hakkı ile anlaşılamaz, anlatılamaz...Hepsini sorgulayalım, her iki yönlü anlatımları bağımsızca/farkını fark ederek ele alalım, kilitlerimizi kırmaya çalışalım, kendimize gelelim, AN'ımıza gelelim...Çok önemli konu, bundan dolayı üzerinde ısrarla duruyorum. Çünkü bu konularda yanlış anlayışlarımız var, eksik bilgiler, kopuk ezberler, arada boşluklarımız var.Üçlü kader sistemini, bunların özelliklerini dikkate almadan kader konusunda yapılan açıklamaları sadece birine yüklersek, bu kolaycı eksik yaklaşımımız sonucu, kader ilmini, kolaylaştırma sistemini doğru anlayamayız. Bu konudaki yanlış anlatımlar ve anlaşılmalar kişinin yaşamını olumsuz yönde etkiler, yapması gereken kulluk(arınma) çalışmalarından uzaklaşmasına, gevşeklik göstermesine sebep olabilir... O Mutlak Kader Bakışı nerde lazım dersek: Kendimize bir hedef koyduk, elimizden geleni yaptık, iç ve dış imkanları tedbirimiz kadarı ile hesaba kattık, ama yine de o hedefimize tam ulaşamadık, ama yine de o eski başladığımız yerde değilizdir, bir ilerleme kaydetmişizdir, başarı ilerlemektir. Bunları düşünmekle birlikte her şeyin ALLAH ile, içinde olduğumuz iç ve dış esma miktarı çerçevesinde oluştuğunu bilir isek halimize şükreder, ulaşamadıklarımız için üzülmeyiz.

***
BİR SORU-BİR CEVAP

2-285-) Amener Rasûlü Bi ma ünzile ileyhi min Rabbihi vel mu`minun* küllün amene Billahi ve MelaiketiHİ ve KütübiHİ ve RusuliHİ, la nuferriku beyne ehadin min RusuliHİ, ve kalu semi`na ve eta`na ğufraneke Rabbena ve ileykel masıyr;
 
Er-Rasûl (Rasûlullah), Rabbinden kendisine İNZAL olana (B sırrıyla) iman etti, mü’minler de (iman ettiler)... Hepsi, (B sırrıyla) Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Rasûllerine iman etmiştir... O’nun Rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz... “işittik ve itaat ettik, Ğufran’sınRabbimiz, dönüşümüz sanadır”, dediler.

2-286-) La yükellifullahu nefsen illâ vüs`aha* leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* Rabbena la tüahızna in nesiyna ev ahta`na* Rabbena ve la tahmil aleyna ısran kema hameltehu alelleziyne min kablina* Rabbena ve la tühammilna ma la takate lena Bih* va`fü anna, vağfir lena, verhamna, ente mevlana fensurna alel kavmil kafiriyn;
 
Allah, hiçbir nefse/kimseye teklif etmez, kapasitesi dışındakini... Kişinin kulluk vazifesi olarak yaptığının kazancı lehine, nefsi için çabalayıp kazandığı aleyhinedir...Rabbimiz, eğer unutursak veya hataya düşersek, bununla bizi mes’ul tutma... Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme... Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri (B sırrınca) bize yükleme... Affeyle bizleri... Mağfiret et bizleri... Rahmet buyur bizlere... SEN MEVLAmızsın; o halde kafirlere karşı bize zafer ihsan et...
***

Rabbena(Rabbimiz) ve la tühammilna(bize yükleme) ma la takate lena(güç yetiremeyeceğimiz) Bih(Bi-onu, baştaki B işareti ile kastedilen yükün maddi bir yük olmadığını, manada bir yük olduğunu anlıyoruz. Maddi yük nasıl ki insanı yorar, belini büker misali gibi; insanın yaşadığı kötü olaylar da manen bir yük olur, insanı yorar, tüketir.)Rabbimiz bize güç yetiremeyeceğimiz yükler(olaylar/görevler/yaşantı...) yükleme.

2-286. ayette yer alan; “Allah, hiçbir nefse/kimseye teklif etmez, kapasitesi dışındakini” ifadesi ile yine aynı ayette yer alan Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme... Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri (B sırrınca) bize yükleme” ifadesini nasıl anlamamız, nasıl değerlendirmemiz gerekiyor, bir çelişki mi var, hayır yok, açalım:   "Allah, hiçbir kimseye kapasitesinin dışındakini(kapasitesini aşanı) teklif etmez" ifadesinden sonra "Kişinin kulluk vazifesi olarak yaptığının kazancı lehine, nefsi için çabalayıp kazandığı aleyhinedir.."ifadesi yer alıyor. Yapılan açıklama kulluk vazifesi ile ilgili. Kulluk vazifesini yapmaya herkesin kapasitesinin yeteceği(ki herkese durumuna göre kolaylıklar sağlanmış!), kulluk vazifesinin insanın kapasitesini aşan ağır bir yük olmadığı, hafif ve kolay olduğuna işaret ediyor.Ve ikinci ifade ile ALLAH'ın kişinin kulluk vazifesine ihtiyacı olmadığı, kişi kendi lehine, faydasını kendisi göreceği için kulluk vazifesini yaptığını açıklıyor. Kulluk için değil de nefsi için çabalayıp kazandığını da(sahip duygusunu güçlendirdiğinden) ileride kazandığını kaybedeceğinden dolayı manen yanışı söz konusu olur, insanın aleyhine/zararına bir sonuç oluşur, ALLAH bundan da beridir, zarar görmez, etkilenmez...Ayet devam ediyor:”Rabbimiz, eğer unutursak(kulluk vazifemizde unutarak yapmadığımız olduğunda) veya hataya düşersek(yanlışlıkla bilmeden nefsimize yönelirsek), bununla bizi mes’ul tutma(unuttuğumuz kulluk vazifelerimiz olmuş olabilir, hatayla nefsimize yöneldiğimiz olmuş olabilir. Kul hatasız olmaz, kul hep uyanık olmaz. Bunları görmezden gelmiyoruz, umursamamazlık yapmıyoruz. İnsan olduğumuz için bu hallerimizin olabileceğinin farkındayız. ...Bunu ve haddimizi biliyor, sana halimizi edebimiz ile itiraf ediyoruz.Sen bizleri bunlar ile mesul tutma, haddimizi bildik, edebimizi takındık, halimizi/aczimizi itiraf ettik, af eyle bizleri...

Buraya kadar olanı kulluk vazifesinin kapasitemize ağır gelmeyeceği, kolay ve hafif olduğu, buna rağmen unutma ve hataya düşme durumumuz olabileceğinden kulluk vazifesinde eksikliklerimiz olacağı, bundan dolayı mesul tutulmamız, af edilmemiz anlatılıyordu. Yani buraya kadar olanı bizimle, kendimizle ilgili,yani iç faktörlerle ilgili.Bundan sonraki ifadeler daha çok dış faktörlerle, özellikle kafirlere karşı mücadele ile ilgili:Rabbimiz, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun ağır yükleri bize yükleme(onlar daha zor dış/çevre şartlar ile karşı karşıya kalmışlardı)... Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri (B sırrınca) bize yükleme(karşımıza güçlü bir kafir topluluğu çıkarma, bizleri böyle zor şartlar içine sokma)... Affeyle bizleri... Mağfiret et bizleri... Rahmet buyur bizlere... SEN MEVLAmızsın; o halde kafirlere karşı bize zafer ihsan et(kafirleri güçsüz ve azınlık eyle ki dış yükümüz hafif, zaferimiz kesin ve kolay olsun, bu yolda bize yardım et, onları içlerinden parçala, işimizi kolay eyle)..Sen Mevlamızsın, sen velimizsin, yani velimiz olarak sen yap, onları(kafirleri) içlerinden parçala, güçsüz kıl. Ki güçlü olarak bize yüklenmesinler, güç yetiremeyeceğimiz hale gelmesinler, bizim için ağır yükler/zor şartlar oluşmasın.Kafirlere karşı işimiz kolay olsun, güçsüz oldukları için, tek savaş sebebi sayılan zulme yeltenemezler, yeltenseler de bastırmak kolay olur.Böylece de kulluk vazifemizi yapmaya ve nefsimizle mücadeleye zaman ve enerjimiz çok olur...
***

NOTLAR

ALLAH'a ve oluş'una bir sınır-son koyabilir misin? Hayır! Öyleyse, ALLAH'ın KADER'ine(yazmasına) zaman-mekan-varlık sınırı nasıl koyabilirsin? ALLAH, Evvel-Ahir-Zahir-Batın olan Sınırsız Tek mi? Evet! Öyleyse, ALLAH'ın TAKDİR'ini(miktarlandırmasını) geçmiş bir zaman ve mekanla nasıl sınırlarsın? O halde, ALLAH'ı/KADERİ/OLUŞU anne karnında meleğin yazdığı çerçeve program ile niçin sınırlarsın?!."Ben bir esma terkibiyim/manalar bileşimiyim" diyoruz. Ne güzel, çok doğru. Varlıkta esmaların oluşta olduğunu kabul ediyoruz. Ne güzel, çok doğru. Esmanın aynı anda efalimiz olarak işlevde olduğunu biliyoruz. Ne güzel, çok doğru. Esmanın/mananın efalimiz/maddemiz olarak anda birebir işlevde olduğunu anladık. Ne güzel, çok doğru. O halde neden hala mana-madde ikiliği ile arada bir zaman farkının olduğunu sanıyoruz. Boyutsallık olayını mı yanlış değerlendiriyoruz? Özden oluşumu neden zaman farkı içine sokuoruz? Maddede olan değişim anında atomda, atomda oluşan değişim anında enerjide, enerjide oluşan değişim anında esmada olmaktadır. Bunların arasında zaman ve mekan farkı yoktur. Anında aynı tek şeyde OL-AN oluyor. Ben-O ayrımı söz konusu olmaksızın OL-AN oluyor, oluşun tekliği olduranın tekliği söz konusu. AN Be an yani AN bu anın ta kendisi olarak oluşlarını sergiliyor.OL-AN(anda olan) AN Be an(AN bu anın ta kenisinde olarak) oluyor. Aralarında zaman-mekan-varlık ikiliği olmaksızın.Esma terkibinin Sınırsız Esmaya kıyasla sınırlılığına kıyasla "yazıldı, oldu, bitti, kurudu...." gibi ifadelerin kullanılması bizi zaman-mekan-varlık-oluş ikiliğine sürüklemesin. Bu ifadeler sadece ALLAH'ın esmaları ile sınırsız-sonsuz oluşuna, esma terkibi anlayışı ile sınırlanmamamıza, RabbiN hükmünde olan esma miktarından Alemlerin Rabbi hükmündeki Sınırsız Esmaya yönelmen için bir işarettir. Anne karnında "yaratılışında oluşan esma miktarından(dışsal kader/yaratılışındaki miktarlama)" hayatta amellerinle oluşacak "yaşamında oluşan esma miktarına(içsel kader/yaşamındaki miktarlama)" şuurunu çevirerek RabbiNden Alemlerin Rabbine yönelebilirsiz. İş/oluş Arzda(yani sınırlı, eksik, bozuk manaların cirit attığı yerde!) dışsal sınırlı faktörlerle anne karnında oluşan esma miktarı ile sınırlanmış(olmuş, bitmiş...) olsa idi, hiçkimse Alemlerin Rabbi Şuuruna yönelemez ALLAH'a yakin olamazdı!!!Durum bundan ibaret olsa idi(anne karnındaki miktar ile sınırlanmış olsa idik!), bizlere "çalışın, amel edin...." gibi tavsiyelerde bulunulmasına gerek yok idi!!!
***

Sen ALLAH'ın halifesi olan İNSAN'sın. ALLAH seni kendi (esma) suretinde yarattı. Esmalar ile Bizzat, Bilfiil oluş içindesin. İNSAN olarak melekten üstünsün. Meleğin anne karnında yazdığı çerçeve programına nasıl boyun eğersin? Değişirken terkibin, bunu değişmez kaderin diye nasıl anlarsın? Sen İNS-AN'sın, HALİ-FE'sin, ESM-A'sın. ALLAH'a/OL-AN'a BİReBİR muhatapsın!...Sana anne karnında taktir edilen esma terkibindir. Bu esma terkibine "program" dendiğinde çoğunluğun tefekkürü ister-istemez programlayan bir tanrı ve programlanan bir insan robot anlayışı üzerinden oluyor. Yazı/kader/takdir ifadelerini esma miktarı olarak değerlendir. Yaşadıkların ile sende miktarlı olan esmalarının seviyesi değişiyor.Esma ihsası/zikri/tefekkürü/hallenmesi ile de değişiyor...Yaratıldığında esma terkibi oranı düşük olan(bu duruma işaretle şaki/mutsuz/şanssız denen), yaşamında öyle bir olay, kişi, rüya, yayın... ile karşılaşıyor. Düşük seviyede olan özellikleri ile işe başlıyor, onlara yoğunlaşıyor. Ve beyinde tekrarlanan esma zikrinin açığa çıkardığı mana yüklü enerjinin yan hücrelere taşıp artması misali onda kapasite artması oluyor. Esma terkibi seviyesi yükseliyor. Yaptığı çalışmalar, ameller ile onun esma seviyesinde artış oluyor. B ile yani Bizzat/Bilfiil uygulamaları ile imana ve cennete kavuşuyor. Çevresel faktörleri de(aile, okul, iş, eş....) hesaba katalım. Hatta bilim yediklerimiz-içtiklerimizin bile genlerimiz üzerindeki etkisine dikkat çekiyor. İnsan değişiyor, terkibi değişiyor, yapısı değişiyor.Sabit bir program, terkip içinde geçmiyor ömrümüz. Önemli olan zaten doğal olarak gerçekleşen bu değişimi hangi yöne(pozitif/olumlu-negatif/olumsuz) kanalize edeceğimizdir. Tabi ki hepsi ALLAH ile, esmaları ile olan oluşumlardır. Biz esmayız, fiillerimiz esmadır, her şey  ALLAH ile, esmaları ile oluyor... Tüm bu yaşananların hepsi ALLAH'ın esmaları ile oluyor ve olmuşu, olanı, olacağı Evvel-Ahir-Zahir-Batın olan ALLAH Sınırsız İlmi Bakışı ile biliyor, esmaları ile talep ediyor, talep edilenleri Kudreti ile karşılıyor...Üçlü(dışsal-içsel-mutlak) kader/yazı/takdir/miktar sistemini anlamaya çalışalım. Bunları kavradığımızda neleri yanlış anladığımızı daha iyi görecek ayet ve hadislerin gerçek hakkını verecek, hangi ifade ile hangi taktir sistemine işaret edildiğini anlayacak, hayatımıza bu ilim ile etkili/anlamlı bir şekilde yön vereceğiz inşaALLAH….
***

"Kimse ameli ile kazanamaz" ifadesi amel ederken "amelini nefsine değil ALLAH'a bağla ki kibre düşmeyesin..." amacına matuftur diye düşünüyorum...”Nefsine değil, ALLAH’ın rahmetine bağla, işin özüne bak, sınırlı bakma, kendinle sınırlama, Rahman ve Rahimi yani ALLAH’ın sıfat ve esmalarını gör…” diye yorumluyorum…
***

Leyl Suresi: 5-) Feemma men a`ta vetteka;
Kim verir ve korunursa,

6-) Ve saddeka Bilhüsna;
Ve el-Hüsna’yı (en güzeli, hakikatını B sırrıyla) tasdik ederse,

7-) Fesenüyessiruhu lilyüsra;
Ona el-Yüsra’yı (en kolayı, en kolay yolu; İslam’ı; en kolay yaşam hali olan cenneti) müyesser ederiz (kolaylaştırırız).

 

"Kim verirse"; yani varlığını hakiki sahibine verir, Varlığın O'na ait olduğunu anlar, bu şuur ile yaşarsa..."ve korunursa": ve böylelikle nefsinden/benliğinden arınmış, korunmuş olursa...."ve BilHüsnayı tasdik ederse": ki bu ancak manada en güzele yani Tevhid'e(La ilahe illallah'a B penceresinden bakmakla) sadık kalmakla olur..."O'na el-yüsrayı müyesser kılarız": Anlattığımız şekilde yaşarsa o en kolay yola kavuşur, bu en kolay/kestirme/doğru/öz yoldur, herşey ALLAH ile, esmaları iledir...
***

54 - KAMER SÛRESİ


50-) Ve ma emruna illâ vahıdetun kelemhın Bil basar;
Emrimiz ancak bir tek (kelime) dir, bir göz (Bil-Basar) kırpması gibidir.

Emrimiz ancak bir tektir, yani zaman-mekan-varlık-oluş ikiliği söz konusu değildir.Bir göz kırpması misali, yani AN'ında, AN Be anda olur!...OL-AN, iki ayrı varlık, iki ayrı zaman, iki ayrı mekan arasında geçişle olmuyor. OL-AN tektir, boyut algısı farklılıkları ile farklı şekilde algılanır. Ve Halife İNSAN'dır. Boyutlar içinde İNSAN'ın boyutu tek Halife(Kün feyekün!OL dedi ve OLdu!) boyuttur.İNSAN'a bu lütuf bahşedilmiş, müjde olarak duyurulmuştur. OLuş seninle, senin yanında denmek istenmiştir...
***

Diyn’i (vahdet realitesinin gereği olan yadsınamaz gerçeği, muhakkak geçerli Allah Sistem ve düzenine uyumlu yaşamı) ikame edin ve onda tefrikaya düşmeyin” diye, O TEK Diyn’den (muhakkak geçerli Allah Sistem ve düzeninden) Nuh’a (B sırrınca) vasiyet ettiğini, Sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya (B sırrınca) vasiyyet ettiğimizi, (O; Allah) sizin için şeriatlaştırdı(SİSTEMİNİ AMELLERE BAĞLADI!benim yorumum)... Kendilerini çağırdığın bu şey (vahdet; la ilahe illAllah gerçeği; Sistem realitesi), müşriklere büyük geldi(İKİLİK ANLAYIŞINDA OLANLARIN ANLAMASI İMKANSIZ!benim orumum)... Allah dilediğini kendine ictiba eder (seçer, ESMA TERKİBİ OLUŞUNUZ,O'NUN DİLEMESİNİ ENGELLEYEMEZ!benim yorumum) ve kendine yönelenleri de maksada hidayet eder (gerçeği gösterir, zatına erdirir)”.(42-13)...........Yani şu an O'na yönelmiş iseniz, O'nun şu an kendine seçtiği ve şu an hidayet üzere olan kullarındansınız demektir.Bir sonraki an/her an halinize göre durum şekillenecektir, ikilik yok an ve o andaki haliniz var...diye anlıyorum.
***

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM

ALLAH ismi manası B ile sende var. Rahman-Rahim(ALLAH'ın merhametinin) eseri olarak...

İkra-5-) Allemel`İnsane ma lem ya`lem;
İnsan’a bilmediğini ta’lim etti(öğretti, bildirdi).

İnsanın bildiği "ya'lem" ile kastedilen anne karnında yaratılışındaki esma miktarıdır. İnsanın bilmediği "ma lem ya'lem" ile kastedilen ise anne karnında yaratılışındaki esma miktarının dışındakilerdir ki bunlar da ancak yaşamında amelleri ile taktir olası esma miktarlarıdır.Yani insana yapacağı ameller ile bilmedikleri(yaratılışında oluşturulan esma miktarının dışındakiler) de talim olmaktadır!..
***

Buruc Suresi:19-) Belilleziyne keferu fiy tekziyb;
Hayır!... Kafir olanlar bir yalanlama içindedirler.
(Örtülü olmak suç değildir, gayet normaldir, herkes bilmediğine karşı örtülüdür. Suç, perdeli olduğunu kabullenmemek, perdeli olduğu için bilemediğini yalanlamak, onu inkar etmektir.Hepimiz az ya da çok örtülüyüz, imana/inanmaya kesin ihtiyacımız var.)
20-) VAllahu min veraihim muhıyt;
Allah, onların verasından (arka-aşkın taraflarından) Muhıyt’tir.
(ALLAH herşeyi/evvel-ahir-zahir-batını ilmen hakikatı olarak ihata eder, O'na örtü yoktur, her şey O'na apaçıktır.)
21-) Bel huve Kur`ânun Meciyd;
Bilakis O, bir Kur’an-ı Meciyd’dir.
(Bilakis O, şanlı bir okumadır, Sınırsız-İlmi Bir Bakıştır!)
22-) Fiy Levhın Mahfuz;
Bir Levh-i Mahfuz’dadır.
(Korunmuş bir levhadadır.Levha ne? "Evvel-Ahir-Zahir-Batın" esma levhası. Yolunu gösterecek bu levhayı aklından çıkarmaz isen ALLAH'ı ve Kader'ini/Mutlak İlmi Bakışı anlarsın, yanlış bakış açılarından korunursun.Bu yol gösterici levha tüm beşeri değerlendirmelerden, zanlardan, vehimden korunmuştur, kendisine sarılanı da korur “Evvel-Ahir-Zahir-Batın” Mutlak İlmi Bakış Levhası. Misalin sokak levhaları olsun. Bu levhalar neye yarar? Gidilecek yeri bulmaya yarar, insanı yanlış yollara girmekten korur. “Evvel-Ahir-Zahir-Batın” levhası da ALLAH’ı ve ALLAH’ın KADERİ’nin ilmini doğru değerlendirmeni sağlar, işi geçmişte bir zaman ve mekanla sınırlama/sabitleme yanlışlığına düşmekten seni korur.Korunmuş bilgi ona sığınanı korur, korunmuş olan koruma görevi yapar.)
***