Şekerci Huseyın Dededen ikram

Nazım Kalyoncu

Yıl 1993 idi sanıyorum.
 
 

Acılar, ayrılıklar, hasretlerle köz olmuş yüreğimden Allah zikrinin geldiği günlerdi o günler. Bütün davam ve sorum; Allah’a nasıl ulaşabilirim olmuştu artık. Gündüz ve gece hiç bıkmadan hiç usanmadan sorduğum soruların ilkiydi bu.”Allah’a kavuşmak için candan geçmek gerek.”diyen sese korkusuzca intihar etsem olur mu? Diye sorabildiğim bir dönemdi işte.
 
 

İzmir/ Nebioğlu iş hanında bir sigorta şirketinde seminerler düzenliyordum yeni işe alınacaklara. Grubumla gün içi etkili bir iş programı uyguluyordum başarılı da oluyordum kendimce. Her an işim Allah’la ama “hayat” satıyorum sözüm ona. Hem Allah’la ol, hem de Allah’mışsın gibi hayat sat olacak iş değildi!

 
 

İnanmıyordum çünkü sigortaya, 11 yıl sonra kim öle kim kala, çünkü ben ben olsam düşmem bu tongaya diye düşünüyordum. Kendine hoş gelmeyen bir şeyi başkasına hoş göstermeye çalışmak erdemli görünmüyordu çünkü bana. Hesaplaşıyordum kendimle.

 
 

Böyle huzursuz olduğum bir günün gecesinde rüyamda: Hz Süleyman beyazlar içinde bir ilkokula doğru yürüyor ve ben onun kim olduğunu biliyorum, ben de dersine girmek istiyorum.
Bana işaret ediyor, bu işareti: “hayır giremezsin” anlıyorum ve derse alınmadığıma üzülüyorum.
Ayağını basıp ta iz bıraktığı toprakları kokluyorum. O da ne? Yerde ben alayım diye bıraktığı bir paket var! Alıp açıyorum içinden şekerden yapılmış bir mühür çıkıyor.
Hz Süleyman’ın mühürü imiş. Acıyla uyanıyorum.
Ertesi gün beni iyi tanıyan bir arkadaşıma rüyamı anlatıyorum bana sen ŞEKERCİ DEDE’yi görmüşsün rüyanda diyor. Kim bu Hüseyin Ayçiçek yani şekerci dede, nerede bulabilirim, nasıl gidebilirim? Sorularım bitmiyor. Anlat diyorum heyecanla, nasıl biri? Neyse bir ramazan günü erken işten çıkıp atlıyoruz arabamıza Aliağa’da bir işimiz var, oradan kestirmeden Manisa’ya geçeriz diyorum. Yol haritasında kısacık bir yol. 4 saatte Manisa’ya varıyoruz.
İzmir-Manisa arası 30 dakika oysaki hadi siz deyin 45 dakika. Tam iftar vakti şehre girer girmez birilerine sorup gösterilen adrese gidiyoruz, bulduğumuz zat
“-tam iftar vaktini mi buldunuz? “
Diye azarlayınca aradığımız kişinin böyle biri olmaması gerektiğini düşünüp özür diliyoruz. Allah adamı misafire böyle mi davranır? Yine sora sora çarşı içinde bir yere geliyoruz dükkânların neredeyse hepsinin kepenkleri kapalı.

 
 

Açık adres yok ki elimizde. Adamın biri arabasını park ediyor arabamızın arkasına,
”-Şekerci Dede’yi tanıyor musunuz?” diye soruyorum.
“Tanımaz mıyım, çok severim kendilerini, buralarda bir yerde dükkânı var, isterseniz binin arabaya ben sizi götüreyim” diyor. Sevinçle doluşuyoruz arabaya en az bir yarım saat te pergelin bir ayağı gibi aynı mekânları tavaf ediyoruz.
Arabamızı park ettiğimiz yere geliyoruz umutlarımız suya düşmüş bir halde.
Adamcağız da yardımcı olamadığı için üzgün tam vedalaşacağız dükkânlardan birinde soluk bir ışık görüyoruz ve orasının mübareğin dükkânı olduğunu öğreniyoruz çok şükür.15-20 adım yürüyüp ulaştığımız dükkânın camından içeri baktığımızda; rüyamdaki o zat oturuyor içerde, beyazlar giyinmiş bir ışık kaynağı gibi sanki. Titremeye başlıyorum, dizlerimin bağı çözülüyor, başım dönüyor. İçerden sesi yükseliyor.
115 yaşındaki Şekerci Dede’mizin,
“- Buyruun, buyurun hoş geldiniz, sefalar getirdiniz....” diyor bizlere. Yardımcılarına da sofrayı açın misafirlerimiz var diye sesleniyor. Gazeteler seriliyor masanın üstüne yemekler getiriliyor. İsimlerimizi soruyor… Benim ismim dışında, diğer arkadaşlarımın ismini değiştiriyor. Benim de iki ismim var Zeynep Dilek sadece Zeynep’i söylüyorum onu beğeneceğini düşünerek, ilerlemiş zamanlarda telefon edip hatırını sorduğumda
“Zeynebim zeynebim allı zeynebimi “söylüyor o güzel sesiyle. Manisa halkına dükkânından parasız ekmek dağıtılıyor, şeker veriyor avuç avuç ziyaretine gelenlere. Her hafta ziyaretine gitmeye çalışıyorum. Dönüşüm yarı sarhoş, ayaklarım yere basmaz tarzında oluyor.

 
 

Neyse büyük oğlum Umut o yıl Atlanta’da yapılacak olan olimpiyatlarda meşale taşıyacak vize işlemleri için beş bin liraya ihtiyacımız var, ama ucu ucuna getirip bu parayı bulamıyorum. Dede’yi ziyaretimin birinde gazete serili masanın altına elini sokuyor ve bana avucunun içinde bir şey veriyor, avucumu açtığımda ne göreyim beş bin lira. Ağlamaya başlıyorum
 
 

”- Dedem sen onu, benden daha fakirler var onlara ver ne olur” diyorum, utanıyorum, sıkılıyorum, onuruma dokunuyor o zamanlar. Paraya ihtiyacım olduğunu kimseyle paylaşmıyorum çünkü. İzmir’e döndüğümde oğlum arıyor hala beş bini bulamadık değil mi diye? Ben de o gün olanları anlatıyorum. Ar ettiğime ve evliyanın verdiğini almadığıma pişman oluyorum.

 
 

Ertesi hafta gittiğimde yine veriyor ve parayı alıp ellerini yüzünü öpüyorum. On gün sonra Oğlumu Atlanta’ya uğurluyorum, Şekerci Dede’nin himmet ve yardımlarıyla.

 
 

” Prometheus’un Olimpos dağından alıp insanlığa armağan ettiği ateşi taşıyacaksın canım. Bu kutsal görevini en iyi şekilde yap ve sen de Aşk ateşi olarak tüm insanlığın yüreğine tohum gibi onu ektiğini imgele” yazan bir mektup koyuyorum oğlumun cebine.

 
 

Her hafta ziyaretlerimi aksatmamaya çalışıyorum. Gidemediğim haftalar telefondan sesini duyuyorum. Kokusunu duyuyorum ve ne zaman bu kokuyu duysam hastanede olduğunu duyuyorum. Soruyorum hangi hastanede olduğunu söylemiyorlar. İçime soruyorum, içimdeki Ona… Beni İzmir Özel Sağlık Hastanesi’ne götürüyor ayaklarım hiç sormadan 204 numaralı odaya giriyorum. Dedem orada, doktorlar sıraya girmiş hepsinin ellerini seviyor ve;
“-Bunlar Allah’ın elleri “diyor her an yanımda hissediyorum, ona naçizane hizmet etmek bana zevk veriyor.

 
 

1997 senesi Mayıs sonu Kaş’a çalışmaya gideceğiz Sufi Cem’le birlikte Şekerci Dedeyle vedalaşmaya gidiyoruz.

 
 

Yanından ayrılırken “Pirinize selam söyleyin, yolunuz hayırlı olsun” diyor ve 3 kez “Eşşedü en la ilahe illallah ve eşşedü enne Muhammeden resulullah” deyip niyazlaşıyoruz. Ne demek istedi? Ne demek istedi?

 
 

Ertesi gün Kaş’ta görevimize başlıyoruz. İçimiz hala buruk acaba neden öyle söyledi diye. Haziran Babalar günü hatırını sormak sesini duymak için aradığımızda öğreniyoruz içten gelen sorumuzun cevabını.

 
 

Sen artık her yerdesin Güzel insan, Allah'ın nuru, sevgili DEDEM.

 

Kaynak : sufi-saja.blogspot.com