Boşuna “Bismillah’ın sırrı başındaki BE’de gizli, Bismillah(Allah ismi) BE’de toplanmış” denmemiş. BE harfindeki ALLAH lafsını gördünüz mü?. BE harfinin çizgisinde ortada bir ELİF, sağda bir LAM, solda bir LAM, altta bir nokta HE’nin bürünmüşü. Sağdaki LAM pozitif manalara, üst boyutlara, yüksek frekanslara dönüktür; soldaki LAM negatif manalara, alt boyutlara, düşük frekanslara dönüktür. Hepsi ELİF yani Tek Zat’tandır ve Noktası olan ÖZ’den(HE) açığa çıkarlar. BE; Elif,Lam,Lam,He; ALLAH ya da ELLAH. Yani BE’de ALLAH vardır. Zat(ELİF) ve İlim(LAM) ÖZ’den(HE) açığa çıkar, İLAH olması bu yönüyledir (İlah; harfleri ELİF; LAM, HE!). İlahlığı ÖZ’den Zat ve İlmi açığa çıkarmasıdır. ÖZ’den açığa çıkan Zat ve İlmidir.
ÖZ’den(HE); BEN sahibi bir Varlık(ELİF/Zat) ve Özellikleri(LAM/İlim) açığa çıkar. Esmaların başında ELİF,LAM var; ALLAH’ın başında da ELİF,LAM var. ALLAH/ELLAH isminin başındaki EL(ELİF,LAM)’i, diğer esmaların başında olan EL(ELİF,LAM) gibi bir takı olarak alırsak, ALLAH esma olarak “LAH” olur. Örneğin ELMELİK’in MELİK olması gibi… LAH; LAM,HE harflerinden oluşmuştur. LAM ilme, HE ÖZ’e işarettir. O halde LAH; “İlmi ÖZ/ÖZ İlim” manasına gelir. ELLAH; LAH; LAM,HE; ÖZ İlim… Bu ifadeden birinci aşamada(mevcuda dönük olarak) “ÖZ’ü İlimdir”, ikinci aşamada(O’na/HU dönük olarak) İlmin ÖZ’üdür” sonucu çıkarılabilinir.
Mevcudat tek bir vücut olarak(ümmeti vahide) tek bir nefs(nefsi vahide) sahibidir ki gerçeğinde tek bir BE ve özünde ALLAH vardır. Gerçekte ayrı ayrı vücutlar, nefsler, iradeler, oluşturucular yoktur. Tek bir vücud, tek bir nefs ve oluşu vardır. Ayrı ve kopuk birimler değil, tek bir bütün söz konusudur. :Bu bütün birimlerden oluşmuş bir bütün değildir, oluşlar bu bütün içinde olur. İnsanın zihninde bu bütünü birimlere parçalama, ayrı varlıklar ve iradeleri var zannına kapılma yanlışlığı vardır. İşte o zaman bilinç fesada uğrar, ayrı benler oluşturur ki Gerçek Tümel BEN’i Rakiyb olarak karşısına almış olur. Ve O BEN oluşlarıyla “La ilahe İlla ENE” mesajını küçük beni sıkarak verir. Amaç insanın “küçük ben”den arınıp, “Büyük BEN”e ermesidir…
Konuyu daha anlaşılır kılmak, karşılığını içinde yaşadığımız sistemde bulmak, bilimsel gerçeklerle paralelliğini görmek, olayı soyuttan somuta getirip hakikate dönüştürmek amacıyla yansımalarına baktığımızda; HUVEL’deki HE’den sonra gelen VAV/Vücudu Kozmik Enerji, ELİF/Zatı Kozmik BEN, LAM/İlmi Kozmik Şuur olarak değerlendirebiliriz. Böylelikle yapılan açıklamalar havada kalmaz, yaşadığımız sistemde karşılığını bulur, gerçekliğe kavuşur. Ezberden boşuna konuşmamış, hayali ifadeleri tanrı edinmemiş oluruz. Siz ister Kozmik Bilinç deyin, ister Kozmik Şuur deyin, ister Evrensel Zeka deyin, ister Aklı Küll deyin, isterse Tümel Akıl deyin… İsimden daha önemli olan manadır, isim manaya işaret eder, isim manasına yönlendiren ipucudur…
***
Semaları ve Arz’ı(yani her şeyi) BİL-HAKK olarak(Hakikatin Kendisi olarak) yarattığına(açığa çıkardığına/algılanır kıldığına) göre, sanırım bu değerlendirmemizde bir sakınca olmayacaktır. Baştaki BE’de ALLAH lafsını OKU’yan için zaten sorun yoktur. BE’nin ÖZ’den açılmaya sembol olduğunu da eklersek BİL-HAKK iyice açılmış olur. Yoksa O’ndan başkası mı var ki bir başkasını görüp de o şeye O demenin hatasına düşelim. Ne görüyorsak BİL-HAKK’tır(ÖZ’den bakarsan gerçeğin ta Kendisidir!)… Ama bu gerçeği görmek için gözle gördüğünün ÖZ’ünü de GÖRmek gerekir.
Gözle ÖZ’ü Birlemek, inkar ve küfrün(örmek) her türlüsünü silmek gerekir…
Öyleyse yapıda değiştirilesi, inkar edilesi bir durum yoktur. Yapılması gereken bakışların düzeltilmesi, anlayışların düzenlenmesidir. Ayrı ayrı varlıklar, ayrı ayrı iradeler var zannından arınmak gerekir. Tek Bir Varlık vardır, Tek Bir İrade vardır, Tek Bir Kudret vardır… İşler Teklik üzere işler. Mevcutta çokluk hakim olsaydı varlık o an fesada(bozuluma) uğrar, ikinci bir anı göremezdi. Ne yana dönerseniz ALLAH’ın Vech’i oradadır… Yüz bir insanın kimliğini tespit ettiren en büyük delildir. Kainat da O’nun yüzü olarak Varlığına en büyük delildir. “La” ifadesi parçalanmış bilinçlerdeki bozuk anlayışlara bir rettir, “İlla” ifadesi tüm Varlıktaki Tekliği kabuldür.
LA’nın başında ELİF yoktur, İLLA’nın başında ELİF vardır. LA; LAMELİF harfiyle yazılır. LAMELİF ilimden zat bulanlara yani ilimden var olanlara(mevcudata) semboldür. LAMELİF kucağını açmış insan görüntüsüyle; “ilim her şeye kucak açmıştır, her şey ilimle var olur” der gibi... LA; yok manasındadır. İlimden Zat bulanların/var olanların(LAMELİF) kendilerine dönük birimsel ayrı varlıkları yok(LA). Ancak(İLLA) Tek Zat(ELİF) olarak ilimden zat bulurlar/var olurlar(LAMELİF). Yani kısaca toparlarsak; Zat/Varlık Tektir(ELİF), ilmiyle var eder(LAMELİF).
***
“ALLAH’ın Zatını tefekkür etmeyin” sözünü kendimizden misal getirerek bu yazımızdaki bakış açımız çerçevesinde anlamaya çalışalım. ALLAH’ın Zatı tefekkür edilemez de insanın zatı tefekkür edilebilir mi? Aslında Tek bir Zat vardır. Özden bakarsak ALLAH’ın Zatı ayrı, insanın Zatı ayrı değildir. Öyleyse insanın zatı da tefekkür edilemez. Çünkü Zat BİLEN mertebesidir, tefekkür edilebilesi BİLİNEN mertebe değildir. Bilmek için BİLEN ve BİLİNEN mertebelerine gerek vardır. Bilen(Zat) Bilineni(İlim) bilir. Göz her şeyi görür, ama kendisini göremez…
İnsan olarak vücuda/bedene sahibiz.(maddi, enerji, şuur, mana…). Zatımıza, var olduğumuza işaret olarak “ben” deriz. Zatımıza işaret olan Ben, Bilen konumundadır. Onu bir isim ile isimlendiririz. İsmimiz Zatımıza/Varlığımıza/Benimize/Bilen yönümüze işaret eder. Adımız sorulur, “Saim” deriz… “Saim kimdir?” denir, Saim’in özelliklerini, bildiğimiz yönlerini sayarız. İşte o saydığımız özellikler Saim’in Bilinen yönüne aittir. Saim de kendini şuurunun/aklının Bilinen yönleriyle ancak anlatabilir.
Hiçbir zaman şuurunun Bilen/Zat/Ben yönünü anlatamaz. Özellikleri değişse de, bedeninde değişme olsa da Bilen BEN yönünden bir değişim olmaz, hala bir Ben/Zat/Varlık hissiyle yaşamına devam eder. Artan ve azanlar ise Bilenin bildikleridir yani Bilinendir… Sonuç olarak tefekkür edilen, üzerinde konuşulan daima İlimdir, Bilinendir. Bilen konumunda olan Ben/İsim ile işaret edilen Zatın tefekkürü muhaldir. Bilen yönümüz(Zat/Adem) bilmek görevini, bilinen yönümüz (İlim/Alem) de bilinmek görevini sürekli yerine getirir, iki deniz birbirine karışmaz…
ÖZ(HE) madem bilinmezliktir, hakkında pek söz söylenemez. ÖZ’de BİR’iz deriz ayrılıkları gidermek için. Bu açıklama dahi Vücut mertebesindeki Bilen-Bilinen konumuna aittir. Ama biliriz ki çuvalın içinde ne varsa dışarı onu sızdırır. LAH’ta(LAM,HE) da ÖZ’den(HE) İlim(LAM) sızmaktadır. Ki kendini ŞUUR/AKIL/BİLİNÇ olarak bizden yansıtmaktadır. ÖZ’de gizli bir hazineyken(A’ma, Bilinmezlik), yaratmasıyla Bilmekliğini(Adem/Zat) ve Bilinmekliğini(Alem/İlim) oluşturmuştur. Yani ÖZ’ün Zat ve İlim oluşu yaratması iledir. ÖZ yarattığı ile Zat ve İlim sahibidir. Yarattığındaki Zat ve İlim O’nundur. Tek Zat ve İlmi vardır. ÖZ indinde Zat ve İlim mertebesinde değilken, yaratmasıyla/yarattığıyla Zat ve İlim mertebesini oluşturmuştur. Her şeyi BİL-HAKK(Hak/gerçek olarak) yaratmıştır, ÖZ’ünden algılanır kılmıştır. Zat(Bilen/Adem/Ben/Şuur) ve İlmine(Bilinen/Alem/Şuurun özellikleri) ÖZ’den hayat vermiştir(Bil-Hakk; Be,Elif,Lam-HAKK).
***
Peki O ne zaman yaratmaya başlamıştır? “O her an yeni bir oluştadır” ayetindeki genişliğe bakılırsa ve Evvel-Ahir esması dikkate alınırsa anlaşılacaktır ki yaratmasının başı ve sonu yoktur. O halde Vücud mertebesinin, Zat ve İlim oluşunun da başı sonu yoktur. Adem’i sayı doğrusunda Sıfır noktasına koyarsak, öncesindeki eksi sonsuza giden sayılar geçmişe misal olarak değerlendirilebilinir. Ki tüm o aşamalar Adem’in yaratılma aşamaları olduğundan ve yaratım Alemde meydana geldiğinden Bilen-Bilinenin başı da yoktur denir. Sıfır noktasında olan Adem’in sonrasındaki pozitif sonsuza giden sayılar da geleceğe misal olarak alınır ki Bilen-Bilinen oluşun sonu gelmeyeceğine yorumlanabilir. Sıfır noktasının aslında ÖZ nokta olduğu dikkate alındığında gerçek Adem’in hakikati anlaşılır. Çuvaldan içindeki sızar…
Zaman ve mekan kavramları içinde yaşayan biz insanlar yaratılışında bir başlangıcının olması gerektiği zannına kapılırız. Ve ayetleri bu bakışla değerlendiririz. Bazı ayetlerin bize dönük, bazı ayetlerin öze dönük açıklamalar içerdiğini, bize dönük açıklamaların bizim evrenimizle, bizim Adem’imizle sınırlandığını anlasak… Ama aslında ne ilk yaratılan evrenin bizim evrenimiz, ne de kıyameti kopacak son evrenin bizim evrenimiz olmayacağını fark etsek…
Öncesinde sayısız evrenlerin yaratıldığını, sonrasında sayısız evrenlerin yaratılacağını bilsek… ÖZ’ün ilminin(LAM) her boyutta sergilenmeye devam edeceğine anlasak… Tüm algıladıklarımızın Şuurumuzun bir işlevi olduğunu kavrayabilsek muhteşem bir yaratmaya tanık olacağız… Kıyameti kopsa da evrenin ardından bırakacağı parçalar yeni bir evrenin doğumuna araç olacaktır. Doğmuşsa bir evren öncesinde daima bir evren hayat bulmuş demektir. Yani yaratmanın başı ve sonu yoktur, çünkü ÖZ’ün özelliklerinin başı ve sonu yoktur. Maddenin özüne zumlama ile açığa çıkan alemlerin başının olmadığı, evrenlerin sonunun olmadığı misali gibi…
***
HUVALLAHU; He,Vav Elif-Lam,Lam,He…O/ÖZ(He) Vücud mertebesinde(Vav) Zat/Varlık/Bilen/Adem/Ben/Şuur(Elif) İlim/Özellik/Bilinen/Alemdir(Lam), İlim(Lam) ÖZ’dür(He)… ALLAH’ın yarattığı ilk ve en güzel şey Akıldır/Şuur. Her şey Şuura göre, Şuurla var olur. “Sen olmazsan yaratmazdım” denen Muhammedi Nur Aklın İşlevidir. Her şey Akıl ile var olur. Mevcudatın özü Şuurdur, Zatı Şuurdaki Ben’dir. Adem Şuurdur, Bilen Şuur Varlıktır… Şuurun özellikleri ise Bilinendir/Alemidir/manalarıdır… Şuur Zattır(Adem/Bilen), özellikleri(Alemi/Bilinen) Hayat(Hayy), irade(Mürid), ilim(Alim), kudret(Kadir), algılama(Semi), değerlendirme(Basir) kuvveleridir. Manalar(Kelam), manalardan oluşturma(Tekvin) kuvveleri eklenerek Akıl oluşur. Bu özellikleri sayesinde yaratılışa hizmet eder, mevcudatı var kılar. Mevcudat Şuura/Akla/Bilince göre var olur, Şuur ile var olur, aslı Şuur ve özellikleridir…
2-HUVERRAHMAN : He,Vav Elif-Lam,Rı-Ha,Mim,Nun
ÖZ(HE); Vücud ile/mevcudat ile/yaratmasıyla (VAV) Zatı/Varlığı/Bileni/Ademi/Şuuru(Elif), İlimi/Özellikleri/Bilineni/Alemi/manaları(LAM) irsal eder/açığa çıkarır/algılanır kılar(RI). İki ayrı Zat, iki ayrı bilen, iki ayrı bilinen yoktur. Ademi kendinden yaratan, Ademde yaratan O’dur… Ademde bilinen Alem O’dur. Adem de O’ndandır, Alem de O’ndan. Adem ve Aleminde Bilen-Bilinen her an O’dur. Hakikatidir/hayat verir(HA) Muhammedi(Miym) Nura(Nun)… Muhammedi Nur(Miym, Nun); değerlendirici/işlev sahibi/ÖZ’ün sızdığı Miym’in Nur’u; Şuurdur. ÖZ’den açığa çıkan ilk, tek ve en güzel yaratık Şuur’dur… Kozmik Şuur… Bu Şuur’un Zatı Kozmik BEN’dir, Vücudu Kozmik Enerjidir, İlmi Kozmik Şuur’dur… Rahman arŞ’a istiva etmiştir, Şuura yerleşmiştir, Şuur ve özellikleri olarak işlevdedir. ALLAH Mümin Kul’un(özüne tabi olan, özüne bağlı olan, her BİR şeyin) kalbindedir(Şuurundadır, Şuura Vücut/Enerji, Zat/Ben, İlim/Özellikler vermiştir.)…
***
“Sad” harfinin te’vili için Abdullah İ. Abbas r.a. şöyle işaret buyurur: “Sad”, Mekke’de bir deniz (başka bir rivayette, DAĞ) idi ve Rahman’ın Arşı O’nun üzerinde idi; ki o vakt ne gece vardı ve ne de gündüz???.”(B-Meal/Sad Suresi/Hasan GÜLER)
Kabe kaLbe sembol olarak değerlendirilir. KaLb’in ortasındaki L(LAM/İlim) ile bakılırsa Kabe İNSAN’ın kaLb’idir. İnsanı Kamil’in(Evrensel İnsan/Kozmik İnsan) Şuur’udur KALB. Kabe’yi tavaf, kalbi tavaftır. Her şeyin ŞUUR ile var ve hareket halinde olduğuna işarettir. Kabe’yi bir insanın kalbi olarak alırsak, Mekke insanın bedenidir. Mekke’nin halkı da bedenin duyularına(göz, kulak…) semboldür. Bedenin(Mekke’nin) duyuları(halkı) kendisine gelen frekans denizini bilinçli olarak süzerek beyne iletir. Ve orada görüntü, ses, dokunma… oluşturularak madde alemini var kılınır. Sad Mekke’de bir denizdir. Sad; bedende(Mekke!) frekans denizini(deniz!) süzen sınırlı frekans bileşimi bilinçtir.
Sad, Mekke’de bir dağdır. Sad, bedende(Mekke!) frekans denizini süzüp sınırlı varlık, birimsel benlik(Dağ!) oluşturan sınırlı bilinçtir. Sad, beden algısı oluşturan, bedene dönük benlik oluşturan maddenin algılanmasına dönük, frekans süzmesiyle çalışan bilinçtir. Sad; ilimle genişletilip(elem neŞRah LEke sadrek!) Şuur haline getirilesi sınırlı bilinçtir. Rahman’ın ArŞ’ı O’nun(Sad’ın/bilincin) üzerinde idi. Rahman’ın aRŞ’ı ŞUUR’dur, yarılıp, açılan(neŞR) bilinçten ŞUUR’a erilir. İlimle yarılıp, açılırsa sınırlı bilinç, hiçbir sınırı kalmaz; frekans oyununa aldanmaz, frekans denizindeki TEK’liğe erer. ŞUUR’daki gerçek en büyük DAĞ’ı(BEN) fark eder. Rahman/ALLAH Arş’a istiva etmiştir.
Mümin Kul’un KALB’ine/ŞUUR’una sığmıştır. ŞUUR mertebesinde, ŞUUR olarak, ŞUUR ile işlevdedir…
“Ki o vakt ne gece vardı ne gündüz” yani madde alemi yoktu, Sad/Bilinç madde alemini algılanır kıldı. Aslında sadece frekans denizi var, bu frekans denizinde oluşan, bu frekans denizine ait olan, frekans analizatörü görevi yapan Sad/bilinç sonrasında madde alemi algısı oluşturdu. Ne zaman? Her an! Yani maddenin özündeki enerji boyutu olan frekans denizinde, frekans dalgalarıyla oluşan bilinç; frekansları süzerek, kendi sınırları içine giren frekansları değerlendirerek madde alemi algısı oluşturuyor ve kendisini et-kemik bir beden sanıyor. Gerçekte bilinç; frekans denizinde oluşan, oranın bir varlığıdır, maddeye değil, frekans yurduna aittir! İşte O’nun yani frekans denizinde oluşan o bilincin üzerinde ise Rahman’ın arŞ’ı vardır. Misal getirirsek, deniz Rahmanın arŞ’ı, dalgaları ise Sad’dır, bilinçlerdir. Dalgalar denizdendir; deniz tektir, dalgaları çoktur; ŞUUR tektir, bilinçler çoktur…
***
FURKAN SÛRESİ
59-) Elleziy halekas Semavati vel Arda ve ma beynehüma fiy sitteti eyyamin sümmesteva alel Arş* erRahmanu, fes`el Bihi Habiyra;
O (Hayy) ki, Semavat’ı, Arz’ı ve ikisi arasında olanları altı gün içinde yarattı... Sonra Arş üzerine istiva etti... Rahman’dır (O) !... (B sırrınca) Onu bir Habiyr’e (haberdar olan’a) sor!.
Fes’el(sual et, sor) Bihi(hakikatinde olanı, kendinde olanı) Habiyra(haberdar olan’a)… Hakikatinde/kendinde/özünde olanı(BiHi) ancak sen bulabilirsin. Bu bilginin Haberini ancak sen kendinden alabilir, kendinden ulaşabilirsin. O’nu(Rahman) ancak sen kendine yakın eder, kendindeki karşılığını bulabilirsin. Hakikatindeki/kendindeki Rahmanı ancak sen bulabilir, sende neye karşılık geldiğini çözebilir, ismen duyduğunu kendinde resmen bulursun. O’ndan(Rahman) Haberdar olan da kendinde, hakikatinde. O(Rahman) sende/kendinde, haberi senden geliyor, haberdar olan sensin. Ama bir de şuursuzca otomatik gerçekleşen bu gerçeği şuurlu olarak fark etmen önemli. Şuur’una bak, Şuur’unda Rahman işlevini göreceksin. Çünkü Rahman Arş’a istiva etti. Arş’taki Rahman işlevi görüyor. O’na Allah deyin, Rahman deyin, fark etmez. ALLAH/Rahman Mümin Kulun KALBine/ŞUURuna sığdı. ŞUUR Arş’ta yani her şeyin üzerinde Rahman işlevini sergilemede…
Yani, onun haberini, bilgisini kendinden sor, bu bilgiyi kendinde ara… Uzakta, dışında, ötede olan bir Habirden değil, B sırrınca onu kendinde ara… Bu haberi kendinden sor, bu bilgiyi kendinde bul, kendine yaklaştır, kendinde ara… Arz’ı kendinde bul, bedenine yorumla… Semaları kendinde bul, ŞUURunda bul… Altı günün/mertebenin Arzında yani bedeninde beş duyu artı beynine işaret ettiğini fark et! Altı günün/mertebenin ŞUURunun Hayy/hayat, Alim/bilgi, Mürid/irade, Kadir/kudret, Semi/algılayan, Basiyr/değerlendiren kuvveleri olduğunu fark et! Arşın ŞUUR olduğunu Rahman’ın ŞUURa istiva ettiği(yerleştiği) ŞUUR ile Rahman işlevinin gerçekleştiği, esmaların/özelliklerin ŞUURdan açığa çıktığını fark et!
***
HÂKKA SÛRESİ 17-) VelMelekü `alâ ercaiha* ve yahmilu `Arşe Rabbike fevkahüm yevmeizin semaniyeh;
Melek (ler) de onun (o sema’nın) etrafındadır... Rabbinin Arşı’nı (kalbi) ise o gün onların fevkınde bulunan sekiz (melek) taşır.
Rabbinin indinden bakarsan Rabbinin Arş’ı; Rahman’ın Arş’ı Şuur’un kuvveleri olan o altıya iki daha eklenir sekiz olur. ŞUURun o altı kuvvesine Kelam/manalar ve Tekvin/mana oluşumları, terkipleri, grupları da işin içine girer…
Aşağıdaki ayetlerde de yine haberi kendimizden almak, bilgiyi kendimizde bulmak, anlatılanı kendimize yaklaştırmak adına; Rabbin ve Resulün AKIL’a yorumlandığını göreceğiz. Rab irsal eyler, irsalin temeli Rab esmasıdır. Rab ve Resul RI harfiyle başlar. RI harfi Rab işlevi olan irsale semboldür. Rabbin Arşı(teRBiyenin, şekillendirmenin… merkezi!) sekiz kuvvesiyle Akıldır… Rahmanın Arşı ise altı kuvvesiyle ŞUURdur, ŞUUR Rahman işlevini sergiler, altı sıfat/kuvve ile donatılmıştır.
ŞUUR; Akla manaları ve mana gruplarını işleyecek temel altı kuvveyi(Hayy, Alim, Mürid, Kadir, Semi, Basiyr) sunar. Akıl bu temel altı kuvveyle manalardan(Kelam/söz, söz bir mana taşır, manadır!) mana grupları oluşturur(Tekvin), kendi için alemi var kılar. Tekvin, varlığı kendinden Zat ve İlim ile meydana getirmedir! Baştaki Te harfi üstteki iki noktası ile Zat ve İlime işarettir, Varlık Zat ve İlimden oluşmuştur, Varlıkta Zat ve İlmi açığa çıkar manası verir! Manaları frekanslar olarak alırsak, mana grupları oluşumu da madde olur. Manalardan mana grupları oluşturma, frekans dalgalarını süzme işlemiyle gruplayarak madde algısı oluşturmaktır.
Yazımızdaki ayet ve mealleri Hasan GÜLER’in B-Meal’ine aittir. ALLAH kendisinden razı olsun…
***
A`RÂF SÛRESİ 22-) Fedellahüma Biğurur* felemma zâkaş şecerete bedet lehüma sev`atühüma ve tafika yahsifani aleyhima min verekıl cenneti, ve nadahüma Rabbühüma elem enheküma an tilkümeş şecereti ve ekul leküma inneş şeytane leküma adüvvün mübiyn;
Böylece onları (B sırrınca) aldatarak aşağı sarkıttı... O ikisi, o malum şecere’den TADınca, SEV’ATları (cesedleri, avret yerleri) kendilerine zahir oldu... Cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar... Rableri (akıl) onlara nida etti: “Ben size şu şecereyi nehyetmedim mi; ve ben size demedim mi muhakkak şeytan sizin için apaçık düşmandır?”.
İBRÂHİM SÛRESİ 13-) Ve kalelleziyne keferu li Rusulihim le nuhricenneküm min Ardına ev leteudünne fiy milletina* feevha ileyhim Rabbuhüm lenühlikennez zalimiyn;
Kafir olanlar (nefsani kuvveler) Rasûllerine (akıl) dedi ki: “(Ya) sizi Arz’ımızdan çıkaracağız yahut bizim milletimiz (içind) e döneceksiniz”... Rableri (hakikatlerine ait kuvveler) onlara vahyetti ki: “Zalimleri elbette helak edeceğiz”.
“Ayette Rab yerine niye direk akıl yazılmamış?” diye sorulup, bundan Rab ile aklın kastedilmediği ima edilebilir. Bu soruya cevap vermek için Rabbin Arş’ını, Rahman’ın Arş’a istiva etmesinin manasını iyi anlamak gerekir. Örneğin Rahman Arş’a istiva etti, yerleşti derken; Rahman ve Arş diye iki ayrı şey var da biri diğerine yerleşti manasında değerlendirmek yanlış olur. Rahmanın Arş’a istivası; Arş’ın Rahman’ın sıfatlarıyla sıfatlanması, Arş’ın Rahman’dan oluşması, Arş’ın Rahman işlevi görmesidir. Rahman’ın Arşı altı özelliği içinde barındıran Şuur’dur. Bu altı özellik/kuvve Rahman mertebesine aittir, Rahman mertebesinin sıfatları, özellikleridir. Bu mertebe işleviyle, bizim tarafımızdan Şuur’un özellikleri olarak değerlendirilir. Rahman’ın Arşı yani Rahman mertebesinin özelliklerinin Üssü/barınağı Şuur’dur..
Senin Rabbinin Arşı da sendeki Rab işlevinin Üssü’dür. Rab işlevinin Üssü ise senin tarafından Akıl olarak algılanır. Akıl sendeki Rab işlevine Üs olarak görev yapar. Rab işlevi sende Aklından açığa çıkar. Araca(Akıl) değil, işlevine(Rabb) dikkat çekilmek istendiğinden ayette Akıl denmemiş Rab denmiş, Aklına işaret etmek için ise RabbiNin(Rab işlevinin) Arşı(Üssü) denmiştir. Bundan dolayı yukarıdaki ayette Rabbin Akıl/Kalb(Şuur) olarak parantez içi yorumu ufuk açıcı, yol gösterici, yakınlaştırıcı, kendimizden, gerçekçi güzel bir açıklamadır…
Hakkı/gerçeği ya kendimize yakın edecek, kendimizde bulacak, gerçek’leştireceğiz; ya da uzak edecek, lafıyla oyalanacak, hayalini kuracak, duygusallıkla avunacağız. Ama şunu kesinlikle aklımızdan çıkarmayalım: Hakk gerçek demek, gerçeğimizde aramamız gereken! ALLAH Bil-Hakk(Hakikat/gerçek olarak, Hak kendinde olarak) seni yarattı, o halde O’nun esmalarının karşılığını kendi gerçeğimizde, anda bulalım. Cesur olalım, kendimizde bulalım, manayı kendimize yakın kılalım. O’nu hayal etmektense(hayal saymaktansa), Hakk etmek(gerçek kılmak) daha doğru...
***
ALLAH’a, Rahman’a, Rabbe… küfr etmek abuk-sabuk sözler söylemenin ötesinde bir mana içerir. Küfr örtmek demektir. Örneğin Rabbe küfr etmenin asıl manası; Rab işlevini kendinde örtmek, bilgisini kendinde açığa çıkaramamak, bu işlevlerin farkına varamamak demektir. Aslında herkes her an bu esmaların işlevini kullanır; kimisi bilerek, kimisi bilmeyerek; kimisi az, kimisi çok; kimisi yararına, kimisi zararına kullanır. İnsan hayrına dua ettiği gibi, şerrine de dua eder, bilmeden...
Şuurunun/Aklının özelliklerini negatif/olumsuz manalar üzerinde işleten elbette bunun cezasını otomatik olarak, yanlış kullanımının getirisi olarak yaşar. Şuur’unun/Aklının Rab işlevini pozitif/olumlu manalar üzerinde işleten ise elbette bunun mükafatını otomatik olarak, doğru kullanımının getirisi olarak yaşar. Düşüncenin gücünü, sözün gücünü, fiilin gücünü fark eden; düşüncelerin söze, fiile yansıdığını fark eden, ilk iş olarak düşüncelerini düzenler, güzelleştirir. Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel yaşar.
Her ikisinde de hayır olmakla birlikte, güçlü mümin zayıf müminden evladır, daha etkilidir, hakikate daha yakındır. Güç ALLAH iledir, Rahman iledir, Rab iledir; ötendeki değil, ÖZ’ündekiyledir, Kendindekiyledir. İlimledir, Bilgiyledir. Zamana küfr etmekse; zamanın gerisinde kalmak, zamanın gereklerini göz ardı etmek, zamanın ilmine sırtını dönmek, zaman ile yenilenmemek demektir. Ya eskiyeceğiz, ya da yenileneceğiz. O her an YENİ bir oluşta olduğuna göre biz müminlere de YENİlenmek yakışır. Aksi halde bizim kafamızdaki ismini ALLAH lafsıyla ile etiketlediğimiz zannımız; Kur’an’daki ismi ALLAH olanın karşılığı olmayacaktır…
O tüm esmaları ile sende, Sen olarak işlevde… Sen bir Şuur’sun, Rahman’a Arş olan; Sen bir Akıl’sın Rabbine Arş olan. Rahman’ın Üssü’de sende, Rabbin Üssü de sende. Rahman işlevi Şuur denen Üssünde, Rab işlevi Akıl denen Üssünde. O’nun(Hu/He) her esması Vücut(Vav) bulur Varlıkta(Elif) İlmiyle(Lam)/HUVEL(He, Vav, Elif, Lam). Öyleyse esmaların karşılığını Bilimi de yanımıza alıp kendimizde bulalım.
Bedenimizin Arşında/Üstünde Kafamız var, kafamızın içinde beynimiz. Rahman Arş’a istiva etti ayetini bir de bedene yaklaştırıp bu açıdan değerlendirip, beyne istiva eden kuvveleri tanımaya çalışalım. Rabbin Arş’ını bir de beynimizin Rab işlevi gören özelliklerini tanıyarak anlamaya çalışalım. Beynimizden açığa çıkan düşüncelerin, dilimizden, elimizden çıkanların geleceği yaratmadaki faktörünü fark edelim. Duyular ile beyinde oluşan yaratma işlevini fark edelim. Tüm esmaların talim edildiği Adem’in soyundan iken, ALLAH esmaları ile bizi var etmiş iken; bazı esmalardan(örneğin Rab esması, Rab işlevi!) mahrum olduğumuzu kim iddia edebilir. Uzağı yakın eyleyelim, söze can katalım, karşılığını hayatta bulalım…
İnşaALLAH devam edecek…