Tercih

24.03.2010 / mert kılıç / mslmert@gmail.com
mert kılıç

Bir bebeğin dünya getirilme kararından, başlayıp ömür boyu sürdükten sonra, ömrünün sonunda defnedileceği mezarlığın seçimine kadarki süreçlere baktığımızda, fark ediyoruz ki kendimizde bulsak ta, kendimizi önce cüz kabul edip, sonrada cüzi irade yok diye kabul ederek bulamasak ta, hayat tercihlerden ibaret. Doğru olan bu tercihleri yaparken, sonucundan razı olacağımız şeyleri mi seçmektir, yoksa hangi tercihin ne sonucu olursa olsun, bu sonuçtan razı olabilmeyi becermek midir bilemiyorum. Sadece neleri nasıl seçiyoruz ve sonucu ne oluyor, bir örnek ile sizlerle paylaşmak istiyorum kendimce.

Diyelim ki birisinden dünyevi yaşamda asla duymak istemeyeceğimiz, egomuzun asla hoşuna gitmeyecek bir hakaret işittik. İşte bu sırada o kişiyi ve fiilini kendimizde açığa çıkan ya da gaybımızdaki Allah' tan, gayrı görürsek şirkteyiz, “Müşrik”iz. Ve bu görüşümüz devam ettiği müddetçe ebediyen cehennemdeyiz, yanıştayız...

Eğer ki bu durumla karşılaştığımızda, refleks olarak, hissederek olmasa bile, içimizden gelen bir ses/düşünce/resul/uyarıcının, Allah' tan gayrı olmadığı, kainatta sebepsiz hiçbir mevcudatın ve fiiliyatın olmadığı hitabını işitip, buna inanıyorsak, iman edenlerdeniz “Mümin”iz. Ve bu özelliğimizle cennet yaşamına namzediz, yanışlarımızı söndürüp, feraha çıkmaya başladık...

Bundan sonra eğer ki iman ettiğimize, kelimeyi şahadetteki gibi, bizzat şahit olarak yaşayabiliyor ve bu yaşamı, düşünmeye ihtiyaç duymadan, , adeta refleks gibi, tam bir teslimiyet ile, vehimsiz olarak sürdürebiliyorsak “Müslüman”ız. Ebedi cennet yaşamı...

Ancak iman ettikten sonra ya da bunun öncesinde, o içimizden gelen  ses/düşünce/resul/uyarıcının hitabından sonra, gerek uygulamasının zor olduğunu düşünmemizden, gerekse başka türlü düşüncelerimizden ötürü, bu uyarıyı önemsemeyip, geçiştirerek, ego kabulümüzü sürdürmeyi seçerek, bu gerçeği örtersek, “Kafir”iz. O anda ya da kısa vadede/dünya yaşamında bir yanış hissetmesek bile, bu davranışın sonuçlarının katlanarak artması ile gelecekte/uzun vadede/ahirette büyük bir hayal kırıklığı ve azaba duçar olacağız.

Ya da daha da kötüsü ile o söz konusu uyarıyı bir bakımdan mantıklı bulurken, uyarı esnasında, uygulama kararı verirken, sonra gerekli önemi göstermeyip, vazgeçersek, yada tam tersi şekilde davranırsak, neticede inandığımızla uyguladığımız birbirinden farklı olursa elim bir azap, yaşarız. “Münafık”ızdır ve yanışımız en kötülerdendir, ateşin en dibindeyizdir, çünkü daha ahirete/sonraya kalmadan, o andan itibaren yanmaktayızdır. İkiyüzlü olduğumuzda acıyı da iki türlü çekeriz. Hem müşrikler gibi şirkteyizdir ve birimsel benlik kabulünün getirdiği yanmayı yaşarız, hem de resulün uyarısını işittiğimizden ve kafamızdan atamadığımızdan, o uyarının gereğini yerine getirememenin yanmasını...

Bununla beraber, daha bu süreçler ile karşılaşmadan önce, karşılaşacağımıza iman edip, aklımızı işletme ve korunma seçeneklerimizde vardır. Örneğin yaşanılan hadiseleri analiz edip, sonucunda hakikate uygun bir sentez elde edebilirsek, o hakaret bize gelmeden önce, gelebileceğini düşünüp, gelmemesi için önlem alarak korunabiliriz. Böylelikle “Müttaki” oluruz. Hatta bunu daha da ilerletirsek, aklımızı işletirsek düşünürüz ki; aslında zaten şer diye algılanacak bir şey yokken, o şer diye algılanabilecek hakarete maruz kalmaktan korunmuş olmakla, belki birimsel benlik algımızı zayıflatmak bir yana, daha da beslemiş olacağız. Dolayısıyla asıl bu durumdan korunmanın daha doğru olacağını düşünerek, tercihimizi hareketten değil, birimsel benlikten korunmak olarak kullanabiliriz.

Neticede önceki iki yazıda da (korunma-iman etme) üzerinde durulduğu gibi, Kuran’ da geçen hiçbir ayet yada kelime gereksiz, geçilmiş yada bizden gayrı değildir. Hepsi bizde her an mevcuttur, kendimizde bulabilirsek...

Bununla beraber konuyu, bir örnek daha paylaşarak kapatmak istiyorum...

Duyduğu ezan sesi sonrası, davete icabet etmek üzere camiye giren bir genç, içeride girdiğinde cemaatin ayrı ayrı sünneti kılmaya başladığını görünce, arkalarında kendince uygun bir mekana doğru yöneldi. Tam niyetini fiile geçirmek üzere Tekbir getirecekken arkadan, yaşlıca biri, camiye giriş çıkış engellenmesin diye uyarmak üzere, kenara çekilmesini işaret ederek seslendi gayet çekincesizce;
-Püüüssssttt, pıışşşşşşhhhh diye...
O anda, verilebilecek bazı tepki alternatifleri dolaşmaya başladı gençte. Bunlardan bazıları;
* Adama bak ! Hayvana mı sesleniyorsun kardeşim...!
* Adam kendi hayvan, o gözle herkesi kendi gibi görüyor, bırak sen insanlığını göster...
* Bu hitap bana geldiğine göre; hala daha hayvanlıktan çıkamadığım ayan beyan dışarıdan belli oluyor demek...
* Bunu söyleyenin hakikatı belli,söz de haktır. Eyvallah. Razıyım ben adamdan da, söylediğinden de, kendimden de…
* Eyvallah doğrudur kendi adıma da razıyım, onun da razı olması için dediğini güzel bir gülümseme ile yerine    
  getireyim, hem kötülük algılaması varsa, iyilikle savılmış olur, hem de belki ibret alır...
* Herkese kendi anlayacağı dilden, hitabınca seslenerek dikkatini çekeyim. Çıkışta aynı seslenme üslubunu kullanarak,     
  Şşşşhhhuuu, pııışşşhhhttt… Allah kabul etsin diyeyim..vb…  

İşte görüldüğü gibi olaylara, hadiselere en az bu kadar değişik şekillerde bakabilmek elimizde. Buna ister idrak seviyeleri diyelim, ister nefs mertebeleri fark etmez. İş tamamen sonucu yaşanacak Tercihlerden ibaret...