Uyandırma Seansı

04.05.2010 / mert kılıç / mslmert@gmail.com
mert kılıç

Bize ve yaşadığımız zamana göre gayb olan ilim, gün geçtikçe açığa çıkıyor. Açığa çıkıyor diyorum, çünkü ilmin ilerlemesi söz konusu değil. Bilim insanları aslına mevcut olan (yaratma bitmiştir), ancak farkına varılmamış, genel tarafından keşfedilmemiş bilgileri, gün ışığına çıkarıyorlar. Asırlar önce Resulullah tarafından uyarısı yapılan bir çok konunun, gün geçtikçe yeni yeni keşfedilişlerine şahit oluyoruz. Şükür ki; sonunda varlık dediğimiz tüm mevcudatın, dışımızda değil de, bizzat bizde olduğunu keşfettiler. Oysa bu sonuca; bırakın Resulullah zamanını, O’ ndan binlerce yıl öncesinde bile varılabilirdi... Nasıl mı ? Her zamanki gibi basit bir yöntemle; geçen haftaki yazıda girişi yapılmış rüya örneği ile... (http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/merteksanir.html) Rüya olayını iyice irdeleyelim şimdi.

 

Gerçek kabul ettiğimiz yaşam sürecimizde, algıladığımız görüntüleri, kokuları, tatları ve dokunuşları, dışarıdan geliyor diye düşünürüz. Oysa, geceleyin karanlık ve sessiz bir odada, bedenimiz hareketsizken, gerçeğinden ayırt edemediğimiz görüntüler, sesler ve hareketlerle yaşarız rüyamızda. Uyandığımızda biliriz ki, ne gördüğümüz yerlere gitmişizdir, ne de yaşananların hiç biri gerçek dediğimiz yaşamda gerçekleşmiştir. Rüyayı ve içindeki evreni oluşturan bizizdir, her ne kadar o evrenin içinde; izafi birimsel bir vücudumuz olsa da... İyi güzel de, bu durum, neden gerçek dediğimiz hayat içinde geçerli olmasın ? İçindeyiz sandığımız evren, aslında neden bizim içimizde olmasın. Ve bu beden sandığımız halimiz, neden rüyadaki izafi bedenimiz olmasın ki ?

 

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” uyarısı, ne kadar da oturuyor dünya hayatına bu şekilde baktığımızda değil mi ? Buradaki ölümü, ille de fizik bedenimizin ölmesi değil de, tasavvuftaki “ölmeden önce ölmek” tabiri ile, yani ALLAH’ tan ayrı bir birim sanımızın ölüşü, olarak düşünelim. O zaman fiziksel ölüm gerçekleşmeden, rüyadan uyanma ihtimalimiz var. Bir de bunun tersini düşünebiliriz; Fiziksel olarak ölsek bile, ayrı bir birim olma kabulümüz ölmemiş olabilir. Bu da cehennemin müşriklerle dolu olmasının açıklamalarından birini oluşturur. İşte bu söz konusu ölüş kavramının sonrasını, yine bir çok ayette geçen “Sonra dönüşünüz Biz’ edir / Rab’ binizedir / ALLAH’ a dır / O’ nadır” versiyonları ile değerlendirmek gerekir aslında.

 

Resulullah' ın, söyleminde “Dünya’ nızdan” kelimesini tercih etmesi, her birimin farklı bir rüyada olmasındandır bu bağlamda. Birimsel varlık boyutundan baktığımızda, herkesin rüyası farklı. Rüyasındaki Resulullah' ları da kendilerine göre, dünyalarına göre farklı. Yani dışarıda mutlak bir Resulullah olduğunu farz etsek bile, O' nun her hareketi ve her söylediği, herkese özel olmak kaydı ile farklı anlaşılıyor. Aynı hareketi, her bir birim kendine göre anlamıştır. Hatta bırakın herkesin Resulullah' ının farklı olmasını, ALLAH tanımı bile farklı. Şimdi burada şöyle bir çözümleme yapalım. Olaya, ya gerçekten de kendi dışımızda da birimlerin var olduğu ve her birimden açılan bir evren olduğu şeklinde bakacağız, ya da sadece tek BEN üzerinden giderek, var dediğim bütün evrenim, Bende, dışarıda hiçbir şey yok olarak bakacağız. Her birim ve onların Rab’ leri...vs. hep Benim evrenimdeki, BENde potansiyel olarak mevcut olan özelliklerin (esmalar) somutlaşarak, birimler halinde zahir olduğu kabul ederek. Bunun seçimini size bırakıyorum. Şimdi bu seçiminizi yaptıktan sonra devam edelim.

 

Rüya sahibi, yani rüyayı kendinde oluşturan ALLAH' tır demeye biraz çekiniyoruz. Keza rüyayı, uyku ile bağdaştırıyoruz ve Ayetel Kürsi’ de geçen, ALLAH uyku/uyuklama dan münezzeh oluşuna takılıyoruz. Oysa ben bu uyumama olayını, herhangi bir yorgunluk ve dinlenme ihtiyacı olmaz anlamında ve her an duraksamadan, bilinçsiz duruma düşmeden, pasifize durumda kalmadan, her an aktif olması olarak algılıyorum. Yani her an “La havl ve La Kuvvete illa Billah” geçerlidir olarak. Durmaz, bir şeyle sınırlı kalmaz, her an yeni bir Şen de olması olarak. Yani rüyayı beşeri anlamdaki değerlendirme olarak algılamıyorum. Siz buna kendinizi rahatlatmak adına, isterseniz eskilerin dediği gibi hayal deyin. Şimdi rüya sahibi/rüyayı/alemi oluşturan ALLAH ismi ile işaret edilen. Sonsuz değişik şekilde rüya potansiyeli mevcut. Bunlardan sadece bir tanesi seçiliyor ve potansiyel olan, sonsuz ihtimalli olan dalgasal yapı, bu seçimle parçacık özelliği gösteriyor, soyut somuta indirgeniyor, batın, zahir olarak seyrediliyor. ALLAH bu görülen rüyadan ibaret mi ? Asla ! Rüya O'ndan gayrı mı ? Asla! Ne diyor Musa' ya, sen beni göremezsin ! Görmek demek, algılamak demek, şahit olmak demek, bunun için zahir olmalı. Oysa ALLAH zahir ile kısıtlanamaz. Çünkü tamamı zahir olsa, batın özelliğini kaybeder ki bu da muhal olur. Dolayısıyla zahirle kayıtlayamayız. Parçacığa takılı kalmamalıyız.

 

Şimdi bu bakış açısıyla olaya tekrar bakalım. Artık biliyoruz ki, rüya örneğinde olduğu gibi, dışarıda dediğimiz tüm varlık/evren hepsi tamamen BEN de. Bununla beraber, bu evrenimizdeki izafi BEN dediğimiz, şu dünyada algıladığımız fiziksel bedenimiz de, bu BEN den gayrı olmamakla beraber, o BEN' in özelliklerinin OKU’yucusu, Yazıcısı. (Alak ve Kalem sureleri. Önce oku, sonra yaz uyarısı) Biz, BEN derken kendimizi sadece o izafi ben ile sınırlarsak; tercihlerimiz, özel isteklerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, iyilerimiz, kötülerimiz, pis ve temizimiz, hayır ve şerrimiz olacaktır. Oysa, yaşamımızın bir rüya olduğunu fark edersek, kendimizi ve alemi bu rüyayı oluşturan, BEN gözüyle seyreder ve olayları buna göre değerlendirip, buna göre yaşarsak, o izafi ben sınırlamasından kurtulup, ALLAH bakışıyla bakar, ALLAH ahlakı ile ahlaklanabiliriz.  Yani tabiri caiz ise, kendimizi sobanın içinde yanan odun olarak algılamazda, sobayı ve odunu oluşturan, odunu sobaya atıp, tutuşturan ve karşısına geçip seyreden olarak algılarız. Yanan “odundur” çünkü. Artık iyi, kötü, çirkin, güzel..vs. tanımlamalarının taraflarından biri olma kısıtlılığından kurtulmuş olup, bu beşeri değerlendirmeler kaydından çıkıp, her birinin kendimizdeki bir özelliğin açığa çıkışı olarak seyredebiliriz.

 

Artık ne kötü olan bir ben vardır, ne de kötü olan bir evren, bir alem. Zaten Resulullah' ın olduğu bir alem, kötü olabilir mi ? Şimdi burada Resulullah deyince ve rüyadan da konuşunca, aklıma bir konu daha geliyor. Vahiy ilk 6 ay rüyada geldi deniliyor. Bundan ne anlıyoruz ? Evde, yatağında uyurken falan mı geliyordu yani bu vahiyler ? Hani Hira' da gelmişti ? Cebrail “OKU” demişti, sıkmıştı... Yoksa Hira' dayken uykuya dalmıştı ve 6 ay boyunca hep bu şekilde uyuduğu zamanlarda vahiy gelmişti diye, yada türevleri şeklinde mi anlamalıyız..? Elbette, dileyen kendince istediği gibi algılayabilir ve kendine göre %100 haklıdır/doğrudur da dünyasında... Ben, buradaki vahyin rüyadayken gelmiş olmasını; biraz önce anlattığım örnekteki gibi, rüya içinde, kendini rüyanın bir öğesi olarak kabul ederken vahiy geldi olarak anlıyorum. Yani ilk 6 ay boyunca bu kabul edişle, Okuyabilenlerden değilim hali ile başlayıp, Okuyan haline geçme aşamasından bahsettiğini, daha da açığı ile kendini Rüya' nın öğesi olarak kabul edişinin, bu sürede değişerek; kendinin rüyanın sahibi, oluşturucusu olduğu farkındalığına bürünerek devam etme sürecini anlattığını düşünüyorum, en azından şimdilik. Elbette doğrusunu ALLAH/Resulü bilir.

 

Şimdi rüya sahibisin ve oluşturucususun diyorum, her şey sende diyorum, ısrarla beyninde demekten kaçınıyorum. Çünkü beyinle de kayıtlayamayız. Beyin de SEN de... Yani sonuçta beyin zahirleşmiş bir olay, kayda girmiş. Dalgasalın, parçacık özelliği olarak açığa çıkmış hali. Beyin öldü, et çürüdü ne olacak ? Her şey yok mu olacak ? Ahiret nerede, sonsuz sınırsız, Hay, Kayyum nerede ? O zaman; nasıl ki rüyadaki izafi bedenimiz, rüyayı okuyan, soyutu somuta çevirip, seyredip, yaşayan bir okuyucu, zahir edici ise, beyin de aynı şekilde, içinde dilenilen her şeyin mevcut olduğu TEK ve BÜTÜN olan soyut bir RUH' un, okuyucusu somutlaştırıcısı, seyir ettiricisi diyebiliriz. Bu okuma ile zaman algısı ve mekan algısı oluşuyor. Peki sadece okuma mı ? Hayır, aynı zamanda okunan her şey yazılıyor, kayıtta ediliyor. Ve gerektiğinde, zamanı oluşturan ilk okumadan farklı olarak, zamandan bağımsız olarak bu kayıtlardan yine okuma ve seyir yapılabiliyor. İşte bu okuma rüyanın gidişatını oluşturuyor, kendini izafi ben olarak tanımlayarak olaya bakarsan. Ya da rüyayı oluşturan bakışıyla bakarsan, okuyucunun/beynin/izafi benin okumasıyla oluşturduğu zaman algısı kaydında olmadığından dersin ki, okuyucu şu anda belli olan sonucun şu noktasında (kader). Oluşturuyor değil, oluşmuşu okuyor, yaşıyor...

 

Bir başka konuda vücuttan çıktım, astral seyahat yaptım diyenler ile ilgili. İşte buradaki olay; Kişinin rüya içinde iken, kendinin o okuyucu olan izafi ben olduğu kabulünden kurtulmasının, basit bir deneyimi. Bedenimi dışardan gördüm, şu şehre gittim, bu ülkeye gittim, hatta dünya dışına, güneş sistemi dışına çıktım denilen olay; Kişi bilinçli ise gerçek yaşam dediğimizin, rüya olduğunun farkındalığına ermesi ile alakalıdır. Aslında gene rüya içinde. BEN, dışında gittiği bir yer yok. Kendindeki alem içinde, izafi ben ile sınırlı okuyucu kabulünden sıyrılıp, başka şekilde bedende okuma yapmaktadır. Kendindekini, dışarıda algısıyla müşahede ettiğinden, dışarı çıktım diyordur. Yoksa hepsi gene o mutlak BENin bir rüyasının içindedir. Şimdi Resulullah' ın miracı geldi aklıma. Kimisi diyor ki; Yok aslında bu yolculuk rüyasında ya da haylinde oldu. Kimisi de diyor ki; Yok canım, gerçekten fiziki bedeni ile gitti. Yukarıdaki açıklamaya göre, her ikisi de doğrudur, söyleyenin olayı okuma mantığına göre... O' nun rüyayı oluşturan, alemi oluşturan olarak kendini seyrettiğini düşünen ve olaya bu açıdan baktığını kabul ederek söyleyen, doğru söylemiştir. Bu yolculuk, söz konusu rüyasındadır. Hayalindedir, alemlerin aslı hayaldir kabulü ile. Ama rüyayı gerçek kabul eden, kendini ve Hz. Muhammed' i rüyadaki izafi ben gibi, birimsel beden olarak kabul edip, alemi rüya değil de gerçek kabul eden, madde kaydındaki kişiye göre de, fiziki yolculuk yapmış olması doğrudur...

 

Evet, sen rüya sahibisin unutma. İster bu frekansla bak, ister okuyucu/yazıcı olan düşük frekansla;
“Nasıl bakarsan öyle görürsün.” (Hz. Ali (ra))
“Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” (Bz. Said Nursi)
“Kardeşim, sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin, gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.” (Mevlana C.R.)

 

Bunlar tamamen benim dünyamda şimdilik böyle. Biliyorum ki; dediklerimi herkes yine kendi dünyasına göre algılayacak. Kimisi Elif’i görüp mertek sanacak, kimisi ise mertek hükmünde kalan dediklerimi okuyup, Elif’ i müşahede edecek. Hepinize de Selam olsun...