Allah’ın “dışımızda yada içimizde tanrı manasında bir ilah” olmadığını, çok şükür öğrendik. Bu en önemli temel bilgiyi bize karşılıksız sunan, o yüce gönüle(A.H.) sonsuz teşekkürler. Allah hoşuna gideni cennete, hoşuna gitmeyeni cehenneme atan ötemizde bir tanrı değil. Tanrı manasında işlev gören böyle bir ilah yok. Oluşum bizim dışımızda cereyan etmiyor, oluşuma dıştan müdahale eden bir tanrı yok. Her zerrede hükmünü icra eden Allah Sistemi var. Allah’ın Sistemi de esmaları üzere işliyor, esmaları ile var olan insan ve alemlerde.
Gerçek bu olunca, insana zulmeden acımasız bir tanrı veya insana piyango dağıtan duygusal bir tanrıya yer yok, Allah Sistemi’nde. Allah Sistemi’nin çalışma mekanizmasına uygun yaşam içinde olanlar rahata eriyor, aksi yaşam içinde olanlar kendilerini sistemin dişlilerine kaptırıyor. Önemli olan Allah’ın Sisteminin işleyen kurallarını bilip, bu yönde korunma tedbirleri almak ve bu işlevi yararımıza kullanabilmek. Allah kimseye zulmetmez ama insan Sistemi Oku’yamayıp gereğini yaşamadığı için kendi kendine zulmeder,. Dışımızda bir tanrıdan medet ummak, boş hayaller kurmak, zanna tabi olmak, işleri ona havale etmek, çalışmadan beklentiye girmek “olmayacak duaya amin demek” gibi anlamsız bir avuntudur.
Kur’an-ı Kerim’de “La ilahe” ifadesi ile yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi Allah’ın bir “tanrı ilah” olmadığı defalarca tekrarlanmıştır. Sistemde tanrı ilah yok, yani dışımızda veya içimizde yer alan ikincimiz olan öte bir varlık yok. Burada şu “içi-dışı-özü” kavramları üzerine kısa bir açıklama yapmak faydalı olacaktır. Şöyle ki; öz içi demek değildir. Bir şeyin dışı vardır, içi vardır ayrıca bir de özü vardır. Örnek vermek gerekirse; bir karpuzun “dışı” kabuğudur, “içi” yenen kısmı ve varsa çekirdekleridir, “özü” ise dışı ve içinin yani karpuzun hücresel, atomik, enerjisel… boyutsal derinliğidir. Bundan dolayı “özü” ifadesi ile “içi” ifadesi birbirine karıştırılmamalıdır.
“Dışı ve içi” ifadeleri ikilik çağrışımları yapar. Ama “özü” ifadesi ikilikten uzaktır, tekliğe doğru yol alır. Bir şeyin özünden bahsedilirken, artık o şey ortada yer almaz. Örneğin hücre boyutundan bahsediliyorsa, burada madde yoktur. Atom boyutundan bahsediliyorsa, burada hücre yoktur. Enerji boyutundan bahsediliyorsa, orada atom yoktur. Yani ikilik olmayan öze doğru bir yolculuk başlamıştır ki bunun sonu da tekliğe varır. Dışı ve içi ifadelerinde öteleme, özü ifadesinde ise özümseme vardır. “Özümüzdeki Allah” ifadesini de bu anlamda değerlendirmek ve doğru bir ifade olarak kabul etmek gerekir.
Sistemde tanrı manasında bir ilah varlık yoktur. Ama sistemde Kur’an-ı Kerim’de geçen “İlah-un Vahid”in bir işlevi vardır. “İlah-un Vahid” ifadesindeki “İlah” ifadesi bir tanrı ilah varlığa işaret etmez. Vahid ise sayısal bir tekliğe işaret etmez. Bu ifade “İlah-un Vahid” şeklinde sistemde işleyen bir işlevin kaynağına işaret eder.. İlah kelimesinin Vahid ile birleşik yazılmasından(“İlah-un Vahid” şeklinde); ilahlık işlevinin Vahidiyet mertebesinden kaynaklanan bir işlev olduğunu anlıyoruz. Bunun getirisi ise Vitriyet mertebesinde yaşanır.
***
Ahmed Hulusi’nin eserlerinde yer alan Vahidiyet açıklamalarından bazıları:
Nefs bilinç olarak, "Mardiye" düzeyine geldiği zaman, Vâhidiyet mertebesinde kendini bulur. Vâhidiyyet mertebesinde kendini tanıyan Nefs,ilâhi vasıflarla kendini tanır."Hayy"dır, "Alîm"dir, "Mürîd"dir, "Kâdir"dir, "Semi"dir, "Basîr"dir, "Mütekellim"dir.(Bilincin Arınışı/Velayet Kemalatı)
Vâhidiyet mertebesinde "Tek"lik âleminde geçerli ilim ise, Aklı Evvel’in ilmidir. İlim sıfatından kaynaklanan bu ilim, esmânın mânâlarını ihtiva eder. Bir diğer ifade şekliyle, "TEK"in sahip olduğu özelliklere olan ilmidir, de denilebilir.(Gavsiye Açıklaması/ Rü’yet, İlimdir!)
Vâhidiyet mertebesinin yaşamı olan mardiyye bilincinde, varlıktaki tüm sûretler, o bilincin organları gibidir ve tümünde tasarruf eden O bilinçtir!..(Gavsiye Açıklaması/İrfan Mertebeleri Hürriyet)
"Vâhidiyet" mertebesi "Nefs" ile kâimdir. "FERD"dir "Nefs"!.."Ahadiyyet", "eniyyet" dolayısıyla "vâhidiyyet" mertebesine tenezzül eder ki, "Ferd" ismiyle tanınır…(Gavsiye Açıklaması/Vitriyet/Vahidiyet/Ahadiyet)
Ceberût âlemi, Vâhidiyet mertebesidir ki, esmâ ve sıfata tekâbül eder. Zâtî sıfatlarla ve esmâ yollu kendini tanıma, seyretme mertebesidir bu mertebe…(Gavsiye Açıklaması/ Hedef Zat’tır)
Yâni, insan isminin müsemmâsı olan mânânın , o zamanda henüz varlığı yoktur!..Bu hangi zamandır? Bu zaman değildir!..Boyuttur!..Zaman başkadır; boyut başkadır.. Burada anlatılan zaman değil boyuttur! Sıfat mertebesi dediğimiz, ”Vâhidiyet” mertebesinde, mevcut vasıflarıyla kendisinin olması hâli..Bu boyutta henüz isimlerin mânâları söz konusu değil.. (İnsan Ve Sırları 2/Ademde Allah’ı Seyir)
Vâhidiyet, varlığın, TEK varlığın, kendini bilmesidir!.. Sıfat mertebesidir.. Burası; Ceberrût Âlemi`dir. (Kendini Tanı/Hakk’ı Görmek Hakkında)
“Esmâ terkipleri izin verirse, “Kadir süreci” içinde kişiler kendi hakikatları olan melekût boyutunu anlayabilir; ve RUH adı verilen, Vahidiyet mertebesinin izhar oluşunu, hissedip yaşayabilir; ki yaşayan yalnızca KENDİSİ’dir”… diye yorumlayabilir miyiz bu âyeti. (Mesajlar/Mesaj – 82)
Kur’ân-ı Kerim`de “İnna….” lardaki “Biz” lâfzının kaynağı olan “Âlâ-i illîyin”in varlığından bîhaber mukallit, ne bilir “hakikati Muhammedi” ismiyle işaret edilen ve “RUH” isimli melek diye bahsedilen Vahidiyet mertebesinin ne olduğunu!. (Mesajlar/Mesaj – 85)
***
Yaptığımız alıntılardan da görüleceği üzere Vahidiyet mertebesinin SIFAT mertebesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu sıfatlar ise; ."Hayy", "Alîm", "Mürîd", "Kâdir", "Semi", "Basîr" ve "Mütekellim"dir. İlah-un Vahid” ifadesi ile de bu en temel esmalar olan sıfatların ilahlık işlevine işaret edilmektedir. Diğer tüm esmalar bu en temel esmalar olan sıfatların kontrolü altında olarak açığa çıkarlar. Ve açığa çıkan bu esmalardan da nihayette Rububiyet mertebesi aracılığı ile ef’al/fiiller alemi hasıl olur. Yani, “İlah-un Vahid” ifadesi ile, “Ötenizde bir ilah yok ama özünüzde bu ilahi sıfatlar var, bunlara yönelin, bunları kendinizde açığa çıkarın” mesajı verilmektedir.
Konuyu anlaşılması için dua örneğiyle açıklamadan önce; “dua nedir?” sorusuna cevap olması için, Ahmed Hulusi’nin “Dua ve Zikir” kitabından yaptığımız alıntıları aktaralım:
“DUA, insanın varlığındaki ilahî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir!..Bu sebeptendir ki; insan, tam bir konsantrasyon ile DUA edebildiği anda, imkânsızmış gibi görünen pek çok şeyin gerçekleştiğini farkedebilir.İşte bu yüzdendir ki, insanın en güçlü silâhı DUA`dır.(“Dua Nedir? bölümünden)
DUA esas itibariyle, beynin "yönlendirilmiş dalgalarıdır`".Evrenin ilk oluşumu, Allâh tasavvurunun, ilim boyutunun enerjiye ve kuantsal yapıya dönüşümü ile meydana geldiği gibi; insanın bütün istek ve arzuları dahi, bilincin ilim boyutundan kaynaklanan istek ve arzularının beyinin yönlendirilmiş dalgalarıyla yoğunlaştırılması suretiyle meydana gelir.(“Duanın Şekli” bölümünden)”
Dua yönlendirilmiş beyin dalgalarıdır, beynimiz her an belli manalar taşıyan dalgaları yayar ve alır. Yani insan aslında her an kendisi için yararlı veya zararlı sonuçlar doğurabilecek belli dalgalar içindedir, sürekli bu yayınlardan kapsamına girenlerden etkilenir. Duayı bir silah olarak bilinçli bir şekilde kullanıp; yararlı dalgaları kendimize çekmek, zararlıları da kendimizden uzaklaştırmak gerekir. Her şey dalgalar ile var olur, beyin de dalgalar yayar.
Beynin yaydığı bu dalgalar varlığın özündeki kuantum düzeyinde dalgaları etkileyerek, düşüncelerimizi fiiller aleminde karşımıza oluşum olarak çıkarır. (Bakara 284-Semavat’ta ne var ve Arz’da ne var ise Allah’ındır (O’nun Esmasının zuhurudur; Hakdır)... Nefislerinizde (enfüsünüzde) olanı açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla (B sırrınca) hesaba çeker/çekiyor... Dilediğini mağfiret eder (yakiyn nasip eder) ve dilediğine de azab eder... Allah her şeye Kadiyr’dir.)
Düşüncenin kullanımı üzerine yazılan dua ile tedavi, secret, çekim yasası, düşünce gücü vb. tüm yayımlarda kullanılan mantık hep bu mantıkdır. Kuantum düzeyindeki dalgasal gerçekliğin insanların hayatına sunulmasıdır. Düşünceye güç sağlayıp, bu yöntemlerin sonuç vermesi için; istenilenin olacağına kesin iman, kendini af etme, hayata şükür, olacağına teslimiyet yer almaktadır. Bu öğretilerde; inanmak, teslimiyet, şükür, bağışlanma gibi olgular yer alır, klasik anlayışta olanlardan farklı olarak bu olgular ötedeki birine değil, oluşa/olana yönlendirilir.Fakat, bu ilim ben eksenli olarak, yaratılmış evrene yönelip, sırf dünya hayatına dönük olarak değerlendirmesi kişiyi; “Tevbe 9- (Onlar) Allah ayetlerini (sıfatlarını) az bir baha (nefsani özellikler, dünyevi hazlar) mukabilinde (B sırrınca) sattılar da O’nun yolundan alakoydular... Yapmakta oldukları gerçekten ne kötüdür!.” ayetine muhatap kılar, ki bunu da dikkatlerden kaçırmamak gerekir.
Dua, müminin/inananın en büyük silahıdır. Dua’nın edilmesi için inanmak gerekir. Gerçekleşeceğine kesinlikle inanmayan zaten dua etmez. Gerçekleşeceğine inanmadığını söylese de denemek için dua eden az da olsa duanın gerçekleşeceğine inancı içinde taşıyordur. Aksi halde kesinlikle duanın gerçekleşmeyeceğine inansaydı duayı deneme yoluna girmezdi. Ama, duanın istediği şekliyle gerçekleşmesi de kişinin ona inanmasının gücüyle doğru orantılıdır. İnsan duasına inancı kadarını elde eder, kimse eli boş dönmez. İnancı ölçüsünde az yada çok ve er yada geç isteğinin karşılığını alır. Çünkü zayıf yada güçlü bir dalga yayınını sisteme sokmuştur(Seri-ul Hisab devrededir!) artık. Karşılığını da zayıf yada güçlü, er yada geç alacaktır. Ne zaman, kimden, nasıl geldiğini/geleceğini bilmese de ya bu dünya hayatında yada ahiret hayatında karşılığını alacaktır.
***
“İlah-un Vahid” ifadesindeki ilah kelimesini vücud olarak ele aldığımızda(Ki bu vücud konusunu “Allah’tan Başka Vücud Yok” adlı yazımızda açıklamaya çalıştık) “İlah-un Vahid” ifadesi ile kastedilenin aslında “Vücud’un Vahdeti” yani “Vahdet-i Vücud” olduğunu anlarız. Böylelikle Kur’an-ı Kerim’de “İlah-un Vahid” ifadesi ile “Vahdeti Vücud” a işaret edildiğini fark ederiz. Ve “Vahdeti Vücud” ile kastedilenin, Vahidiyet mertebesi yani sıfat mertebesi olduğunu anlamış oluruz. Ve bu mertebede henüz esma ve efal aleminin yer almadığını, bunlardan bir üst mertebe olduğunu görürüz. “Vahdeti Vücud”un, en temel esmalar olan sıfatlara işaret eden bir kavram olduğunu biliriz. Ve bu kavram ile sıfatların birbirinden ayrı olmadığının, sanki tek bir vücud gibi bir olduklarının açıklanmaya çalışıldığını anlarız.
Bu Vahidiyet mertebesinin RUH adıyla izhar olduğu mertebe ise Vitriyet mertebesidir. Vitriyet mertebesi kuantsal boyut olup; Vahidiyet mertebesinde kendisini sıfatlarıyla Ferd olarak bilenin, Ferd olarak yaşadığı mertebedir.Yani, Vahidiyet mertebesinde potansiyel olarak yer alan sıfatlar Ferd(Nefs, Ben) halini hissettirirken, Vitriyet mertebesi olan RUH denen kuantsal boyutta Ferd olarak yaşanır. Ve bu Vitriyet mertebesinde de nefsi küll olmaz, çünkü nefsi cüz kavramı yoktur ki nefsi küll olsun, sadece sınırsız tek vücud olarak Ferdiyet yaşamı vardır. Tabiki bu mertebeler özdeki boyutsal hallerdir, mekan ve zaman algısına düşüp bunları sıralı olarak gerçekleşiyor diye düşünmemek gerekir. Özde her an geçerliliğini koruyan mertebelerdir, birinin bitip de diğerinin başlaması diye bir durum söz konu değildir. “Öz mana”sı kapsamında bir boyutsallık vardır, mekan ve zamanı oluşturan dış-iç kapsamında değil.
Vahidiyet mertebesi(sıfat mertebesi, Ferd potansiyeli) sınırsız tekil bir vücud olarak RUH ismiyle izhar olur(Vitriyet mertebesi, Ferd yaşamı). Biz RUH denen bu yapıyı kuantum dalga denizi olarak, melekleri de kuantlar olarak değerlendiririz. Kuantlardan oluşmuş bir kuantum dalga denizi ile madde alemi var olur, var algılanır. Kadr Sure’si bunu çok güzel açıklar. (Kadr 4-Melaike ve Ruh Onun içinde tenezzül eder, (Bi)Rablerinin izni ile, her bir Emr’den 5-Selam’dır O, Fecr’in doğmasına kadar./Fecr’in doğmasına kadar Selam olmasının manası; madde aleminin algılanmasını sağlaması demektir.)
***
İşte Vahidiyet mertebesindeki sıfatlar(Hayy, Alim, Kadir, Mürid, Semi, Basar, Kelam) bu RUH denen yapıyı izhar eder(Vitriyet mertebesi). Bu RUH denen yapıda bu sıfatlar açığa çıkar. Yani, kuantum dalga denizinde bu sıfatlar açığa çıkar. Bu kuantum dalga denizi sınırsız tek bir vücuda sahip varlık olarak Ferd yaşamındadır. Sınırsız tek Vücud olan bu Ferd(Nefs/Ben sahibi varlık); canlıdır(Hayy), şuurludur(Alim), kudret sahibidir(Kadir), manalar içerir(Kelam), manalarını algılar(Semi), manalarını değerlendirir(Basir). Canlı, şuurlu, kudretli bir kuantum denizi ve onun algıladığı, değerlendirdiği bilgi paketleri olan kuantlar yani RUH ve ondaki melekler…
Madde alemindeki her şey, özlerindeki bu dalga yapıyla var olur, var algılanır. Yani, maddenin özü bir boyutta buraya yani kuantların yer aldığı kuantum dalga yapıya dayanır. Gerçek bu olunca, beyinden yayılan dalgalar gücü nispetinde bu dalga yapıyı etkiler. Bu canlı(Hayy) şuurlu(Alim) yapı, beyinden yayılan canlı(Hayy) ve mana yüklü(Kelam) bu dalgaları(kuantlar) algılar(Semi), değerlendirir(Basir) ve kudretiyle(Kadir) bir sonuç açığa çıkarır(Mürid). Açığa çıkan sonuç bu kuantum denizine dönen tüm kuantum dalgaların algılanıp değerlendirilmesiyle elde edilir. Yani, her şey topluca alınıp değerlendirilir, zıtlar nötürlenir, güçlü olanlar öne geçer ve güçlü bir şekilde açığa çıkar. (En`Âm 98-O’dur ki, sizi Nefs-i Vahide’den inşa etti... Müstekarr (zuhur neticesi istikrar bulma yeri)... Müstevda’ (emaneten kalma yeri)... Hakikaten biz, derinlemesine düşünüp iyi anlayan bir kavim için ayetleri tafsil ettik.)
***
Vahidiyet mertebesinin üstünde ise Ahadiyet mertebesi yer alır ki Zat’a dönük Ama’iyet yani Hiçlik mertebesidir. Burada sıfat, esma, ef’al yer almaz, Zat’a dönük Hiçlik mertebesidir. Vahdaniyet mertebesine ise “Vahüdül Ahad” ifadesi işaret eder ki Ahadiyet ve Vahidiyet mertebelerini kapsamına alır. Rahmaniyet mertebesi esmaların potansiyel olarak yer aldığı mertebesidir. Rahimiyet mertebesi bu potansiyelin açığa çıkarıldığı mertebedir. Melikiyet mertebesi ise açığa çıkmış bu esmaları Rububiyet mertebesi ile esma terkipleri oluşturmaya dönük bir mertebedir. Melikiyet mertebesi esma terkipleri oluşturan Rububiyet mertebesini meydana getirir. Allah Rablığını Melikiyetiyle sağlar. Abdiyet mertebesi esma terkiplerinin açığa çıktığı mahaldir, ef’al/fiiller alemidir, mevcudattır, kainattır, evren içre evrenlerdir. Allah ismi ile işaret edilen Uluhiyet mertebesi ise, tüm mertebeleri içine alan bir mertebedir. Birer cümle ile işaret etmeye çalıştığımız bu mertebelerin özellikleri yazmakla bitmeyecek kadar çoktur. Bu konularla ilgilenenlerin daha derin ve kapsamlı araştırma yapması gerekir.
Yazımızdaki kapasitemiz yettiği kadarıyla açıklamaya çalıştığımız ana konunun daha iyi anlaşılması için, Kur’an-ı Kerim’de geçen “İlah-un Vahid” ifadesinin yer aldığı ayetleri, tefekkürlerinize sunmak için aşağıya aktarıyoruz. Allah’ın Selamı üzerimize olsun….
BAKARA SÛRESİ
133-) Em küntüm şühedae iz hadara Ya`kubel mevtü, iz kale libenihi ma ta`büdune min ba`diy* kalu na`büdü ilaheke ve ilahe abaike İbrahîyme ve İsmaıyle ve İshaka ilâhen vahıden* ve nahnü leHU müslimun;
(Ey İbrahim ve evladlarının yahudi ve nasara olduğunu ileri sürenler) yoksa siz “mevt”in Ya’kub’a gelmesine şahidlermiydiniz?... Hani o, oğullarına “Benden sonra neye ibadet/kulluk edeceksiniz?” demişti... Onlar da: “Senin ilahına (meydana getiricine) ve senin babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın, ilah’un vahid olan ilahına kulluk edeceğiz... Biz O’na müslimleriz”, dediler.
BAKARA SÛRESİ
163-) Ve ilahüküm İlah’ün Vahıd* la ilahe illâ HUverRahmanurRahîym;
(Ey insanlar) sizin ilahınız, İlah’un Vahid’dir (mutlak tek’tir)... (O halde) ilah (gayrı vücud) yoktur; ancak HU (ki O) Rahman’dır, Rahim’dir.
NİSÂ SÛRESİ
171-) Ya ehlel Kitabi la tağlu fiy diyniküm ve la tekulu alellahi illel Hakk* innemel Mesiyhu Iysebnü Meryeme Rasûlullahi ve KelimetuHU, elkaha ila Meryeme ve ruhun minHU, fe aminu Billahi ve RusuliHİ, ve la tekulu selasetün, intehu hayren leküm* innemAllahu ilahun vahıd* subhaneHU en yekûne leHU veled* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve kefa Billahi vekiyla;
Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin... MeryemOğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir... O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)... O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat etmeyin)... Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin... Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir.
MÂİDE SÛRESİ
73-) Lekad keferelleziyne kalu innAllahe salisü selasetin, ve ma min ilahin illâ ilahun vahıd* ve in lem yentehu amma yekulune leyemessennelleziyne keferu minhüm azabün eliym;
Andolsun ki: “Allah, üç’ün üçüncüsüdür” diyenler de kafir olmuşlardır (gerçeği reddetmiş, perdelenmişlerdir)... İlah’dan bir şey yok, ancak İlah’un Vahid... Söyleye geldiklerinden vazgeçmezler ise, onlardan kafir olanlara elbette elim azab dokunacaktır.
EN`ÂM SÛRESİ
19-) Kul eyyü şey`in ekberu şehadeten, kulillahu Şehiydun beyniy ve beyneküm ve uhıye ileyye hazel Kur’anu liünziraküm Bihi ve men belağ* einneküm le teşhedune enne meAllahi aliheten uhra* kul la eşhed* kul innema HUve ilahun vahidün ve inneniy beriyün mimma tüşrikûn;
De ki: “Şahidlik bakımından hangi şey daha büyüktür?”... De ki: “Benimle sizin aranızda Allah şahid’dir... Şu Kur’an bana vahyolundu ki (Bi-) O’nunla sizi ve ulaştığı (her) kimseyi uyarayım... (Yoksa) siz gerçekten Allah yanısıra başka ilahlar bulunduğuna şahitlik ediyor musunuz?”... De ki: “Ben (buna) şahitlik etmem”... De ki: “O, İlah’un Vahid’dir... Ve doğrusu ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden beriyim”.
TEVBE SÛRESİ
31-) İttehazu ahbarehüm ve ruhbanehüm erbaben min dunillahi vel Mesiyhabne Meryem* ve ma ümiru illâ liya`büdu ilâhen vâhıda* la ilahe illâ HU* subhaneHU amma yüşrikûn;
Allah’ın gayrından ahbar’larını (hahamlarını, bilginlerini), ruhban’larını (rahiblerini) rabler edindiler... MeryemOğlu Mesih’i de (rab edindiler)... (Oysa onlar) yalnızca İlah’un Vahid’e (tek bir vücud, tek müessir olan Allah’a) ibadet/kulluk etmekle emrolunmuşlardı... La ilahe illa HU= O’ndan başka vücud yoktur... O, onların ortak tuttuklarından Subhan’dır (münezzehtir).
İBRÂHİM SÛRESİ
52-) Hazâ belağun linNasi ve liyünzeru Bihi ve liya`lemu ennema HUve İlahün Vahidün ve liyezzekkere ulül elbab;
İşte bu insanlara bir tebliğ/bildiridir... Onunla (B sırrınca) uyarılsınlar, O’nun ancak İlah-un Vahid olduğunu bilsinler ve öz akıl sahipleri de tezekkür etsinler (ibret alsınlar, hatırlasınlar) diye.
NAHL SÛRESİ
22-) İlahüküm ilahun vahıd* felleziyne la yu`minune Bil ahireti kulubuhüm münkiretün ve hüm müstekbirun;
İlahınız ilah’un vahid’dir (bölünmez bir tek vücud’dur)... Ahiret’e (kudret-bilinç boyutuna B sırrınca) iman etmeyenlere gelince, onların kalbleri inkar edici ve kendileri müstekbirun’dur (büyüklük taslayanlar; benlikle kalanlar).
NAHL SÛRESİ
51-) Ve kalellahu la tettehızu ilaheynisneyn* innema HUve ilahun vahıd* feiyyaYE ferhebun;
Allah buyurdu ki: “İki ilah (vücud) edinmeyin!... O, ancak ilah’un vahid’dir (tecezzi kabul etmez tek bir vücud’dur)... O halde yalnız Benden korkun (arınıp, fani olun)!”.
KEHF SÛRESİ
110-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* femen kâne yercu Lıkae Rabbihi felya`mel amelen salihan ve la yüşrik Bi ibadeti Rabbihi ehada;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz bir beşerim, ancak (öyle ki) ilahınızın (SİZ’i yaratanınızın?) İlah’un Vahid olduğu bana vahyolunuyor (dıştan bilgi gibi, değil?) … O halde kim Rabbine LIKA (kavuşma)’yı (varlıklarında açığa çıkışını yaşamayı) umuyorsa salih (sünnete uygun, marifete mutabık) amel işlesin ve Rabbi’nin ibadetine (B sırrınca) birini ortak koşmasın”.
ENBİYÂ SÛRESİ
108-) Kul innema yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıd* fehel entüm müslimun;
De ki: “Bana ancak şu vahyolunuyor: Sizin ilahınız ancak İlah-un Vahid’dir (Bir Tek Vücud’dur)... Siz müslimler (tam faniler) misiniz peki?”.
HAC SÛRESİ
34-) Ve likülli ümmetin cealna menseken liyezkürusmAllahi alâ ma razekahüm min behiymetil en`am* feilahuküm ilahun vahıdün feleHU eslimu* ve beşşiril muhbitiyn;
Behime-i En’am’dan (kurbanlık, mismil hayvanlar’dan), kendilerini rızıklandırdıklarımız üzerine Allah’ın ismini zikretsinler diye her ümmet için bir mensek (kurban kesme, saflaşma, yakına erme, ibadet etme yöntemi) kıldık... Sizin ilahınız (yaratanınız, ma’budunuz) İlah-un Vahid’dir (bir tek vücud’dur), o halde O’na teslim olun... Muhbitleri (alçak gönüllü, huşu’ sahiplerini; yani istidatları teslimiyet ve itaata müsayit olanları) müjdele.
ANKEBÛT SÛRESİ
46-) Ve la tücadilu ehlel Kitabi illâ Billetiy hiye ahsen* illelleziyne zalemu minhüm ve kulu amenna Billeziy ünzile ileyna ve ünzile ileyküm ve ilahuna ve ilahuküm Vahidün ve nahnu leHU müslimun;
Ehl-i Kitab ile, onlardan zulmedenler müstesna, en güzel ne ise (B sırrınca) onunla mücadele edin (başka türlü mücadele etmeyin) ve şöyle deyin: “Bize inzal olunana da size inzal olunana da (B sırrıyla) iman ettik... Bizim ilahımız ve sizin ilahınız Vahid (Bir Tek)’dir (gayrı yoktur)... Biz O’na müslimleriz”.
SÂFFÂT SÛRESİ
4-) İnne ilaheküm le Vahıd;
Muhakkak ki sizin ilahınız (yaratanınız) Vahid’dir!.
SÂD SÛRESİ
5-) Ecealel’ alihete İlâhen Vâhıda* inne hazâ le şey`ün ucab;
“İlahları (müessirleri, varlıkları), ilah’un vahid (Tek bir müessir, Tek bir vücud) mi kıldı?.. Muhakkak ki bu (varlığın tekliği, vahdet) çok acaib bir şeydir!”.
FUSSILET SÛRESİ
6-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıdun festekıymu ileyHİ vestağfiruHU, ve veylün lil müşrikiyn;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz beşerim, ancak; (öyle ki) ilahınızın (SİZ’i yaratanınızın?) İlah’un Vahid (Bir Tek Vücud) olduğu bana vahyolunuyor (dıştan bilgi gibi, değil?)... O halde O’na istikamet edin ve O’ndan mağfiret dileyin... Veyl olsun müşriklere!”.