Parmağımızı bir milim hareket ettirebilmek için, bu hareketin bile oluşabilmesi için her noktada parmağımıza ait bilginin olması gerekir ki istediğimiz yerde parmağımız açığa çıksın ve biz bunu parmağımız hareket etti diye algılayabilelim. Eğer bu bilgi her yerde olmasaydı parmağımızı bile oynatamaz, hareketi oluşturamazdık. Ama “ol deriz ve olur”, yani hiçbir çaba harcamadan istediğimiz anda, mesela parmağımızı oynatabiliyoruz... Bedenimizin çalışması biz hiçbir çaba harcamadan devam eder, biz sadece istek duyarız ve bedenimiz harekete geçer. Ve Rab işlevini açığa çıkarmış olur.
Öyleyse insanın vücudu bedenim dediği et-kemikle sınırlı değildir. Gerçek vücudu sınırsızdır ki hareket edebiliyor yani istediği yerde beliriyor. Her insan, her an hakikatinin varlık üzerindeki süregiden Hakimiyetini, her an açığa çıkardığı Rab işlevini, kullanıp durduğu gerçek vücudunun sınırsızlığını fark etseydi “şanım ne yüce!” derdi.İnsan her an kullandığı halde; kendindeki Aliy’min, Hayy’ın, Kadir’in, Mürid’in, Semi’nin, Basir’in, Kelam’ın… farkında değil. Her an kullandığı halde kendi özelliklerini ve öz varlığını görmüyor, kendisine yani bilincine bu gerçeği sürekli örtüyor. Halbuki “Ol can içre canan imiş”; “ne ararsan kendinde ara” denmiş.
Basit gibi gördüğümüz, her an olan, doğal karşıladığımız işlevlerde ne büyük sırlar gizli… Ve bunlar bizlere her an apaçık, Kur’anın da değindiği gibi… Ama bizler bunlara kıymet vermiyor, sıradan görüyor, derinliğini düşünmüyor, esma ile bağlantısını kurmuyoruz. Yine Kur’an’ın ifadesiyle insan çok cahildir, nankördür. Her an gözünün önündeki, kendindeki nimeti(esma kullanımını!) görmez, cahillik eder…Rabbike, “ senin Rabbin; sendeki Rab işlevi” demektir ki, sen bu işlevi her an kullanıyorsun da hayatını devam ettirebiliyorsun. Bunu anlayabilmek için çok ince düşünmemiz, kendimize dönmemiz, her an esmaları kullanarak nimetlendiğimizin farkına varmamız, sistemde tüm ayrıntıların düşünülüp, sistemin çok sağlam işlediğini fark etmemiz gerekiyor.
Şükür insanın bolluk içinde yüzdüğünü fark etmesidir, ki insanın bunu fark ettiği andır, nimetin arttığı an. Çünkü o an insan gerçekten çok zengin bir varlık olduğunu fark eder ve şuuru bu zenginliğin farkına erer. Şükür bu manada nimeti arttırmış yani içindeki nimeti, gerçek varlığını, gerçek vücudunu insanın şuuruna yansıtmış olur. İnsan sınırsız bir vücuda sahip olmasaydı(zerre küllün aynasıdır, zerrede küll olmasaydı) hareket edemezdi, bir noktadan diğer noktaya ulaşamazdı. İnsanın eriştiği her yer gerçekte onun vücududur ki orada da belirebiliyor. Ve aklını kullanıp, bilimi rehber alan insanın ulaşamayacağı yer yoktur ki insanın gerçek vücudunun sınırı yoktur.
61-) Ve lev yuahızullahun Nase Bi zulmihim ma tereke aleyha min dabbetin ve lâkin yuahhıruhüm ila ecelin müsemma* feiza cae ecelühüm la yeste`hırune saaten ve la yestakdimun;
Eğer Allah insanları (Bi-) zulmleri ile muaheze etseydi, üzerinde hiç bir dabbe terketmezdi... Fakat onları bir ecel-i müsemma’ya te’hir ediyor... Ecelleri geldiği vakit te ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler.
Birinci mana:“Eğer Allah insanları Bi-zulmleri ile muaheze etseydi”; eğer Allah insanlara hakikatlerine olan zulmleri ile(Bi-zulm) karşılık verseydi, zulümlerine denk karşılığını anında oluştursaydı… “Üzerinde hiç bir dabbe terketmezdi...”; Arz’da (yeryüzünde, madde alemi) hiçbir dabbe(hareket eden canlı, beden) bırakmazdı, hepsini yok ederdi…“Fakat onları bir ecel-i müsemma’ya te’hir ediyor...”; fakat onları(hepsini) isimlenmiş/belirlenmiş/sebebe bağlanmış bir vakte(kıyamete) tehir ediyor(geciktiriyor), zulmlerinin denk karşılığını hemen vermiyor… “Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler.”; her birinin eceli geldiği vakit de(ölüm) ölümü tadarlar, ne önce, ne sonra, sebepleri oluşunca iş tamamlanır, sırayla Arz’ı terk ederler.
İkinci mana: “Eğer Allah insanları (Bi-) zulmleri ile muaheze etseydi,”; eğer Allah insanları kendi hakikatlerine zulm(Bi-zulm) olan anlayışları ile, onların düşündüğü gibi mevcudatı yaratmış olsaydı… Onlar mevcudatı sırf madde aleminden ibaret sanıyorlar, boyutsallıktan(madde altı, atom, enerji //Esma//) haberleri yok. Eğer Allah mevcudatı (onların sandığı ve kendi hakikatlerine/özlerine zulm olan anlayışlarındaki gibi) boyutsallığı olmayan sırf madde alemi olarak yaratmış olsaydı… “Üzerinde hiç bir dabbe terketmezdi...” Onun üzerinde hiçbir hareket eden canlı oluşturmazdı, hareket oluşmazdı. Maddenin özüne indiğimizde(atom, enerji) her şeyin hareket halinde canlı olduğunu fark ediyoruz. Özdeki bu canlılık ve hareketlenme madde alemini, canlılarını ve hareketliliği meydana getirmektedir. Hepsi Esma ile var olur, Esma oluşumları söz konusudur. Eğer boyutsallık olmasaydı hiçbir canlı oluşmazdı. Bi-zulm insanların özlerine olan zulmünü, özlerinden gafil yaşamalarını işaret etmektedir. “Fakat …” fakat ile giriş yapılarak bir de olayın diğer yönüne işaret var ki bunu üstte, “birinci mana”da açıklamaya çalıştık.
65-) VAllahu enzele mines Semai maen feahya Bihil’Arda ba`de mevtiha* inne fiy zâlike leayeten likavmin yesmeun;
Allah Sema’dan bir su inzal etti de Onunla (B sırrınca), Arz’ı ölümünden sonra diriltti... Muhakkak ki bunda işiten kavim için elbette bir ayet vardır.
“Bihil” Bi-onunla, yani onun yapısına değil manasına/işlevine yönelin işareti veriliyor “B” ile... “Suya değil suyun işlevine yönelin de kendinizde karşılığını bulun” manası var. Zaten ayette “muhakkak ki bunda işiten/algılayan kavim için elbette bir ayet/işaret vardır” denerek manaya yönelmemiz isteniyor. Su gökyüzünden yeryüzüne iner ve içine(toprağa, ağaç köklerine, tohumlara…) girer. Bihil’Arda; Arz’da gizlenir, göze sır olur. Yeryüzünü canlandırır, hayat verir. Susuz yeryüzü kurak olur, ölüme mahkum olur. B sırrı ifadesinin zahirde karşılığı, içinde, göze görünmez anlamındadır!
“Bihil”; Bi-onunla dendiğine göre suyun manasına yani diriltme işlevine yönelinecektir. Gökyüzünden yeryüzüne su iner, ama Sema’dan Arz’a su inzal olur. Yani şuura boyutsallık ve ilmi inzal olur da Arz’ı var algılar. Semadan su inzal olmasa yani boyutsallıktan diriltme, var etme olmasa Arz ölü olur, Arz olmaz. Varlık algılayana göre vardır. Her canlı kendi boyutunu algılar, bir üst boyutu ve canlılarını algılayamaz. Her boyut kendi canlısına göre varlık kazanır. Algı ölçüleri farklılığı; değişik boyutları ve canlılarını var kılar. Algıya göre var olma sisteminin adı yaratmadır… “Muhakkak ki bunda algılayan kavim için(algıyla boyutların ve canlılarının/kavim var olduğunu fark eden için!) elbette bir ayet vardır…”
71-) VAllahu faddale ba`daküm alâ ba`din fiyrrızk* femelleziyne fuddılu Bi raddiy rızkıhim alâ ma meleket eymanühüm fehüm fiyhi seva`* efe Bi nı`metillahi yechadun;
Allah rızık’ta bazınızı bazınıza tafdil etti (üstün tuttu, fazla verdi)... Üstün tutulan kimseler rızıklarını, sağ ellerinin malik olduklarına (ellerinin altındakilere) (B sırrınca) döndürücü değillerdir (vermezler)... (Oysa) onlar onda (rızıkta/ vahyin açıklanmasında, sistem realitesinde) eşittirler... Allah nimetini (B sırrınca, Allah ni’meti olarak) bilerek inkar mı ediyorlar?.
Allah rızıkta bazınızı bazınıza efdal(üstün) kıldı, yani bazınıza bazınızdan fazla rızık verdi. “Üstün tutulanlar Bi…”. Bi işaretinden sonra gelen ifadeler B manasına dönük, işlevsel yönüyle değerlendirilmelidir. (B manasıyla) döndürücü değillerdir rızıklarını, sağ ellerinin malik olduklarına… Rızıklarını dönüştürüp katmazlar, sağ ellerinin malik olduklarına… Ellerinin denmemiş de “sağ ellerinin” denmiş! Ve bu sağ el ifadesi de “B” işaretinin şemsiyesi altında yer almış. Demek ki sağ el ile kastedilen bir işlevsel mana. Bu “sağ el” ifadesi sembolik bir ifade. “Sağ” hidayet, kurtuluş yoluna semboldür. “El” uzanmak, tutmak, kavuşmağa, güce, kuvvete semboldür. Öyleyse “sağ el” ise “hidayete kavuşmağa” bir semboldür. İnsan için hidayete ulaştıracak özellikler kalıcıdır, maddi rızık ise geçicidir. İnsan hidayete kavuşmasını sağlayacak mana alemine maliktir, sahiptir, asıl kalıcı rızkı budur. Madde alemi ise elinden bir gün çıkar gider. Hidayete ulaşmak için rızkı paylaşarak maldan arınmak, maddenin esaretinden kurtulmak, birimsel varlık anlayışından kurtulmak gerekir.
Halbuki “onlar onda eşittir”. Yani sistem herkes için aynı şekilde işler. Sistemde kimse için asla değişiklik olmaz. Kim olursa olsun “temizlenmemişler(arınmamışlar) el süremezler(ulaşamazlar)” hakikatlerine. Sistem Seri’ül Hisab üzere sebep-sonuç mekanizmasıyla çalışır, sistemde bir tanrıya (birilerine torpil yapacak) yer yoktur. “Allah nimetini inkar mı ediyorlar?”… Allah esma’sıyla var olduklarını, tüm özelliklerinin Allah’a ait olduğunu unutup, kendilerinde ve çevrelerinde ayrı varlık tahayyül ederek Allah’ı eksik mi sayıyorlar? Özleri olan Allah nimetine(esma) manen cihad mı açıyorlar (efe Bi nı`metillahi yeCHADun)? Bazı şeyler kendilerinin mi diye düşünüyorlar? Kendilerinde O’ndan ayrı bir varlık ve irade mi var sanıyorlar? “Onlar onda eşittir” yani hepsi esma ile var olur, hepsi rızık kavramı içine girer. Öyleyse her şeyi(rızık, madden ve manen her şey) niye özlerinden(esma ile) var olduğunu görmüyorlar?! Sağ elleriyle malik olduklarına yani özlerindeki(sağ sembolü, hidayetin yolu!) sahip(malik) oldukları esmalara(eller) dönüştürseler yani her şeyi özlerinden(esmadan) bilseler… Dışa(sol sembolü, dalalet yolları!), maddeye değil; öze(sağ sembolü, hidayet yolu!), manaya yönelseler, her şeyi bu gözle görseler… Özlerindeki Allah nimetine manen cihad mı açıyorlar?..
72-) VAllahu ceale leküm min enfüsiküm ezvacen ve ceale leküm min ezvaciküm beniyne ve hafedeten ve razekaküm minettayyibat* efe Bil batıli yu`minune ve Bi nı`metillahi hüm yekfurun;
Allah sizin için kendi nefslerinizden eşler oluşturdu... Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar oluşturdu... Sizi tayyibattan rızıklandırdı... (Şimdi bunlar) (Bi-) batıla mı iman ediyorlar?... Onlar Allah ni’metine (B sırrınca, Allah ni’meti olarak) küfr/inkar/nankörlük mü ediyorlar?.
“Onlar özlerindeki hakikatleri olan, yaşamlarında her an kullandıkları(=Bi) Allah nimetini(=esma nimeti!) örtüyorlar mı, görmüyorlar mı?” Sizi temiz olandan, batıl olmayandan, size her an apaçık olandan, gerçeğiniz olan yaşamınızdan nimetlendiriyor, nimetlendiklerinizin aslı olan Allah batıl olan hayali bir tanrı değildir. Yaşamın içindedir, sizdedir, kainat olarak, siz olarak, sizlerin işlevi olarak oluştadır. Sizi temiz olandan rızıklandırdı yani sizi teklik üzere kendisinden(esma) var etti ve varlığını sürdürüyor. Her an, hiçbir şekilde öz manada ikilik yok; sadece, hep teklik var! “Allah sizin için kendi nefslerinizDEN eşler oluşturdu... EşlerinizDEN de sizin için oğullar ve torunlar oluşturdu...” Allah her şeyi insanın nefsinden oluşturuyor, dışarıda değil. Olan her şey insanda oluyor, ötede değil. Aksi halde insanın kendinde olmayan şeyi algılaması mümkün olmazdı. İnsan kendisindeki/nefsinDEN şeyi dışarıda diye algılar. Çünkü kendisine et-kemik bir beden var saymıştır, diğerlerini de bunun ötesinde kabul etmiştir.
Allah’ın işi çok azametidir, her noktada her şey mevcuttur. Her detay sistemde yer almıştır. İnsanda mevcudatı tefekkür ederken bu ayrıntıların gereğini anlayıp, düşüncesinde kopukluk oluşturmadan gerekli sağlam bilgiyi meydana getirmelidir. Örneğin maddenin varlığı ve hareketinin özdeki işleyiş ile olması, insanı gerçek varlığının bilgisine ulaştıracaktır. Yoksa bilgi boşluğunun olduğu yerde(cehalet) tanrı inancı(zanna uymak) kendisini gösterir.
“Allah sizin için” yani siz algıladığınız için size göre var olan, “kendi nefslerinizden eşler” yani “nefs/ben/şuur”un bedendeki hali olan bilinç(eş), “eşlerinizden oğullar” yani bedeninizdeki bilinçten(eş) açığa çıkan akıl(oğul), “ve torunlar” yani fikirler oluşturdu. Ki hepsi tayyibattan yani temiz olandan yani Tek Vücuttan(Esma Vücudu) rızıklanır. “Oğul” akla, “kız” duyguya sembol olarak kullanılır.
76-) Ve darebAllahu meselen racüleyni ehadühüma ebkemü la yakdiru alâ şey’in ve huve kellün alâ mevlahu, eynema yüveccihhu la ye`ti Bi hayr* hel yesteviy huve ve men ye`muru Bil adli, ve huve alâ sıratın müstekıym;
Allah iki adamı da mesel verdi: Bunlardan biri lal’dır, bir şeye kudreti yoktur; mevlası üzerine bir yüktür... Onu nereye tevcih etse, (B sırrınca) bir hayırla gelmez... Hiç bu, (B sırrınca) adl’ı emreden (akl-ı küll?) ve kendisi sırat-ı müstekıym üzere bulunan kişi ile bir/eşit olur mu?.
Allah iki adamı misal verdi ki bu misalden yola çıkıp gerçeğe erişelim. Bunlardan biri lal yani dilsiz yani derdini anlatamz ve bir şeye kudreti yoktur, güçsüzdür, elinden iş gelmezdir. Mevlasına yani efendisine yüktür, verilen görevi yerine getiremez, faydası yoktur. Bi-hayırla gelmez, hayrın gerçeğiyle, hakikatindeki hayırla gelmez yani hayrı kendinde(Bi-Hayr/kendindeki hayr!) görmez. Kendindeki kudreti görmez, Allah’ı dışındaki bir tanrı edinir de özündeki hakikat olarak bilmez.
Ama diğeri hakikatindeki adl’i görür yani manasındaki teklik ile dengeye erer ve kendisi doğru yol üzere oluşa katılır. Çünkü oluş onun dışında olmamaktadır ve kendisi de esma terkibi olarak oluşun içinde işlev sahibidir, ötede bir tanrı yoktur. Nefsinin hakikatinin Rab olduğunu fark eder ve şimdiye kadar bilinçsizce kullandığı kendisindeki Rab işlevini fark etmiş olarak daha etkili kullanır.
Her an tek vücut olan esma nimeti ile nimetlendiğini, esma rızkını kullandığını anlar, Allah’ı kendi özünde, manasında bulur, hakikatini, gerçeğini bilir. Artık her adımda, hareketin oluşumunun bilgisinin, kendisini taşıdığı gerçek sınırsız vücut şuuruna yönelir. Kendini küçük alem olarak değil, büyük alem olarak görür ve bu hisle yaşar.
88-) Elleziyne keferu ve saddu an sebiylillâhi zidnahüm azâben fevkal azâbi Bima kânu yüfsidun;
Kafir olanlar ve Allah yolundan alakoyanları, ifsad/bozgunculuk etmeleri dolayısıyla, kendilerini azabın fevkınde bir azab itibarıyla (B gerçeğince) ziyade edeceğiz.
Kafir olan, Allah yolundan alakoyanları azabın fevkinde bir azapla ziyade edeceğiz. Yani kafir olup Allah yolundan uzak düşenlerin kazancı, azabın üstünde bir azapla yani azabın kaynağı olan kötü özelliğin varlıklarında kalıcı olarak yer almasıdır. Ki o da “Bima kanu yüfsidun”dur. Hakikati olanı(Bima) yani şuurlarını ifsat etmeleri/bozmalarıdır(kanu yüfsidun). Şuurunu bozup bilinçsizce yaşayan, elbette gerçeği kendisine örter ve Allah yolundan yani yolun Allah’a çıktığını fark etmekten uzak olur. Teklikten uzak, çokluk anlayışı ile birimsel varlığının derdine düşmüş olarak kavga, gürültü içinde huzursuz bir yaşam sürer, kendinden arınıp Allah’a eremez. Şuuru fesada yani bozuluma uğramıştır yani Teklik bilinci parçalanmış şekilde şuurunda dağılmıştır. İlmindeki boşluklara uydurma bilgiler yerleşmekte, virüs gibi şuurunu bozup Teklik anlayışından uzak azap içinde yaşamasına sebep olmaktadır.
İnsan kendi kendisine zulmeder, kendi kendisini ifsat eder ve cezayı da yine kendi kendisine keser, sistemde ötedeki tanrı anlayışına yer yoktur, insana hesap sorucu olarak nefsi yeter… “Bima kanu yüfsidun” ifadesinin başındaki “B” ile insanın ifsadı/bozgunculuğu kendisinden/kendisine yaptığı işareti veriliyor. İnsan ne yaparsa gerçekte kendisine yapar… Hayrı da kendinden kendine yapar hayırla yaşar(Bi hayr), şerri de kendinden kendine yapar şerle yaşar(Bi şerr). Zulmü de kendinden kendine yapar zulümle yaşar(Bi-zulm), küfrü de/örtmeyi de kendinden kendine yapar küfr ile yaşar(Bi küfr)…
89-) Ve yevme neb`asü fiy külli ümmetin şehiyden aleyhim min enfüsihim ve ci’na Bike şehiyden alâ haüla`* ve nezzelna aleykel Kitabe tibyanen likülli şey’in ve hüden ve rahmeten ve büşra lil müslimiyn;
Ve (an o) gün (ü) ki, her ümmet içinde, kendi nefslerinden, onların aleyhine bir şahid ba’sederiz... Ve (o gün) seni de (B sırrınca) bunların üzerine bir şahid getirdik/ (geldik)... Ve sana şu Kitab’ı her şey için bir tibyan (tam bir beyan, izah, şerh), bir huda (rehber), bir rahmet ve müslimler için bir müjde olmak üzere kısım kısım indirdik.
Önceki ayette kafir olanlar, Allah yolundan alıkoyanlar, ifsat ediciler hakkında bilgi veriliyordu. Şimdi tersi olanlara, müjdelenmişlere sıra geldi manasında “ve gün” ifadesi ile giriş yapılmış olabilir. “Ve gün” hangi gün? Sınır konmamış! O halde “her gün, yaşanan her an” anlamında da “ve gün” ifadesi kullanılmış olabilir. İkisi ve başka anlamlar da mevcut olabilir. Kur’an ayetleri çok yönlü anlamlar içerir. Her ümmet içinde… Her bir insan küllü bir ümmettir, gerçek ben/nefsi budur. Ama, insanda bu gerçeğin aleyhine/tersine/zararına işlev görüp sınırlı ben/nefs algısı oluşturan bir beden sürekli ba’s olur. Sınırlı ben/nefs algısını oluşturan da nefsi küldür, nefsi cüz de nefsi küldendir, ama nefsi cüz olarak cüzi varlık anlayışını tetikler. Ve kişi sürekli ba’s olan bedeni ile bedensel bilincini oluşturur. Bu bedensel bilinciyle ayrı ayrı varlıklara şahit olur, yani varlığı böyle değerlendirir. Varlığı küll değil, cüzler olarak değerlendirir, böyle şahitlik eder yani gözler.(Kendi nefslerinden onların aleyhine bir şahit!).
Her insanın böyle bir yönü vardır, çünkü duyularına tabi olarak madde alemi algısı içinde yaşar. Ve kendisinde bedensel bilinç oluşur ki varlığı parçalanmış çokluk olarak değerlendirir, varlığı parçalanmış çokluk olarak algılar, şahit olur. Şuur/mana vücudu tek ve bütün olarak görür, bedensel bilinç ayrı ayrı vücutlar, yapılar, varlıklar var zannıyla değerlendirir.“Bike” Bi-seni; seni değil, senin hakikatini, senin öz mananı, senin bilgini, senin şuurunu… “Bunların üzerine bir şahid getirdik” yani senin ulaştığın hakikat bilgisini, senin mananı/ilmini(Bike), bedensel duyulardan edinilen bilgileri değerlendirici kıldık. İnsan duyularıyla elde ettiği bilgileri bir araya getirip, bunları özüne inip senden edindiği bilgilerle tefekkürle yoğurarak hakikate erer. Sınırsız Tek Vücut ilmiyle hallenir. Burada da “Bike” ifadesi ile “B”nin kişiye değil o kişinin manasına, işlevine işaret edildiğini gördük. Hz. Muhammed her kişinin karşısına hesap sorucu olarak dikilmeyecektir. Ama, her kişinin özünde O’nun ulaştığı mana mevcuttur(Resul içinizde!) ki bunu şuurunda açığa çıkaranlara şefaat ulaşmış olup, onlar hidayete erecektir…
Ve sana şu(demek ki apaçık ki “şu” diye işaret edilmiş!) bilgiyi(Tek Vücut bilgisi!) her şey için bir tam bir beyan(her şey O tek Vücuttan beyan olur, her şeyi O Tek Vücut kendinden ayan eder), bir huda(hidayet, var oluş sebebi, gerçek varlığa kavuşma bilgisi), bir rahmet(birimsellikten arınma bilgisi), ve Müslimler için bir müjde olmak üzere(özde teslimiyeti gören ve gereğini yaşayan için kurtuluş bilgisi), kısım kısım inzal ettik(özden boyutsal sistemle şuurunda açığa çıkardık). Müslimler için bir müjde olmak üzere kısım kısım inzal ettik yani boyutsal geçişlerle inzalin gerçekleştiği ilmini şuurunuzda açığa çıkardık ve siz boyutsal teslimiyeti fark ettiniz de Müslimler olduğunuzu anladınız ve gereğini yaşadınız, dengesiz ve kontrolsüz hallerden arınıp seyre girdiniz.
90-) İnnAllahe ye`muru Bil adli vel’ihsani ve iytai zilkurba ve yenha anil fahşai velmünkeri velbağy* yeızuküm lealleküm tezekkerun;
Muhakkak ki Allah (B sırrınca) adl’ı (adalet; tevhid; akl-ı küll), ihsan’ı (farz olanı ifa; Rabbani müşahade) ve yakınlara vermeyi (sıla-i rahm) emreder... Fahşa’dan (hakikatına isyan olan davranışlar; hayvani kuvveler, zina), münker’den (Diyn’in, aklın, insan fıtratının reddettiği şeyler; iman bilincine yakışmayan düşünceler; şirk) ve bağy (zulüm, saldırganlık, hakka tecavüz; birimsellik)’den nehyeder... Tezekkür edesiniz diye (Allah) size va’z ediyor.
Muhakkak ki Allah yani kesinlikle Allah Sistemi Bil-Adl üzere işler, Bil-Adl üzere onlara ihsan olunur ve yakınlara verilir. İnsan içinde bulunduğu kainat üzerinde var olur. Ve içinde bulunduğu kainattan kendisine denk düşen pay ile varlığı oluşur. İnsana zulmeden bir tanrı yoktur. Kainat (esmadan oluşmuş) tek bir vücut olarak içindekileri meydana getirir. İnsan atalarından intikal eden genlerden burçların seçtikleri ve şekillendirdikleri ile bir yapıya kavuşur. İçinde bulunduğu aile, toplumda yapısı doğrultusunda şekillenmeye devam eder. Allah kullarına zulmedici değildir, onlar elleriyle yaptıklarının neticesine ererler. Yani onlar tek vücut bir yapı içinde oluşurlar, birbirlerini oluştururlar. Belli genler içeren anne-baba, belli bir zaman birleşerek gen aktarımı ile yavrularını dünyaya getirir, onu yetiştirirler. Kendilerinden açığa çıkanların sonucuna katlanırlar, başlarına gelecekleri kendileri oluştururlar, başlarına gelecekler için önlem almazlar. Sonra da kaderi ve tanrıyı suçlarlar. Halbuki amentü “B”illahi…ve “B”il kaderi denmiştir, başlarında “B” var… Dışarıdaki bir tanrı, dışarıdaki bir kader değil. Özdeki/manadaki Allah, özdeki/manadaki kader… Şu andaki Allah, şu andaki kader/takdir(sistemdeki adil pay), “El an dahi öyledir”… Dışarıdaki Esma değil; özdeki/manadaki Esma, şu an dahi oluştaki Esma, ikilik yok, teklik var, sen dahi esmasın ve oluştasın…
Muhakkak ki Allah Bi-Adli, ihsanı, yakınlara vermeyi emreden.. Kime? Öz manada Sistemine, yani sistemi böyle işler… Okunası kainat kitabına baktığımızda her şey değişmez bir sistemle kainat içinde oluşur. Kimseye haksızlık edilmez, her kes bu sistemden payına düşeni alır. Öyleyse insanlık alemi olarak korunup, huzurlu yaşamak için bu sistemi tanıyıp, gerekli tedbirleri almamız gerekir. İnsan ise kolaya kaçar, sistemi tanımaz, tanrı zannına düşer ve o tanrıyı suçlar, başına gelenlerden dolayı. Halbuki herkes kainatta işleyen yaratış sistemine uygun olarak var olur, kimseye haksızlık edilmez. Bi-Adl öz manada insanın içinde bulunduğu Adil Sistemde var olmasına işaret eder. Her şey bu kainatta var olur, anne-babadan(atalardan) aldıklarıyla(genetik intikal) var olur. Allah insanlığı tek bir nefs olarak görür ve ona zulmetmediğini, onun içinde bulunduğu sistemin gereği oluşumlar içinde olduğunu duyurur. Her şey Allah’ın esmaları ile var olur, kaynak O’dur…
Kainat içindeki işleyiş şekli değişmez(gerçek adalet budur!) sistemde Bi-Adl ile var olurlar, kainat değişmez sistemi ile onlara Bi-Adl üzere ihsan eder, dışlarındaki bir tanrı onları keyfine göre sistemsiz yaratmaz, onlar kainat içinde bulundukları sistem ile var olurlar. Yakınlarına verirler yani kainat içinde birbirlerinin oluşumunda etkendirler, atalar genleri ile anne baba üzerinden doğacaklara verirler. Yenen ve içilenler, aile ve toplum, ilim.. hepsi yakınlarına verirler kavramı içine girer… İnsanı maddi-manevi etkileyen, onun maddi-manevi yapısını oluşturan her şey “yakınlarına verirler” manası içine girip, kendilerine olan ihsandandır ve Bil-Adlin manasını açıklığa kavuştururlar. Tabi ki her şey Esma iledir öyleyse insana en yakıyn olan, Bi-Adl ile ihsan eden gerçekte (ikilik olmadan) Allah’tır…
Öz manaları kapasitemiz kadarıyla açıklamaya devam ediyoruz, zahir manaları inkar etmiyoruz, ama bilinen klasik anlayışı tekrar edip de zamanı israf etmek de istemiyor, farklı açılımlara yönelmek istiyoruz. Sistemde hiçbir kimse, sistemden kendisine ihsan edilmeyeni alamaz, kendisine yakınlaştırılmamışı(yakınlarına verirler!), kolaylaştırılmamışı, kendisine ait olmayanı alamaz, kendileri için takdir edilene kavuşacaklardır, çünkü kainat tek bir vücut olarak tek bir sistem üzere işler ki herkese bu teklik içinde bir pay isabet edecektir(Fahşa’dan nehyedilmişlerdir, kendilerinin olmayanı/kendilerine takdir edilmemişi alamazlar!).
Muhakkak ki/kesinlikle Allah münkerden nehyeder yani sisteminde inkar edilesi en ufak bir eksiklik, yanlışlık, boşluk, kopukluk, sistemsizlik yoktur. Sisteminde her şey yerli yerindedir, her ayrıntı mevcuttur, akla yatkındır, ilmin-kudretin ürünüdür, inkar edilesi bir tarafı yoktur, sistem hiçbir girdiyi inkar etmez, yoksaymaz, işleme sokarak çıktı oluşturur. Muhakkak ki/kesinlikle Allah bağyi nehyeder yani sistemde kimseye zulmedilmez, kimsenin sistem indinde birimsel ayrı bir yapısı yoktur, sistem kainatı tek vücut olarak değerlendirir… Tezekkür edesiniz diye size vaz ediyor, kim Allah(Esma) ile var olan kainattaki işleyen sistem… Ki madem özde işleyen sistemde Adl, ihsan, yakınlara vermek üzere çalışıyor o halde sizde zahir manada da Adl, ihsan ve yakınlara vermek üzere yaşayın. Madem özde işleyen sistemde Fahşa, münker, bağy yasaklı, yani yeri yok, işlek değiller; öyleyse siz de zahir manada Fahşa’dan, münkerden, bağyden uzak olun, özünüzde olmayan bu halleri hallenmeyin, zahirde kendiniz için açığa çıkarmayın, bunları kendinize var kılmayın. Tezekkür edesiniz diye (Allah, Sisteminin işleyişi ile) size öğüt veriyor…