Yine yeni bir Ramazan ayına daha girdik. Her Ramazan ayında olduğu gibi, bu Ramazan ayında da Kur’an’a dönüş ile, yenilenme işlevimiz ivme kazanıyor. Ve her seferinde görüyoruz ki, Kur’an’a döndükçe yenileniyoruz, arınıyoruz, durulaşıyoruz, saflaşıyoruz. Kur’an’dan uzaklaştıkça da; Kur’an’da olmayan, bilgi, mana, ilim icatlarımızla kirleniyoruz. Kendimiz, Kur’an’da olmayan bilgiler oluşturuyor, Kur’an’da geçen kavramlara faklı manalar yüklüyor, kavram kargaşasına düşüyoruz.
Halimiz, hani çeşmeden su içmek üzere, atını çeşmenin etrafına diktikleri tahta çubuklara bağlayan kişilerin haline benziyor. Sonunda çeşmeye, suya, kaynağa ulaşmak için yer kalmıyor, sonradan dikilen takta çubuklar yüzünden. Benzer şekilde Kur’an’ın etrafına da icat ettiğimiz tahta çubukları dikiyor, sonradan icat edilen kafalardaki eklemeli yanlış bilgilerle Kur’an’a yaklaşamıyor, Kur’an’ı okuduğumuz halde Kur’an’dan uzak düşüyoruz.
Çünkü Kur’an’ın kullandığı kelimelere verdiği mana farklı, bizim okurken onlara verdiğimiz mana farklı oluyor. Ve sonuçta anlatılmak istenen ile, anlaşılan birbirinden hayli farklı, uzak, ters, ilgisiz şeyler olabiliyor. İşte bundan dolayı sökmek gerekiyor o tahta çubukları, söküp atmak gerekiyor kafalardaki o yanlış inanışları. Kimden ne öğrenmiş olursak olalım, artılarının yanında, az ya da çok eksilerini de alıyoruz ya da eksileri bizler oluşturuyoruz. Ve bu durum artarak devam ediyor, bir kar tanesi çığ oluyor da üzerimize yıkılıyor, altından çıkmamız kolay olmuyor.
Bu yazımızda, süre giden bu yanlış duruma örnek olarak “Zatullah(Allah’ın Zatı)” ve “Nefsi Küll(Küllün Nefsi)” ifadelerini Kur’an-ı Kerim perspektifi ile ele alacak, neleri nasıl yanlış anladığımızı, olmayan neleri icat ettiğimizi, nelerin peşine takıldığımızı birlikte görmeye çalışacağız. Öncelikle şu gerçeği belirtelim ki; ne “Zatullah(Allah’ın Zatı)”, ne de “Nefsi Küll(Küllün Nefsi)” ifadeleri Kur’an-ı Kerim’de yer almıyor, Kur’an-ı Kerim’de bu ifadelere yer yok, Kur’an-ı Kerim’de bu ifadeler kullanılmıyor. Kur’an-ı Kerim’de olmayan bu ifadeleri kullanmak doğru mudur, değil midir, sakıncası var mıdır, yok mudur?..
Kur’an-ı Kerim’in “zatı” ve “külli” ifadelerine verdiği manalar üzerinden konuya yaklaşacak isek (ki doğru yöntem/usul de budur, tersi kavram kargaşasına, anlaşmazlıklara, ayrılıklara, çıkmazlara, yanlış manalandırmalara sebep oluyor!), “Zatullah(Allah’ın Zatı)” ve “Nefsi Küll(Küllün Nefsi)” ifadelerini kullanmanın yanlışlığı, bu ifadelerdeki anlam bozukluğu, Kur’an-ı Kerim’in kavramlarına ters oluşu dikkati çekecektir. Bu iki ifade, zaten içerdiği anlam bozukluğu, kullanılmasının yanlış olması, kavramlarına ters oluşu, kendi kavramlarına verdiği mana ile bakılınca Tevhid’in manasına ters oluşu dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de kullanılmamış, yer almamış, dışlanmıştır.
Ki Kur’an-ı Kerimin bu konudaki tavrı ve haklılığını insanların içinden çıkamadıkları, bir çözüm bulamadıkları şu halleri en büyük delildir: Bu iki ifadenin kullanımı ile kafaları iyice karışan, Kur’an’da bu ifadeleri görmeyen, karşılığını Kur’an’da bulamayan, “zat ve nefs” konusunu sağlam bir zemine oturtamayan, bu konuda doyurucu bir cevaba ulaşamayan, soruları hep havada kalan, bilinmezliğe ötelenerek kendince cevap oluşturulan, cevapları Kur’an’ın kavramları ve manaları ile çelişen insanlar ve halleri…
***
ZATI:
Evet, Kur’an-ı Kerim’de “Zatullah/Allah’ın Zatı” ifadesi geçmiyor, yani Allah bu ifadeyi Kitabı’nda, dininde bize sunmuyor, bu ifadeyi kullanmıyor, kavramsal olarak manasını uygun görmüyor. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de “zatı” ifadesi hep yaratılmış için kullanılıyor, Allah için(yaratan, yaratılmayan için) kullanılmıyor.
Örneğin Kur’an-ı Kerim’de geçen;
“vAllahu Aliymun Bi zatis sudur;/ Allah sadırların (Bi)zatı olarak Aliym’dir.”, “innAllahe Aliymün Bi zatis sudur;/ Muhakkak ki Allah sadrlerin (Bi)zatı olarak Aliym’dir.”,
“inneHU Aliymun Bi zatissudur;/Muhakkak ki O sadırların (Bi)zatı olarak Aliym’dir.”
ifadelerinden de anlaşıldığı gibi Allah’ın zatından değil, sadırların zatından, sadırların zatının İlmi’yle(Aliym) O(Allah) olduğundan bahsediliyor.
Yani yaratılmışın zatından bahsediliyor, yaratanın değil; yani yaratılmışın zatı olur, yaratanın değil. Kur’an-ı Kerim “zatı” ifadesine, aslı/hakikati/gerçeği/özü manası vermiş gibi görünüyor. Sadırların/yaratılmışların aslı/hakikati/gerçeği/özü olur. Ki sadırların/yaratılmışların zatı ise özleri olan İlim’dir, İlmi ile O Allah’tır. Yaratılmışın varlığı yaratana dayanır ki, yaratılmışın zatı/aslı/hakikati ilmiyle O Allah’tır. Allah’ın ise dayandığı bir varlık olmadığı, yaratılmadığı, kendisinin ötesinde bir asli varlık, hakiki varlık, özü olan bir varlık olmadığı için zatı olmaz. Bu gerçekten dolayı Allah için Kur’an-ı Kerim’de bu inceliğe dikkat edilmiş, “zatullah/Allah’ın zatı” ifadesi kullanılmamıştır, biz de kullanmamalıyız.
Bu ifade Kur’an kavramları çerçevesinde manalandırıldığında, Allah gerçeğine, Tevhit realitesine ters düşer. Denebilir ki, “bu ifadeyi kullananlar “zatı” ifadesini bu manada kullanmıyorlar”. Ama, biz de deriz ki; “onlar bu ifadeyi Kur’an-ı Kerim’in kullandığı manada kullanmıyor, kavram kargaşası oluşuyor, kafalar karışıyor, iş içinden çıkılmaz hale geliyor”. Halbuki; hepimiz Kur’an’i kavramlar üzerinden konuşmalı, anlaşmalı, ayrılıklara, çıkmazlara sürüklenmemeliyiz. Zatı kelimesine Kur’an’ın verdiği mana ortadadır, öyle bilinmez, saklı, gizli bir mana değildir. Zatı, yaratılmışın(örneğin sadırların) aslı/hakikati/gerçeği/özü manasında kullanılmıştır. Kur’an’da zatı kelimesi Allah için kullanılmamış; bilinmez, sır, gizli manasında yer almamıştır.
Öyleyse, Kur’an’da Allah için kullanılmamış, bilinmezlik olarak manalandırılmamış olan zatı kelimesini, Allah için ve bilinmezlik manasında kullanmak ne kadar doğru olur?! Yaratılmış için kullanılan ve bilinesi bir mana olan zatı kelimesini, Allah için kullanmak ve bilinmez hale getirmek ne kadar doğru olabilir?! Yaratılmış için kullanılan ve yaratılmışın aslı/hakikati/özü manasında değerlendirilen zatı kelimesi alınmış, Allah’a etiketlenmiş, manası kaydırılmış, “bilinmezlik” diye manalandırıldığı gözlemlenmektedir.
Bir yanlışlık yapılmış da başka yanlışlarla o yanlışlık devam ettirilmiş gibi görünmektedir. Yapılan ilk yanlışlık; zatı kelimesini Kur’an’ın yaratılmışlar için kullanıldığının farkında olunmaması, zatı kelimesinin yaratılmamışa(Allah’a) etiketlenmesidir. Yapılan ikinci yanlışlık ise, Allah’ın yerleri ve gökleri yaratmadan evvel A’ma oluşu haline, zatı kelimesinin etiketlenmesi olmuştur. Ve sonuç olarak da Kur’an’da yaratılmışlar için kullanılan aslı/hakikati/özü manasına gelen zatı kelimesi, “A’ma/bilinmezlik” manasına kadar sürüklenmiştir. Ve zatı kelimesi nerden nereye gitmiş, manasından nasıl kaymış, önümüze cevapsız, bilinmez soru ve sorunlar yumağı olarak nasıl çıkagelmiştir?!
Halbuki o hadiste Allah’ın zatının A’ma olmasından değil, Allah’ın yerleri ve gökleri yaratmadan evvel A’ma(bilinmez) oluşundan, bu sorunun cevabının bilinemeyeceğinden bahsedilmektedir. Altında ve üstünde hava yokken, yani hava ile hayat bulan biz insanlar da yokken, kim, neyi, nasıl bilebilir de, Allah için şu haldeydi diyebilsin?! Elbette ki hali A’ma’da idi, yani bilinmez, bilemeyiz denecekti. Yanlışlardan geçe geçe, doğruları buluyoruz. Samimiyetimize ve dürüstlüğümüze güveniyoruz.
Peki o halde; “Allah’ın zatını tefekkür etmeyin” hadisini, Kur’an-ı Kerim perspektifinden nasıl değerlendirmemiz gerekiyor. Öncelikle “Zatullah/Allah’ın zatı” ifadesinin Kur’an-ı Kerim’de yer almadığına dikkat ederek, bu hadisi yorumlamamız gerekiyor. Tefekkür; “fikir oluşturmak, fikri açığa çıkarmak, fikre girmek” manasına gelmektedir. Öyleyse bu hadisi “Allah’ın zatı fikrini oluşturmayın, böyle bir fikir açığa çıkarmayın, bu fikre girmeyin, kapılmayın…” şeklinde anlamamız gerekiyor. Çünkü, bu hadiste açıkça bir men etme söz konusudur. Allah bizi olan bir şeyden değil, olmayan bir şeyden men ediyor, yasaklıyor. Allah’ın zatını TE-fekkür etmeyin yani Allah’ın zatı fikrini oluşturmayın. Çünkü Allah’ın/yaratılmamışın zatı/aslı olmaz, yaratılmışın zatı/aslı olu ki O da İlmi’yle Allah’tır.
Başka bir hadiste, “Allah var idi ve O’nunla birlikte bir şey yok idi”, Hz. Ali ise “şu an dahi öyledir” diyor. “Allah var idi” deniyor, “Allah’ın zatı var idi” denmiyor. “Şu an dahi öyledir” deniyor. Yani, şu an, evren içre evrenler ve içindekiler varken dahi öyledir. Çünkü evren içre evrenler ve içindekiler de Allah’ın esmalarından, Allah’ın varlığından var oluyorlar, O’nun dışında ayrı bir varlıkları yok, her an sadece O var. Şu an dahi algıladığımız şeyler O’nun dışında bir mevcut olmadığı için, O’nun varlığı ile var oldukları için, bunlara yok da diyemeyiz. Çünkü onlar da Allah’ın varlığı ile varlar, gerçekte her an, her şeyde, her şeyin hakikati olan İlim-Kudret Sahibi Allah var.
Yani, evren içre evrenler ve içindekiler mutlak manada yok da Allah var, diyerek de içinde yaşadığımız gerçekliği de inkar edemeyiz. Çünkü onlar da Allah’ın varlığı ile varlar, varlıklarını Allah’ın İlmi’nden alıyorlar. Öyleyse Allah yerleri ve gökleri yaratmadan evvel kendiyleydi de, yarattıktan sonra kendisiyle değilmiş gibi, bir sınır koyup, öncesine zatı/kendisi demek de uygun olmaz. Allah yerleri ve gökleri yaratmadan da kendiyledi, yarattıktan sonra da kendiyledir. Çünkü mevcutta kendisinden başkası söz konusu değildir, her halükarda sadece kendisi vardır.
Zatını bilinmezlik manasında kullananlar, Allah’ın yerleri ve gökleri yaratamadan evvel ve şu an dahi terkipsiz haline işaret olarak bilinmez(A’ma) oluşuna, bilinmezlikte oluşuna dönük olarak kullanmaktadırlar. O halde; bizim bu durumda takınacağımız hal şu olmalıdır: Ya onların zat kelimesine yükledikleri mana(A’ma, Bilinmezlik) istikametinde onların açıklamalarını kabul edecek, Kur’an’ın “zatı” kelimesine yüklediği mana ile(sadece yaratılmışlar için kullandığı aslı/hakikati/özü manası ile) karıştırmayacak; ya da bu açıklamaları A’ma halinin açıklanması olarak değerlendirecek, onların açıklamalarındaki zatı kelimesini A’ma kelimesi ile yer değiştirerek okuyacağız. Ve böylelikle her iki ilimden de(A’ma ve zat) nasiplenmiş olacağız.
Şunu da bilelim ki, zat oluş, mevcutta vücut buluşla yani varlık, bilinirlik sahnesine inişle oluşan bir haldir. Varlık sahnesinde kendini bulmayanın, yaratığı ile mevcut olmayanın zat oluşu, zat buluşu da söz konusu olmaz. Bundan dolayı yaratılmışın zatı, kendini zat olarak bilişi, zat olarak var oluşu söz konusudur. Bilinmezlikte olanın ne zatından, ne zat oluşundan, ne varlık oluşundan, ne mevcut oluşundan bahsedilemez. Bilinmeyen, var olmamış, varlık sahnesinde belirmemiş bir şeye “zatınız” diye seslenilir mi, mutlak bilinmezlikte olan, bilinir olması için varlık sahnesine inmemiş olan için, “zat” denir mi, o şeyin zat oluşundan bahsedilebilir mi?
Sözün kısası bir zat sahibi olmak için yokluk sahnesindeki bilinmezlikten, varlık sahnesine inip bilinir olmak gerekir. Ancak varlık sahnesinde olan için zat denir, ancak varlık sahnesinde olan zat sahibi olur, kendini bir zat olarak bilir. Bundan dolayıdır ki mevcutta yaratılmış olanın, açığa çıkanın, varlık sahnesinde olanın zatı olur. Kur’an’da bir de bu sebepten dolayı yaratılmışın zatından bahseder, “Zatullah/Allah’ın zatı” demez. A’ma’da olanın zatı olmaz, A’ma(bilinmezlik) halinde zat olunmaz, mevcutta vücut bulanın zatı olur, varlık sahnesinde açığa çıkan kendisini bir zat olarak bilir, bir zat olarak bilinir.
***
SADRI:
Sadır, göğüs, sine olarak manalandırılıyor. Sadırdaki ise kalp, gönül, şuur olarak manalandırılıyor. Fakat şuur; daha çok kalbe değil, beyne ait bir özellik gibi görünüyor.Şuur dendiğinde, beyin, akıl, bilinçlenme gibi manalar akla geliyor. Kalp, gönül dendiğinde ise akla, hisse dayalı sevgi, aşk, rahmet, şefkat gibi duygular geliyor. Kalp sıkıntısı ile, beyin sıkıntısı da birbirinden hayli farklı görünüyor.
Sıkıntıya düşen beyin sanki patlayacakmış gibi olup, insanın kafasını sıkıyor, yoruyor. Kalbin sıkıntıya düşmesinde ise, göğüste bir sıkışma, sinede bir daralma, yürekte bir acı hissediliyor. Yani; kalbin, beynin yeri ayrı olduğu gibi, sıkıntıları da farklı oluyor. düşüncelerin dünyası beyin, duyguların dünyası sanki kalpmiş gibi görünüyor. Bundan dolayı kalbi ve bu işlevini göz ardı edip, her şeyi beyne ipoteklemek insanı hissizleştirip, gönlü darlığa, sıkıntıya sokuyor.
Bundan dolayı tefekküre, düşünceye yönlendiren ayetleri değerlendirirken beyni; sadra, duyguya, sevgiye, şefkate, merhamete yönlendiren ayetleri değerlendirirken de kalbi devreye sokmak gerekiyor. Hiç biri diğerinin yerine geçemiyor, hiçbiri tek başına yeterli olamıyor, insan denen her ikisinin dengesini kuran oluyor.
3 - ÂL-U İMRÂN SÛRESİ
29-) Kul in tuhfu ma fiy suduriküm ev tübduhu ya`lemhullah* ve ya`lemu ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* vAllahu alâ külli şey`in Kadiyr;
De ki: “Sadrlerinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah O’nu bilir... Hem Semavattakileri ve Arz’dakileri de bilir... Allah herşeye Kadiyr’dir”.
Ayette insan sadrındaki kalbinde olanı gizleyip, beyninde açığa çıkarmasa da, Allah onu biliyor, çünkü Allah kalptekine önem veriyor, kalbe sığıyor, kalpteki O’nun için daha önemli oluyor. Yani; insanın kalbindeki, içindeki, hisleri, duyguları daha fazla önem taşıyor. O’na yakıyn olan da kalbinde taşıdıklarıyla gerçekte O’na yakıyn oluyor. O’nu bulan da aklıyla değil; Mevlana gibi kalbiyle, hissiyle, aşkıyla, duygusuyla, sevgisiyle O’na yakıyn oluyor. Kalb bu yakıynliğe erince, beyin de artık rahatlıyor, sakinleşiyor, hafifliyor.
7 - A`RÂF SÛRESİ
2-) Kitabün ünzile ileyke fela yekün fiy sadrike harecün minhü li tünzire Bihi ve zikra lil mu’miniyn;
(O,) sana inzal edilen bir Kitab’tır... Onunla (B sırrınca) uyarman ve mü’minlere öğüt (vermen) /hatırlatman için... Artık sadrında ondan bir sıkıntı olmasın.
Artık sadının içindekinde yani kalbinde, gönlünde bir sıkıntı olmasın, darlık olmasın, gönlün ferah olsun, kalbin rahat olsun. göğsün daralmasın, sinen sıkışmasın, kalbin yorulmasın, gönlün rahatsız olmasın. Ki beynini de rahatlatmanın, sakinleştirmenin, huzura kavuşturmanın, sukunete erdirmenin, dinlendirmenin yolu budur. Aksi halde, kafan çatlayacak, beynin patlayacak gibi olur, yorgun, bitkin, bezgin bir hale gelirsin. Barışa değil, savaşa; huzura değil, kaosa düşer, ömrünü çatışmalarla, didişmelerle, çarpışmalarla geçirirsin de bundan ne sen yarar görürsün, ne de diğerleri…
7 - A`RÂF SÛRESİ
43-) Ve neza`na ma fiy sudurihim min ğıllin tecriy min tahtihimül enhar* ve kalül hamdü Lillahilleziy hedana lihaza ve ma künna li nehtediye levla en hedanAllahu, lekad caet Rusulü Rabbina Bil Hakk* ve nudu en tilkümül cennetü uristümuha Bi ma küntüm ta`melun;
(Biz) onların (cennet ashabının) sadrlarında ğıl’dan (kin, sevgisizlik) ne varsa söküp attık... Onların altlarından nehirler akar... “Bizi, buna hidayet eden Allah’a aittir HAMD (O’nun sıfatları ile oldu bu iş)... Eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz buna ulaşamazdık... Andolsun ki Rabbimizin Rasûlleri Bil-Hakk (Hak olarak) gelmiştir” dediler... “İşte size, yaptığınız çalışmalar sebebiyle (B sırrınca) ona mirasçı kılındığınız cennet” diye (onlara) nida edilir.
Evet, sadırların inşirah edilmesi, yarılıp genişletilmesi manasını en öz şekilde açıklayan bir ayet. Sadırlarda ğıl’dan yani kin, nefret, düşmanlık, çekememezlik, sevgisizlik vb. olumsuz tüm his ve duygulardan temizlenmesi. İnanın ki bu konu beynimizi bilim ile bombardıman edip, ilimler ile tıka basa doldurmaktan çok daha akılcı, faydalı, gerekli, önemli bir konu. İnsan denince akla; beyinden önce kalbi getirmek ve kalbi temizlemek daha önemli ve daha faydalı bir konu. Kalbimizi, gönlümüzü göz ardı etmeyelim. Hislerimizi, duygularımızı görmezden gelmeyelim. Onları örtüp, kalbimizi taşlaştırmayalım, gönlümüzü karartmayalım. Çünkü asıl mesele kalbin imarıdır, kalbin inşasıdır. Aşkı, sevgiyi, merhameti, şefkati, duyguları, hisleri hafife almayalım. bunlar kalbimizdeki imanın kuvveleridir, bunlardan uzaklaşan imandan da uzaklaşır. cennete aklı güçlü olan değil, imanı olan; beynini ilimle dolduran değil; kalbini arındırıp, saflaştıran, paklaştıran girer, dünyadayken cenneti yaşar.
22 - HAC SÛRESİ
46-) Efelem yesiyru fiyl Ardı fetekûne lehüm kulubün ya`kılune Biha ev azânün yesmeune Biha* feinneha la ta`mel ebsaru ve lâkin ta`mel kulubülletiy fiyssudur;
Arz’da hiç gezip seyretmediler (ibret almadılar; seyr-i sülük yapmadılar) mi ki, onlarla (B sırrınca) akledecekleri kalbleri yahut kendileri ile (B sırrınca) işitecekleri kulakları olsun... Çünkü basarlar a’ma olmaz, sadrların içindeki kalbler a’ma olur.
İşte çok güzel bir ayet daha. “akledecekleri kalpler” diyor; “akledecekleri beyinler” demiyor. Akletme işlevini de kalbe veriyor. Öyleyse kalpsiz akıl, akıl değildir. Kalpsiz ilim, ilim değildir. Kalp hangi kuvveleriyle akleder? Yukarıda biraz değinmeye çalıştık. Aşk, sevgi, merhamet, şefkat gibi bir çok his ve duygularıyla akleder. Bu ayet bizim için, içinde bulunduğumuz halimiz için çok önemli bir ayettir. Üzerinde sık sık durulması, hallenilmesi gereken, gerçek aklın kalbe ait olduğunu, gerçek aklın kuvvelerinin kalbin kuvveleri olduğunu gösteren, beyin ile kafayı bozmuş, kalbi ve kuvvelerini örtmüş hallere şifa bir ayettir.
Basarlar(idrakler), basarlardan gelen verileri alan beyinler a’ma(kör) olmaz, işlevine bir şekilde hep devam eder. Basarlar(İdrakler) bir şekilde değerlendirmeye, beyin işlemeye devam eder. Doğru-yanlış da olsa beyin işlevine devam eder, işlevsiz kalmaz, sürekli çalışır, hep devrededir. Fakat, sadırların(sinelerin) içindeki kalpler a’ma(kör) olur. Beyne aşırı yüklenmenin, kalbin ihmal edilmesinin sonucu, kalp devre dışı bırakılır da kalbin kuvveleri körelir. Artık o kişide aşktan, sevgiden, merhametten, şefkatten, hislerden, duygulardan eser kalmaz. Kalbi katılaşmış, gönlü kararmış olur.
İşte beyne aşırı değer verenlerin, kalbi ihmal edenlerin, kendilerini duygusuz bir bilgisayar haline getirenlerin önündeki korkunç akıbet, kör kuyu, çıkmaz sokak, kalbin bu şekilde kör edilmesi, karartılmasıdır. Ki gergin, sinirli, parlayan, öfkeli, kızgın, kırıcı, sert halleri de bu durumu onaylamaktadır. Sadrı inşirah olanda(kalbi geniş olanda), kalbini ğıl’dan(kin, nefret, öfke, kızgınlık, sertlik, düşmanlık…) temizlemiş olanda bu haller görünmez. Bu haller ancak beyine aşırı yüklenmiş, kalbini ihmal etmiş kişilerde görülür. Ne mutlu o İNSANa ki; kalbiyle görür, kalbiyle işitir. Beyne çalışan gözün görmesine, kulağın işitmesine kilitli kalıp, beynin algılama ve idrakine takılı kalıp; kalbin gören ve işiten kuvvelerini örtmezler, köreltmezler, karartmazlar.
***
Yazımızın uzayıp, okuyana yorgunluk vermemesi için; “Nefsi küll” konusunu inşallah sıradaki yazımızda ele alalım. Şimdilik sadece Kur’an-ı Kerim’de “nefsi küll” ifadesinin yer almadığını, “Nefsi Vahide” ifadesinin yer aldığını belirterek, nedenine, niçinine, eğrisine, doğrusuna sıradaki yazımızda kapasitemiz nispetinde ayrıntısıyla değinmeye çalışalım. “Basarlar a’ma olmaz, sadrların içindeki kalbler a’ma olur.” düsturunu kalbimize kazıyarak, bu güzel ibretlik söz ile yazımızı tamamlayalım.