Allah manası oluşta-işlevde-manada OKU’nur. Esmalar OKU’nanların düzenlenmesidir. Bu esmaların “Tek Esma Vücudu” olduğunu ifade etmek için “El-Esma” denir. Oluşa BAKılır, işlevi GÖRülür, manası OKUnur, Esma’sı BİLinir. Allahlık El-Esma’da OLur. Yani; Allahlık oluştaki işlevin manasında BULunur. BULmayan ya da BULduğu ile yetinmeyen O’nu(El-Esma’yı) yaratan(açığa çıkaran) bir tanrı(zat, orijini, öz beden) arar. BULan bilir ki O(Hu) Aliym’dir, İlim’dir/Mana’dır; O(Hu) Kadir’dir, Kudret’tir/İşlev’dir; O(Hu) Hay’dır, Hayat’tır/Oluş’tur…
O, El-Esma’dır, Tek Bir Vücud’dur. O’nun(El-Esma’nın) ismi ve resmi yoktur. El-Esma elle tutulmaz, gözle görülmez… El-Esma’nın, El-Esma’dan başka vücudu/varlığı yoktur. O sadece El-Esma’dır; ötesi-berisi yoktur. Gerisi hayal ve zandır. El-Esma’nın ötesini-berisini yani zatını, orijinini arayış aklı bırakıp vehme ve hevasa uymaktır. Aklın yolundan çıkıp hevasını-vehmini(olmayanı, hayalini, zannını) tanrı edinmektir, Allah’la(El-Esma’yla) yetinmeyip olmayan tanrıyı vehmen icat etmektir.
Sunnetullah’ı bırakıp tanrı ve sistemi ikilemiyle yaşamaktır. Sunnetullah; Allah’ın Sistemi veya Allah ve Sistemi olarak iki ayrı şeymiş gibi düşünmek kişiyi tanrı zannına düşürebilir. Kur’an Besmele ile başlar. Besmelede Bismillah geçer. Öyleyse Kur’an’ı Bismillah şuuruyla OKU’mak gerekir. Bismillah, “mana(m)daki Allah vasfı” anlamına yorumlanabilir. Sunnetullah, “Sistemin manasındaki Allah vasfı” olarak değerlendirilebilir. Yani Sunnetullah “manasıyla Allah vasfına sahip olan Sistem(El-Esma)” demek olur. Bunun ötesinde hala bir Allah aramak zanna uyup tanrı arayışına girmektir.
Madde dönüşür, değişir durur; Sistemin işlevinde(manasında) ise değişim olmaz(yüzme bilmeyen boğulur misali, sistem değişmez). Sistem işlevi/manası ile kalıcılığını sürdürür. El-Esma; Allah vasıflı değişmeyen Sistemin manasıdır. Oluşa BAKılmış, bir Sistem GÖRülmüş, manası OKUnmuş, El-Esma BİLinmiştir. İlme, Akla, Gerçeğe(Hak) uyulmuştur; zanna ve vehme değil. İşleyen Sistemin değişmezliği, kalıcılığı, yaratıcılığı… FARK edilmiş(Furkan), manasında(El-Esma’sında, İlminde) Allah vasfı BULunmuştur. Allah vasfı İlimde(Aliym’de) BULunmuştur, bir (tanrı) hayali varlıkta değil.
O’na zat ve El-Esma diye ikilik verenin zatının/kendisinin El-Esma olduğunun farkında olmayanın durumuyla, o zamankilerin durumu temelde benzerdir. El-Esma’nın ötesinde bir de zatını sorgulamak onların sorusundaki mantıkla aynı kapıya çıkar. El-Esma Allah olarak(Allahlık vasfını taşıyan) yetmiyor mu ki bir de El-Esma’yı yaratan(açığa çıkaran) bir zatın arayışına giriliyor?! El-Esma Tek Bir Vücud, Tek Bir Varlık olarak, Allahlık vasfına sahip olarak görülmüyor mu ki bir de zatı şeklinde El-Esma’ya bir vücud, bir varlık arayışı içine giriliyor?!.
Mananın ardında madde var sandığımız gibi(bu anlayış ikiliğe düşmektir! Aslında madde hayaldir, mana manayı açığa çıkarır, madde gölgesi, hayali olarak belirir! ) El-Esma’nın da ardında maddenin özünde olup öz beden bir zat tanrı mı var sanılıyor?! O “öz beden zat tanrı” El-Esma’ya sahip, bu özellikleri ile öz bedeninden boyutsal değişimlerle maddeyi mi var kılıyor sanılıyor?! El-Esma’sı ve zatı anlayışı ikilik içerir, ikilik Allah manasına yakışmaz! El-Esma’nın zatı amadadır, zatı tefekkür etmeyin.
Allah’ın(El-Esma’nın) zatı bilinemez”, El-Esma’dan başka bir de zatı vardır da bilinemez anlamında değildir! El-Esma’dan başkası yok olduğu için amadadır, bilinmezliktedir, yani ötesi yok olduğu için bilinemez, tefekkür edilemez. Bu muhaldir, yanlış yoldur, akıl yolunu bırakıp zanna uymaktır, ikiliğe yol açar. O’nun zatını tefekkür etmeyin yani böyle yanlış ve boş bir uğraşıya girmeyin. Çünkü O’nun zatı kendisidir yani El-Esma’nın zatı/kendisi El-Esma’dır. O’nun zatı diye ikinci bir şey yoktur. O(El-Esma) Tekdir, sadece O(El-Esma) vardır, El-Esma Allah’tır(Allah manasına sahiptir). El-Esma var iken hala zatı, orijini arayışı niye?! Allah’ın (Allahlığın) zatı(gerçeği) El-Esma’dır, El-Esma Mutlak Tekdir. Ötesi zanna uymak, tanrı arayışına girmektir.
Hak/gerçek olan El-Esma iken bir de zat arayışı kaynağını maddeci görüşten alan bir bakıştır. Ehad(Sınırsız-Tek Vücud) El-Esma iken bir de zat arayışı maddenin özünde yer alan öz beden tanrı arayışıdır. Halbuki madde ve maddenin yapısal özü tüm boyutlarıyla hayaldir, gerçek değildir. Bundan dolayı zat arayışı yanlıştır. Maddenin boyutsallığı sonsuza gider, her bakışla bakışın ölçüsüne göre var algılanan sonsuz boyutlar süregider, bakışlar yorgun düşer. Boyutsallıkta yer alan bir öz beden tanrıya ulaşılamaz. Bundan dolayı zat arayışı boş bir uğraştır.
Halbuki El-Esma her boyutta GÖRülür. O; boyutları işleviyle, açığa çıkardığı oluşumlarla var algılatan Aliym’dir/İlim’dir... O her an yeni bir oluştadır. Ol der, olur. Teklik var, ikilik yok. El-Esma Ol der, olur. Yani El-Esma oluştadır. Ol diyen Tek. El-Esma Ol der demesi olmasıdır, olur. Sırf Teklik. El-Esma’nın ötesinde bir de zat varsa, bu zat El-Esma’dan hal olarak uzak ama/bilinmez/hiçlik halinde ise, halde ikilik oluşur. El-Esma’dan bihaber o zat; “Ol” diyebilir mi Aliym’i bilmez iken, Ol diyebilir mi Kadir’i bilmez iken..?! Ve yakışır mı Allahlık vasfına sahip olanın bir an bile El-Esma’dan gafil olması ve ikiliğe düşmesi?!..
OKU’nan İlim/mana yetmiyor mu ki hala bir tanrı arayışına giriliyor ve zandaki o tanrıya Allah ismi etiketleniyor?! OKU’nan Hayat/oluş yetmiyor mu ki hala bir tanrı arayışına giriliyor da zandaki o tanrıya Allah ismi etiketleniyor?! OKU’nan Kudret/işlev yetmiyor mu ki hala bir tanrı arayışına giriliyor ve zandaki o tanrıya Allah ismi etiketleniyor?! Yani; Allah olarak El-Esma yetmiyor mu ki hala bir tanrı arayışına giriliyor ve zandaki o tanrıya Allah ismi etiketleniyor?! El-Esma hariç kafanın içindeki(beynindeki) her şeye “La ilahe(yok ilah)”, El-Esma’ya “illallah(sadece O’dur Allah)” OKU!…
El-Esma’dan herkes ilmine yansıyanı OKU’r. Aynı oluşu kimi Celal olarak, kimi Cemal olarak OKU’r. El-Esma Bir’dir, El-Esma Tek’dir. Esmalar olarak OKU’nması OKU’yana göredir. OKU’nanı (Kur’an/Kainat) kimi tek harf üzere OKU’r, kimi iki, kimi üç, kimi yedi harf üzere OKU’r… Kimi O’nu Aliym olarak GÖR’ür, İlim’den/Mana’dan OKU’r. Kimi O’nu Kadir olarak GÖR’ür, Kudret’ten/İşlev’den OKU’r. Kimi O’nu HAY olarak GÖR’ür, HAYAT’dan/oluştan OKU’r vs… Kimi birinden, kimi ikisinden, kimi üçünden… hep, tek O’nu OKU’r.
“İhlas Suresi:…Sebebi nüzülüne gelince: İsmi Allah olanın kimliğinden sorulması üzerine nazıl oldu...Müşrikler cihetinden olan sorunun “Rabbinin nesebini, orijininin neye dayandığını bize anlat” ya da “Rabbinden bize haber ver, bizim için Rabbini tavsif et (özellikleri ile anlat);O nedir, hangi şeydendir O?” şeklinde olduğu rivayet edilir... Yahudiler ise: “Ya Muhammed, mahlukatı Allah yarattı; peki Allah’ı kim yarattı?” diye sordular... (B/Meal-Hasan Güler)”
“O nedir, hangi şeydendir O?” sorusu ile “Allah’ı kim yarattı?” sorusu aynı anlama gelir. “Hangi şeydendir?” sorusu “kim yarattı” sorusunun yumuşatılmış halidir. Yaratmak, açığa çıkarmak, algılanır kılmak demektir. “Hangi şeydendir O?” sözü “O hangi şeyden açığa çıktı, yaratıldı?” demektir. “Allah’ı kim yarattı?” sorusu “Allah’ı kim açığa çıkardı?” demektir. Onlara göre Allah’ı kendi tanrıları yaratmıştır(açığa çıkarmıştır). Müşriklere göre Müşriklerin tanrıları, Yahudilere göre Yahudilerin tanrısı yaratmış sanırlar.
Müşrikler ve Yahudiler bu konuda kendi aralarında bir yarış içine girmişler gibi görünüyor. Ve kendilerince doğru cevabı öğrenmek için, kimin haklı olduğunu tespit etmek için soruyorlar. Onlara göre Allah kendi tanrılarının açığa çıkardığı(yarattığı) bir şey. Müşrikler çok tanrıya inanıyorlar, Yahudiler tek tanrıya inanıyor. Onların arasında tanrı tek mi çok mu anlaşmazlığı var. Ne Allah’ı inkar ediyorlar ne de tanrıyı. Tek sorunları tanrının tek mi, çok mu olduğu. Bu yüzden şirk içindeler. Tanrıyı Allah’ı açığa çıkaran olarak görüyorlar. Allah’ı tanrılarının açığa çıkardığı olarak görüyorlar. Bu yüzden küfür(örtme) içindeler.
Onlar kör cahil değillerdi, toplumlarında bilgili kişiler olarak biliniyorlardı. Hz. Muhammed’in açıklamalarına kafa yoruyorlardı, ama akledemediler. Soruları bir cahilin basit sorusu veya Allah’ı inkar edenin alay sorusu değildi. Onlar ne bu kadar bilgisiz, ne de bu kadar inkarcı değillerdi. Ama, Allah’ı yaratan bir tanrıyı var sanıp küfre, şirke düşüyorlardı. Şirkse Allahlığın başta Ahad olmak üzere tüm esmalarına tersti. Şirke düşen Allah’a tutunacak esma bulamazdı.
Onlar Allah’ı inkar etmiyorlardı, Allah yok demiyorlardı. Aksine Semaları, Arzı, kendilerini Allah’ın yarattığını kabul ediyorlardı. Onlar Allah hakkında kimliğinde İslam yazan Müslüman etiketli birçok kişiden daha fazla bilgiliydiler. Soruları basitlik ve sapkınlık amacıyla sormuyorlardı. El-Esma’ya bir zat arayışı içindeydiler ve bu işe zanlarında oluşturdukları tanrılarını uygun gördüler.
Hz. Muhammed Allah’ı(Allahlık vasfına uygun düşenin) El-Esma olarak onlara anlatmıştı, tanıtmıştı. Onlar Allah’ın El-Esma olduğunu anlamışlar, kabul etmişlerdi. Ama onlara El-Esma tek varlık olarak yetmedi. “El-Esma’yı açığa çıkaran(zat tanrı!) var” zannına kapıldılar. El-Esma’yı bir varlık olarak görmüyorlardı. El-Esma’yı sadece bir “zat tanrı/tanrı beden varlıktan” çıkan özellikler olarak düşünüyorlardı. El-Esma’nın hem açığa çıkaran, hem açığa çıkan olduğunu fark edememişlerdi. El-Esma’yla birlikte bir de El-Esma’yı açığa çıkaran “öz vücud/orijin beden/zat tanrı” zannına uydular. Ve bu tanrının da kendi tanrıları olduğuna hükmettiler. Maddeci bir bakışla beden-mana ikilemi içindeydiler. Manaya Allah’ı(El-Esma), öz bedene tanrıyı(zatı, orijini) etiketlediler.
Onlar Allah’ı kabul ettiler, Allah’ın El-Esma olduğunu anladılar. Ama, bu kadarı onlara yetmedi. Çünkü; El-Esma’yı(Allah’ı) tanrıdan(öz beden) açığa çıkan olarak gördüler; El-Esma’yı kendinden(El-Esma’dan) açığa çıkaran olarak görmediler. El-Esma’yı açığa çıkaran bir zat(orijin yapı) arayışına girdiler, Allah(Es-Esma) için bir tanrı(öz beden) edindiler. Bu tanrılığa da kendi tanrılarını uygun gördüler. Böyle düşündükleri için sordular; “ hangi şeydendir O; Allah’ı kim yarattı” diye. Kendilerine açıklanan Allah’ı doğru anladıklarını sanmışlar da kendi tanrılarının(öz beden varlık) O’nu yarattığını düşünüyorlardı.
Onlar El-Esma’nın toplamına Allah ismini etiket olarak düşünmüşlerdi, O’nu(El-Esma’yı) özellik olarak görüyor ama varlık olarak görmüyorlardı. Allah isminin, El-Esma’nın Allahlık vasfına işaret olduğunu (ismillah, manası Allah ) akledememişlerdi. Bir de O’nu(El-Esma’yı) yaratan(açığa çıkaran) bir tanrı(zat) var sanıyorlardı. El-Esma onlara Allahlık özelliğinin zatı kendisi olması(yani yine El-Esma) yönüyle yetmezmiş gibi bir de hevaslarına uyup, olmayanı vehmediyorlardı. Zatın(El-Esma’nın) olmayan zatının/orijininin arayışına girişiyorlar. İlim onlara yetmiyordu, mana onlara yetmiyordu, işlev onlara yetmiyordu, oluş onlara yetmiyordu. Maddeci zihniyetle madde-mana ikileminde kalarak mananın(El-Esma) ötesinde bir de tanrı(öz beden zat) arıyorlardı. Ve tanrılarını bu işe uygun görerek imanlarını zan, vehim, hayal üzerine kuruyorlardı.
Hz. Muhamed’i ise tanrılarının özelliklerini açıklayan biri olarak görüyorlardı. Gerçekle yüzleşince, O daha keskin konuşunca, O’nu kendi dinlerine göre kafir olarak değerlendireceklerdi. Yani özelliklere ermiş ama zata erememiş(örtülü) biri olarak değerlendireceklerdi. O’nu cin çarpmış, cinlerden haber alan, aklı eksik(deli), işin aslını bilmeyen biri olarak değerlendireceklerdi. Onlar (Müşrikler ve Yahudiler) kendi aralarında din ve tanrı yarışındalar. “Müşriklerin tanrıları mı Allah’ı açığa çıkarıyor Müşriklerin tanrıları mı gerçek; yoksa Yahudilerin tanrısı mı Allah’ı açığa çıkarıyor, Yahudilerin tanrısı mı gerçek?”, bunu öğrenmek amacıyla soruyorlardı. Ama alacakları cevap(İhlas Suresi) çok kesin ve keskin, kısa ve öz olacaktı. İşte bundan sonra ortalık iyice karışacaktı.
Onlar o ana kadar Allah’ı tanrılarının özellikleri olarak düşünüyorlardı. Hz. Muhammed’in getirdiğini yeni ve orijinal bir din olarak görmüyorlardı. O’nu eskilerden kendilerine intikal edeni şiirle süsleyip tekrarlayan büyülenmiş bir şair olarak görüyorlardı. O’nun açıklamalarını içlerinde kanserleşmiş tanrı anlayışına enjekte ediyorlardı. Bundan dolayı Allah’ı kabul ediyorlar, inkar etmiyorlar, Allah’ı tanrılarının açığa çıkardığı özellikler olarak görüyorlardı. El-Esma’yı tek başına varlık olarak yeterli görmüyorlar, zat arayışına girip, tanrı ve özellikleri şeklinde ikiliğe/şirke düşüyorlardı. Halbuki Allah Ahad’dır, Tek Vücud/Varlık El-Esma’dır.
Onlar Allah’ı değil, Allah’ı(El-Esma) açığa çıkaranı(yaratanı/zatı/orijini/tanrıyı) öğrenmek ve tanrılar dini mi, tanrı dini mi gerçek onu bilmek istiyorlardı. Onlar Allah’ı sormuyorlar, Allah’ı yaratanı(El-Esma’yı açığa çıkaranı) soruyorlardı. Allah’ı kabul ediyorlardı, kabul etmeseler Allah’ı yaratanı sormazlar, Allah’ı inkar ederlerdi. Allah olarak El-Esma’yı kabul ediyorlar ama onu yaratan(açığa çıkaran) bir tanrıya(zata) inanıyorlardı.
Bu tanrı/tanrıları hakkında soruyorlardı, Allah’ı değil, tanrılarını soruyorlardı, tanrılarını öğrenmek istiyorlardı. Aslonan Müşriklerin tanrısı mıydı, Yahudilerin tanrısı mıydı, bunu öğrenmek istiyorlardı. Müşriklerin tanrıları(öz bedenler) mı, yani çok tanrı mı?.. Yani her manaları(esmayı) ayrı tanrılar(öz bedenler) mı açığa çıkarıyordu?.. Yoksa Yahudilerin tanrısı mı(öz beden), yani tek tanrı mı?!..Yani tüm manaları(esmaları) tek tanrı mı açığa çıkarıyordu?! Bunu tespit için soruyorlardı.
Aslında Allah manasından(Allahlık vasfından) haberleri yoktu, O’nun(El-Esma) hiçbir şekilde ikilik içermediğini, Sırf Teklik olduğunu akledemiyorlardı. Manaya vücut vermiyorlar, manayı vücut kabul etmiyorlar; maddeci zihniyetle manaya vücut arıyorlardı, tanrı(öz beden) arıyorlardı.
Müşrikler hayali, vehmi, zanni tanrılara inanıyorlar. Biri tanrıların başı büyük tanrı; diğerleri onun emrinde küçük tanrılar vehmediyorlardı. Onları sembolize amaçlı putlar yapıp onlara tapıyorlardı. Soruyu soran müşrikler esmaları küçük tanrıları açığa çıkarıyordu, Allah’ı da esmaların toplamı olan bir isim olarak değerlendiriyorlardı. Ve onların orijini, özünü, zatını tanrıları(öz bedenler) oluşturuyor sanıyorlardı. Bu mantıkla kendi tanrıları(öz bedenler) Allah’ı yani El-Esma’yı açığa çıkarmış, yani yaratmış oluyordu, öyle zannediyorlardı…
Yahudiler ise müşriklere göre biraz daha zekilerdi. El-Esma’yı Allah ismi altında tek bir esma olarak görüyorlardı. Her bir esmaya ayrı bir tanrı(öz beden) kabul etmiyorlardı. Onlar El-Esma’nın birliğine, bütünlüğüne inanıyorlardı. Ama onlar da El-Esma’yı açığa çıkaran bir zat/orijin/öz beden tanrıya inanıyorlardı. El-Esma ve orijini olan zatı şekilde tanrı anlayışı ile ikiliğe düşüyorlardı. Halbuki Allah Tekdir, sadece O(El-Esma). Asıl olan mana, madde mananın gölgesi gibidir, hayaldir. Onlar “Allahlık sahibi El-Esma’yı yaratan(açığa çıkaran) da var işte o bizim tanrımızdır” diye düşünüyorlardı. Halbuki O(El-Esma) Sınırsız-Tek’dir. “La ilahe” anlaşılmadan “illallah” anlaşılamaz. Maddeden(ve boyutsal yapıdan) arınmadan O’na erilemez.
Hz. Muhammed o ana kadar Allah’ı(El-Esma’yı) açıklamıştı. Onlara bu bilgi ulaşmıştı. Onlar açıklanan bu bilgileri kendi inanışlarıyla aynı sandılar. Hz. Muhammed’in özde aynı şeyden bahsettiğini sanıyorlardı. Onlara göre Hz. Muhammed farklı sözlerle aslında aynı şeyden bahsediyordu. Hz. Muhammed’in açıkladığı gerçeğin farkını anlamıyorlardı. Onlara göre Hz. Muhammed yeni bir şey getirmiş değildi. Onlara göre Hz. Muhammed’in getirdiği ile atalarından kendilerine geçen özde aynı şeydi.
Gerçekle yüzleştikten sonra(İhlas Suresi açıklandıktan sonra) onlar; sözde normal akılda bir insan için çok kolay fark edilebilecek bu benzerliği Hz. Muhammed’in fark etmediğini düşündükleri için ve El-Esma’da kaldığı için, bu halinde ısrar ettiği için, onu aklı yetersiz(deli, cinlenmiş, büyülemiş) olarak görecek, kendilerinin inanışlarını şiirle süsleyip yeni bir şeymiş gibi açıklayan bir şair olarak göstermeye çalışacaklardı. Farkı fark etmeyen akılsızların kendileri olduklarının farkında olmayacaklardı.
Cahil bilmeyendir, ahmak anlamayandır, aptal anlamadığı şeyi anladığını sanıp anlayanı anlamamakla suçlayandır. Onlar da Hz. Muhammed’in açıklamalarını anlamamışlar, ama anladıklarını sanarak, üstüne üstlük onun kendilerini anlamadığını düşünerek ona iftira edeceklerdi. Bu tip insanlara bir şey öğretmek dünyanın en zor işi olsa gerek, nerdeyse imkansız gibidir!
Madde çıkmazına girenler kendilerini bir beden olarak görür ve bedenin özellikler açığa çıkardığını düşünür. Yani bir beden ve o bedenden açığa çıkan manalar... O’nu da öyle düşünür. Zatına ait bir öz beden(tanrı varlık) ve o öz bedenden açığa çıkan özellikler(Esma) yanılgısı... Maddenin özünde bir beden(zatı, orijini), o bedende açığa çıkan özellikler(esmalar) ve zatı olan öz bedeninden özellikleriyle oluşan madde alemi var sanır. Yani onlar için madde vardır, O’da maddenin yapısal özünde bir yapı olarak yer alır ve bu öz yapısal beden boyutsal değişimlere uğrayarak bu şekilde madde alemini yaratır zanneder... Onlar Hz. Muhammed’in Allah olarak açıkladığı El-Esma’yı mana olarak kabul ederler ama El-Esma’nın kendisini varlık, vücud olarak görmezler. Onlara göre madde vardır, gerçektir, maddenin yapısal özünde öz beden olan bir zat/orijin tanrı varlık vardır ve bu özellikleri o yapısal özdeki öz beden olan orijin zat/öz beden/tanrı varlık açığa çıkarır zannederler...
Onlar böyle düşündükleri için, Hz. Muhammed’in manası Allah olan(Allahlık vasıflı) El-Esma’yı Allah olarak kabul ederler, bu Allah’ı(El-Esma) da açığa çıkaran(yaratan) maddenin özünde, yapısal derinliğinde bir öz beden tanrı düşünürler. Böyle bir öz beden tanrıya inanırlar. Halbuki El-Esma Allahlık vasfına sahip olarak kendi kendisini kendisine algılanır kılan Tek Bir Vücud’dur, başka Vücud yoktur, başka Allah yoktur.
El-Esma Allah’tır yani Allahlık vasfına sahiptir, El-Esma Tek Esma Vücud’u olarak esmaları(kendini kendisine) algılanır kılar. O’nda açığa çıkaran(Zat) ve açığa çıkan(esmalar) şeklinde olsa dahi ikilik yoktur. Sadece O yani El-Esma. Vücud da O, varlık da O, Ehad(Mutlak Tek Vücud) Samed(Başka vücuda ihtiyacı olmayan, som) O. Bir öz beden(zat tanrı) O’nu açığa çıkarmadı(yaratmadı, doğurmadı), O bir beden(madde ve boyutları) doğurmadı(madde ve diğerleri hayal, gölgedir…). İlah/öz beden tanrı yok; sadece O(El-Esma)…